KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ   Paz Ekim 25, 2009 1:47 pm

Bediüzzaman Said Nursi'nin Kıyamet Alametlerine Yaklaşımı ve Dabbetü'l-Arz Meselesi
Dr. Veli Sırım

Kıyâmet alâmetleri genelde hadis-i şeriflerde zikredilen bir olgudur. Hattâ, İslam âlimlerince hadis-i şeriflerde belirtilen, yer yer tafsilatlı olarak tasvir edilen alâmetler “büyük ve küçük alâmetler” olarak iki kısma ayrılmıştır.
Kıyâmet alâmetlerinden bazıları, insanlarca çok kolay anlaşılabilir niteliktedir ve alışıldık mânâları ihtiva eder. İşlerin ehline verilmemesi, güven ve emniyetin kalmaması gibi. Ama bazı alâmetler vardır ki, benzerine hiçbir zaman rastlanılmayan, tabiat-üstü olay veya belirtileri ihtiva eder. Güneşin batıdan doğuşu ve Dâbbetü’l-Arz isimli canlının çıkması gibi.
Gerek âyetlerde, gerekse hadis-i şeriflerde yer alan ve “müteşabih” kavramı çerçevesinde değerlendirilen bu ikinci tür kıyâmet alâmetleri bir çok âlim gibi, Bediüzzaman Said Nursi’nin de değerlendirme alanında bulunmaktadır. Ancak Bediüzzaman, gerek Kur’ân ve gerekse hadîs müteşabihatını daha farklı bir yöntemle ele alarak, yeni bir usûl ve metodoloji ortaya koymuştur. Yirmi Dördüncü Söz isimli risalesinin “On İki Asıl” bölümünde bu yaklaşım tarzları örnekleriyle birlikte açıklanırken, özellikle kıyâmet alâmetlerinin ele alındığı “Beşinci Şua” isimli bir başka risalenin başında da bu usûl ve metodoloji dile getirilmiştir.

Risale-i Nur’un geneli incelendiğinde, adı geçen bölümlerdeki usûlün başlıbaşına ve kendine has bir yaklaşım tarzı olarak uygulandığını görürüz. Bu usûlün belli başlı unsurlarını şöyle özetleyebiliriz:

1) Kıyâmet alâmetleri arasındaki olağanüstü hadiselerle ilgili haberler, eğer zahirî mânâsıyla ele alınırsa, bir başka ifadeyle, onlar çok açık olarak ifade edilmiş olsa idi, böyle hadiselerin gerçekleşmesi “imtihan sırrını” ortadan kaldıracaktır. İnsanlar kendi iradeleriyle değil, cebren inanacaklardır. Bu durumda Ebû Cehil ile Ebû Bekirler aynı seviyede bulunacaklardır. Halbuki mucizeler bile insan iradesini boşa çıkaracak şekilde gelmemiştir. O hâlde, müteşabih olan bu alâmetlerin tevil edilmesi, ne anlama geldiğine dair yorumlar yapılması gerekir.

2) Hazret-i Peygamber’ce (s.a.s.) bildirilen gayba dair haberlerin bir kısmında tafsilat vardır. Bu bölüme giren haberler üzerinde bir te’vil getirmek, tasarrufta bulunmak söz konusu olamaz. Bir kısım gaybî haberler ise gayet kapalı ve özet bir şekilde bildirilmiştir. Bunlar iman erkânına girmeyen ve daha ziyade kevnî hadiseler veya istikbale dair haberlerdir. Bu gruba giren haberler belâgatın unsurları olan temsil, teşbih, telmih gibi yollarla aktarılmıştır. Bunlar ise zamanın geçmesiyle mânâsı anlaşılabilir veya yorumlanabilir.

3) Temsil ve teşbih sûretinde rivayet edilen hadis-i şerifler, zaman içerisinde doğru ve isabetli yorumlanmadığı için sadece zahirî mânâsıyla ele alınmıştır. Bunun da ötesinde mecaz, teşbih ve temsiller havastan avama indikçe, ilmin elinden cehlin eline düştükçe zahirî mânâ, hakikat olarak telâkki edilmiştir. Hattâ, avamın bu yaklaşımından hareketle bazı kimseler ilim adına böyle hadis-i şeriflerin inkârına gitmişlerdir. İşte bu hassas noktada ayırımı iyi yapmak gereklidir. Bazı hadis-i şerifler ise hususi mânâları olduğu hâlde umumi mânâlarla açıklanmış, umumi olanlar da hususi çerçevede izah edilmiştir. Bu yüzden istikbale dair haberlerdein hangisinin umumi, hangisinin hususi olduğunun çok iyi tespiti gereklidir.

4) İstikbale dair haberlerin genelde müteşabih ifadelerle aktarılmasının bir hikmeti, tıpkı insan ecelinin gizli olması gibi, kâinatın eceli olan kıyâmetin zamanının gizlenmesidir. Bu yüzden Müslümanlar kendi yaşadıkları asrı âhir zaman olarak telâkki etmişler ve o inançla yaşamışlardır. Buradan hareketle her devrin insanları, bu haberleri asıl maksattan dışarı çıkmamak şartıyla yaşadıkları dönemin anlayış ve idrakine uygun tevil etmişlerdir. Bu durum, yaşadığımız asır için de geçerlidir.

5) Bazı hadis-i şeriflerin ravileri rivayette bulunurken kendi içtihatlarını ve görüşlerini de dile getirmişlerdir. Ancak zamanla hadisle birlikte yerleşen bu yorumlar hadisin kendisinden telâkki edilmiştir. Bu yüzden, istikbale dair haberlerin yer aldığı hadislerin bizzat uzmanları tarafından ele alınması, hadisin gerçek metni ile yorumların birbirinden ayrılması gereklidir.

6) Kur’an gibi hadisler de, bir döneme değil, her döneme hitap ettiğinden, kısmen sembolik ve sanatlı bir dil kullanmışlardır. Öyle ki, her dönemin insanları, onlardan kendilerine ait manâyı almış ve istifade etişlerdir.
Dâbbetü’l-Arz Meselesi
Özet olarak sunduğumuz yukarıdaki yaklaşım tarzı ve usûlüyle ilgili maddeleri aktardıktan sonra Bediüzzaman’ın Dâbbetü’l-Arzl’a ilgili yorumuna gelelim. O, Beşinci Şua isimli risalenin Yirminci Meselesi’nde kıyâmet alametlerinden olan güneşin batıdan doğması ile Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışı hakkındaki âyet ve hadisleri genel bir bakış açısıyla değerlendirir.
Dâbbetü’l-Arz’ın Kur’ân’da çok kısa ve özet bir şekilde ele alındığını ifade ettikten sonra, Neml Sûresi 87. âyette yer verilen “Dâbbetü’l-Arz”ın inkârcılara karşı konuşmasına şöyle işarette bulunur:
“Amma Dâbbetü’l-Arz; Kur’ân’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/ 890).
Görüldüğü gibi bu ifadelerde, Dâbbetü’l-Arz’ın insanlarla konuşacağını zahir olarak ele alan bir çok İslam âliminin tersine Bediüzzaman, bir lisan-ı hâl ile konuşmadan bahseder. Bu yaklaşımını misallendirmek maksadıyla, Firavun ve kavmine çekirge ve bit belâsının musallat olmasını, Kâbe’yi tahrip için gelen Ebrehe ve ordusunun Ebabil’le -sürü-sürü kuşlarla- helâk edilmesini örnek olarak verir. Bunun mânâsı şudur: Gerek Firavun, gerekse Ebrehe küfür, inkâr, isyan ve tuğyânı temsil ederken, onlara musallat olan âfetler, âdeta hâl dilleriyle onların bu yaptıklarının yanlışlığını ilân etmektedirler. Bu musibetlerin eliyle onların helâk edilmesi ve cezalandırılması ise “iman” cephesinin hesabına bir destek ve tasdik mânâsını taşır.
Yukarıdaki iki örnekten hareketle Bedüzzaman, kıyâmet öncesi gelecek olan ve kıyâmet alametleri içinde sayılan Deccal, Süfyan, Yecüc ve Mecüc’e dikkat çeker. Çünkü bu şahıslar da tıpkı Firavun, Ebrehe ve diğerleri gibi imana, İslâm’a, İlahi vahye karşı bayrak açmışlardır. Hattâ Bediüzzaman’a göre bu şahıslar ve onların ortaya koydukları imansızlık ve inkâr cereyanları önceki dönemlerin asi ve inkârcılarından daha şiddetlidir. Çünkü o insanlar sadece belli bir bölgeyi ve belli bir toplumu etkilemişlerdi. Halbuki âhir zamanın dehşetli şahısları olarak haber verilen isimler ise bütün insanlığı tehdit edecekler, insanlığın birikimi olan değerleri, inancı ve imanı tahrip edeceklerdir. Bu durumda, böyle şerleri insanlığın başına açacak insanların cezalandırılması ise Firavunlardan, Ebrehelerden daha büyük, daha şiddetli ve daha ibretli olması gerekecektir. İşte bu noktada Bediüzzaman, Dâbbetü’l-Arz’la ilgili olarak da şu açıklamada bulunur:
“Süfyan’ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).
Bediüzzaman, görüldüğü gibi Dâbbetü’l-Arz’ı İlahi bir ceza unsuru olarak Kur’ân’da zikredilen bit ve çekirge afetlerinden, Ebabil kuşlarından hareketle bir canlı türü olarak teşhis etmektedir.
Peki, bu canlı türünün belli başlı diğer özellikleri nelerdir? Bu noktada Bediüzzaman, Sebe Sûresi 14. âyette zikredilen ve “bir ağaç kurdu”nu ifade ederken “Dâbbetü’l-Arz” kelimesiyle bir bağlantı kurar. Çünkü bu âyette geçen “Dâbbetü’l-Arz”, Hazreti Süleyman’ın (a.s.) üzerine yaslandığı asasını kemirip çürüten bir canlı mânâsını taşımaktadır. Bediüzzaman şöyle demektedir:
“Allahu a’lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişemez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Demek, – İllâ Dâbbetü’l-Arz’ı te’külü min seetehû / asasını kemirmekte olana bir ağaç kurdu – işaretiyle o hayvan Dâbbetü’l-Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).
Bediüzzaman inkârcıları, isyancıları, bilerek ve isteyerek dalâlete düşenleri tedip etmek için bir ceza unsuru olarak bir tür canlının ortaya çıkacağını bu şekilde ifade ederken, Dâbbetü’l-Arz’ın doğrudan imansızları ve inançsızlığı hedef aldığını ifade ile, olayın müminlere bakan yönünü şöyle açıklar:
“Müminler, iman bereketiyle ve sefahat ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).

Demek ki, âhir zamanda şiddetli şahıslar veya gruplarca ortaya konacak inançsızlık ve küfür cereyanlarıyla insanların çoğunluğunun, maneviyatla olan bağları kopacak ve bu insanlar, her türlü sefahat ve çirkefin içine yuvarlanacaklardır. Bu sefahatten ortaya çıkacak dehşetli ve önü alınamaz bir hastalık zuhur edecektir. Böyle bir tehlikeden kurtulabilenler ise, İlahi kurallara imanları gereği uyan ve sefahatten kaçınan müminlerdir. Bu yorumdan çıkarabileceğimiz bir diğer nokta da, Dâbbetü’l-Arz’ın ortaya çıkışının kısa bir zaman diliminde değil de, tahmin edilenden daha uzun bir dönemi kapsayacağıdır. İşin doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...


En son @bdulKadir tarafından Paz Tem. 11, 2010 11:08 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ   Paz Ekim 25, 2009 1:49 pm

KIYAMET SAATİ YAKINDIR

İnsanların büyük bir bölümü kıyamet günü hakkında bilgi sahibidir. Hemen hemen herkes kıyamet saatinin dehşetinden az veya çok haberdardır. Buna rağmen, insanların böylesine hayati bir konuda gösterdikleri ortak bir tepki vardır; kıyamet üzerine düşünmek veya konuşmak istemezler. Kıyamet saati geldiğinde yaşanacak korkuyu akıllarına getirmemek için yoğun bir çaba sarf ederler. Gazetede okudukları bir afet haberinin veya bir felaketi gösteren bir filmin kendilerine kıyameti hatırlatmasına dahi tahammül edemezler. Bu günün mutlaka karşılaşılacak olan büyük bir gerçek olduğunu düşünmekten kaçınırlar. Bu konudan bahseden kişileri dinlemek, bu büyük günü anlatan yazıları okumak istemezler. Bunlar, kıyamet düşüncesinin neden olduğu korkudan kaçmak amacıyla geliştirdikleri yöntemlerden bazılarıdır.

Çoğu insan da kıyamet saatinin gerçekleşeceğine ciddi anlamda ihtimal vermez. Bunun bir örneğini Kehf Suresi'nde anlatılan zengin bağ sahibinin ifadelerinde de görmekteyiz:

Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım. (Kehf Suresi, 36)

Bu ifadelerde Allah'a inandığını söyleyen, fakat kıyamet gerçeğini düşünmeyen, üstelik ayetlere zıt iddialar ileri sürenlerin gerçek zihniyetleri gözler önüne serilmektedir.

Başka bir ayette de kıyamet saati ile ilgili olarak kuşkuya kapılan, şüpheye düşen inkarcılardan şöyle söz edilmiştir:

"Gerçekten Allah'ın vaadi haktır, kıyamet-saatinde hiçbir kuşku yoktur." denildiği zaman siz: "kıyamet-saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz yalnızca bir zanda (ve tahmin) bulunup zannediyoruz; biz kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz." demiştiniz. (Casiye Suresi, 32)

Bir kısım insanlar da kıyamet saatini bütünüyle inkar ederler. Böyle bir tavır gösterenler ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; Biz kıyamet-saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Furkan Suresi, 11)

Gerçeği öğrenmek amacıyla, bizlere yol gösterecek tek kaynak olan Kuran'a baktığımızda apaçık bir gerçekle karşılaşırız. Kıyamet hakkında kendini kandıran insanlar büyük bir hata yapmaktadırlar. Çünkü Allah ayetlerinde, kıyamet saatinin yakın olduğunu ve bu konuda hiçbir şüpheye yer olmadığını haber vermektedir:

Gerçek şu ki kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur... (Hac Suresi, 7)

Biz gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o kıyamet-saati de yaklaşarak-gelmektedir... (Hicr Suresi, 85)

Şüphesiz kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, bunda hiçbir kuşku yok... (Mümin Suresi, 59)

Kuran'ın kıyamet ile ilgili mesajının üzerinden 1400 sene kadar uzun süre geçtiğini, bu sürenin de bir insanın hayatına kıyasla uzun olduğunu düşünenler olabilir. Ancak burada söz konusu olan, Dünya'nın, Güneş'in, yıldızların, kısacası tüm kainatın sonudur. Evrenin milyarlarca senelik geçmişi göz önüne alındığında, on dört yüzyıllık bir zaman diliminin çok kısa olduğu kesindir.

Yakın tarihimizin büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi de benzer bir soruya hikmetli bir teşbih ile şöyle cevap vermiştir:

Kuran, "kıyamet yakındır" ferman ediyor. Bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına zarar vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nispeten bin veya iki bin sene, bir seneye nispetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Kıyamet saati yalnız insaniyetin eceli değil ki onun ömrüne nispet edilip uzak görülsün. (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, 1990, s.318, İsmail Mutlu, Kıyamet Alametleri, Mutlu Yayıncılık, İstanbul, 1996, s.214)

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ   Paz Ekim 25, 2009 1:53 pm

Kıyamet Saati Hakkında Peygamberimiz'in bir hadisi var mıdır? İslam Alimlerinin görüşleri.. Bilim adamları bu konuda ne diyor?

Cifir ve ebced bir ilim dalıdır. Allah’ın gelecek ve geçmişle ilgili koyduğu bazı sırların anlaşılması ve şifrelerin çözülmesi için kullanılmaktadır. Fakat bunlar gaybı bilmek değildir. Sadece okumasını bilmektir. Çince bir yazıyı bilmeyen birisi resme bakıyorum zanneder. Halbuki bu dili bilenler çok manalar anlayacaktır.

İşte ebced ve cifir ilmi de Allah’ın geçmişe ve geleceğe yönelik koyduğu bazı şifreleri öğrenme ve okuma sanatıdır.

Bu ilim dalının özünü Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimizden almıştır. Bu nedenle bu ilmin kaynağı vahye dayanmaktadır. Hz. Ali aldığı bu sırları bazı kaide ve kurallarla belirlemiştir. Özellikle seyyidler sülalesinin bildiği söylenen bu kuralları kemaliyle ahir zamanda geleceği müjdelenen Mehdinin bilebileceği söylenmiştir. (Katip Çelebi, Keşfuzzunun, İlmu Cifir Maddesi)

Bu ilmin bazı yahudiler tarafından bilindiğini gösteren açıklamalar vardır. Örneğin “elif lam mim” ayeti okununca yahudiler ümmet-i muhammedin ömrünün az olacağını söylemişler fakat Peygamberimiz başka ayetler okuyunca seslerini kesmişlerdir.

Diğer bir örnek ise Kuran’da geçen “beldetüün tayyibetün” ifadesidir. Bu ifade ebced ilmiyle hesab edilince İstanbulun fetih tarihi çıkmaktadır. (İsmail Hekimoğlu, Yeni Ansiklopedi, Ebced Maddesi)

İşte Kuran ve Hadislerde gizlenmiş bu sırları okuma ilmine Ebced ve Cifir ilmi denilmektedir.

Bu konuda geniş açıklamalar ve örnekler için Abdulkadir Badıllı’nın hazırladığı ve envar yayınlarında çıkan “Kudsi Kaynaklar” isimli eserine bakılabilir.

Allah’ın ilmi, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hadiseleri, zamanları ve mekânları kuşatmıştır. O ilmin haricinde hiçbir şey kalamaz ve ondan saklanamaz.

Henüz vukuâ gelmemiş gaybî olayları ancak Allah bilir. Allah’tan başkası gaybı bilemez. Mugayyebât-ı hamse denilen beş şey vardır ki, bunlar yalnız Allah’ın ilmindedir. 1- Ana rahmindeki çocuğun bütün insanlardan farklı olan siması ve mânevî istidat siması. 2- Henüz gaybda olan ve şehâdet âleminde belirtileri bulunmayan bir yağmurun ne zaman yağacağı. 3- İnsanın yarın ne kazanıp, ne kaybedeceği. 4- İnsanın ne zaman, nerede ve ne şekilde vefat edeceği. 5- Kıyametin ne zaman kopacağı.

Cifr ilminde, arapça harflerin her birinin belli bir rakam değeri vardır. Bu ebced hesabı, İslâmiyet’ten evvel de bilinmekteydi. Bu hakikati, Bediüzzaman şöyle teyid eder: “Bir zaman, Benî-İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u peygamberî de sûrelerin başlarındaki ‘elif-lâm-mim’ gibi harfleri işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: ‘Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti pek azdır.’ Onlara dedi: ‘Az değil.’ Sâir sûrelerin başlarındaki kesik harfleri okudu ve ferman etti: ‘Daha var.’ Onlar sustular.


“..Hazret-i Ali’nin (r.a) Kaside-i Celcelûtiyesi, baştan nihayete kadar, bir nevî ebced ve cifir hesabı üzerine telif edilmiştir. Hem, Cafer-i Sadık ve Muhyiddin-i Arabî (k.s) gibi gaybî sırlar ile uğraşan zatlar ve harf ilminin sırlarına çalışanlar, bu ebced hesabını gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.” (Şuâlar, s. 613)

İşte, âhir zamandan ve kıyametten haber veren bir hadis-i şerifi, Bediüzzaman ebced ve cifir ilmiyle tahlil eder ve bir takım tarihler çıkarır. “Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî zâhirine ale’l-hakkı hattâ ye’tiyallahü bi emrihî.” Meâlen: “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.”

“Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî.” Ebced ve cifir ilmiyle rakam değeri Rûmi tarihle 1542. (Milâdî 2126)

“Zâhirine ale’l-hak.” Rûmî 1506 (Milâdî 2090)

“Hattâ ye’tiyallahü bi emrihî.” Rûmi 1545 (Milâdî 2129)

Risâle-i Nur talebelerinin ne zamana kadar devam edeceğini düşündüğü bir sırada, Ramazan-ı Şerifin onuncu gününün ikinci saatinde birden kalbine bu hadisin ihtar edildiğini söyleyen Bediüzzaman, 1506 tarihine, yâni, 2090 Milâdî tarihine kadar zâhir, âşikârâne, belki galibâne hizmetler yapılacağını, sonra 1542 tarihine kadar, yâni, Milâdî 2126 yılına kadar, gizli ve mağlûbiyet içinde irşad ve tenvir vazifesini sürdüreceğini; sonra 1545 de, yâni Milâdî 2129 yılında kâfirlerin başında kıyametin kopmasını îma ettiğini ve bunların Allah’ın ilminde olup ve doğrusunun Allah tarafından bilinebileceğini ifâde eder.

Fatiha-i Şerif’de, sırat-ı müstakîm üzerinde olan, yâni doğru yoldan gidenleri tarif eden “Ellezîne en’amte aleyhim” fıkrasının şeddesiz 1506 veya 1507 ederek, “Zâhirine ale’l-hak” fıkrasının rakam değerine aynen denk gelmesi hadisin îmasını teyid edip remz derecesine yükseltmesi de çok anlamlıdır. Böylece, Risale-i Nur talebelerinin, âhirzamanda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat denilen o büyük tâifenin âhirlerinde makbul bir grup olacağına işâret edildiği anlaşılır.



Kur’ân-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin kıyametle ilgili îmalı işâretleri yanında, ilim adamları da bir takım hesaplamalar yapmaktadırlar. Güneş sistemine bağlı bir yörüngede dolanıp duran ve her 76 yılda bir dünyaya en yakın mesafeden geçen Halley Kuyruklu Yıldızı, en son 1980’li yılların başlarında yakınımızdan geçti. Bundan sonra, ikinci defa geçişinde Allah’ın emriyle gezegenimize çarpması kıyametin kopmasına sebebiyet verebilir. Hatta, üç mil genişliğindeki “Swift Tuttle” adlı bir kuyruklu yıldızın saniyede 37 mil hızla dünyamızın üzerine doğru geldiği ve hesaplanan 14 Ağustos 2126 tarihinde dünyamıza çarpacağı ve bir milyon atom bombasından daha fazla etki yapacağı söyleniyor. Bütün bu anlatılanlar, ancak yaklaşık tahminlerdir. Yine en doğrusunu Allah bilir.

Peygamberimiz “Ben insanlığın ikindi vaktinde geldim.” buyuruyor. Diğer bir hadisinde ise “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek.” buyurmuş.

Kıyamet, kâinatın harap olması ve tekrar dirilmek üzere ölmesidir. Bizim ölümümüz de, kendi kıyametimizdir. Kıyametimiz kopmadan sonsuzluk yurduna hazırlık yapmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğerek istikamet üzere hayatımızı geçirmek ise, yapılabilecek işlerin en isâbetlisidir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ   Paz Ekim 25, 2009 1:54 pm

Kıyametin tarihini bilmek mümkün mü?
Yazar: Halil Akgünler
01.02.2007
18.01.2007 tarihinde ajanslar enteresan bir haber geçtiler:
“Nükleer kıyamet kapıda. Önde gelen bir grup bilim adamı Londra ve New York’ta, nükleer silahlanmanın yayılması tehlikesine dikkat çekmek için 1947’de kurulan kıyamet saatini dün aynı anda ileri aldılar. Böylece, 2002 yılından beri 12’ye 7 kalada duran saatin yelkovanı 12’ye 5 kalaya getirildi. Nükleer felâketin bu kadar yaklaşmasına sebep olarak özellikle Kuzey Kore ve İran’ın nükleer faaliyetleri gösterildi. Bilim adamları bir bildiri yayınlayarak, ‘İkinci Nükleer Çağ’ın eşiğinde duruyoruz. Hiroşima ve Nagazaki’ye ilk atom bombalarının atılmasından bu yana dünya bu derece tehlikeli bir noktaya gelmemişti’ dediler.” (sentezhaber.com)

Bu gün insanlığın en çok sarsılacağı muhtemel felâketlerden birisi, belki de en tehlikelisi hiç kuşkusuz nükleer felâkettir. Bilim adamları bu felâketin dehşetine dikkat çekmek için meseleyi “Nükleer kıyamet kapıda” diye tanımlıyorlar. Gerçekten de öyle. Bir Çernobil faciasının dehşeti hâlâ hafızalarda. Demek ki, üç-dört Çernobil benzeri bir felâket yaşansa dünyanın dengesi bozulacak. Hayat yaşanmaz bir hale gelecek. Çernobil bir reaktör faciası idi. Şayet bir nükleer savaş çıksa, bu tam bir yıkım olur. Belki de kıyamet kopar. Günümüzde devletlerin hırsla nükleer silahlanmaya devam etmesi böyle bir felâketin habercisi. Bilim adamları da bu hususa dikkat çekmek için kıyamet saatini iki dakika ileri almışlar.

Bu sembolik bir olay, ama nereden bakarsanız bakın bu gün dünyada yaşanan hadiseler artık kıyameti haber veriyor. Bilim adamları bu konuda ciddi çalışmalar yapıyorlar, kıyamet senaryoları üretiyorlar. Dünyanın nasıl yok olup, öleceğini tartışıyorlar.

İşte İngiliz bilim adamlarının bu konudaki görüşleri:

“İngiliz Evren Bilim Uzmanı Brandon Carter’in, ‘Kıyamet Günü’ başlıklı raporuna göre Dünya’yı yok edecek 12 neden şöyle:


*ASTEREOİD ÇARPMASI: Kozmik bir cisim başımıza düşerse tek bir canlı kalmayacak.

* GAMA IŞINLARI: Bu ışının patlaması havaküreyi sıcaktan kavurabilir.

*HAVA BOŞLUĞU ÇÖKÜŞÜ: Yeni boşluklar, enerji patlamasına yol açabilir.

*KARA DELİKLER: 10 milyon kara delik, güneş sisteminden geçerse dünya uzay boşluğunda kaybolur.

*GÜNEŞ’TEKİ PATLAMALAR: Büyük bir patlama Dünya’yı kavurabilir.

*MANYETİK ALANIN DÖNMESİ: Dünya’nın manyetik alanı birkaç bin yılda bir etkisini yitiriyor. Böylesine bir tersine dönüş yaşanabilir.

*YANARDAĞLAR: Yanardağların 65 milyon yıl önce dinozorların yok oluşuna sebep olduğu varsayılıyor.

* KÜRESEL SALGIN: AIDS gibi ölümcül hastalıkların artması.

*KÜRESEL ISINMA: Dünya’nın ısısı artıyor. Havakürenin içindeki gazların dengesi altüst olabilir.

* KÜRESEL SAVAŞ: Nükleer savaş şimdilik imkânsız görülüyor ama...

* ROBOTLAR: 2040’a kadar insan ile makine arasında ortak hayat kurulacak. Bu insanlığın sonu mu?

*KİTLESEL ÇILGINLIK: 2020’ye kadar depresyon, ölüm sebeplerinde ikinci sıraya yerleşecek.” (www.milliyet.com.tr)

Bunlar elbetteki tartışılacak görüşler. Bir çoğu da yaşanmış ve yaşanmakta olan olaylar. Ama nereden bakarsanız bakın bütün yollar bir kıyamete doğru çıkıyor.

Hatta meşhur İngiliz fizikçi Stephan Hawking kıyametin 2800 yılları civarında kopacağını söylüyor. Hawking’in kıyamet sebepleri ise şunlar:

* “İKLİMLER DEĞİŞECEK: Önümüzdeki 400 yılda iklimler değişecek. Görülmemiş kasırga ve hortumlar dünyayı kasıp kavuracak. Dünya ısısı süratle arttığından bitki örtüsü de değişecek.

*SEL VE KURAKLIK: 500. yılda ise buzullar eriyecek. Okyanusların su seviyesi değişecek. Dünya’nın yüksek dağlarında çığ felâketleri oluşacak. Kuzey sellerle boğuşurken, güney kuraklıktan kavrulacak.

*SAVAŞLAR ARTACAK: 800. yıla girerken çevre kirliliği tabiî kaynakları tüketirken, suyun yükselmesi sebebiyle kara haritaları değişecek. Bu arada göçler ve savaşlar artacak.

*CANLI KALMAYACAK: Ve bütün gelişmelerin sonunda atmosferin yapısı değişecek; Dünya, insanların yaşayamayacağı bir hale gelirken, hiçbir canlı kalmayacak.” (www.milliyet.com.tr)

Çevreci bilim adamları ise, çevre kirliliği bu şekilde devam ederse dünyanın en fazla 100 yıllık bir ömrü kaldığını söylüyorlar. Fizik bilim adamlarının bir başka tezi de genişleyen kâinatın bir gün geri dönüşle küçülmeye başlayacağı. Bilindiği gibi Big Bang denilen büyük patlamadan sonra kâinat genişlemeye ve büyümeye devam ediyor. Zamanla bu büyüme, cisimler arasındaki çekim kuvveti sebebiyle, geri dönecek ve kâinat kendi içinde çökecek. Fizikçiler bu olayın uzun bir süre sonra olacağını söylüyorlar, yaklaşık on bin yıl gibi. Ama uzun bir süre de olsa “Fennî bir hesap sonucu” kıyamet kopacak.

Bu gün bütün bilim ve fen dalları ‘bu hayatın sonu olacağı konusunda’ müttefikler. Uzak veya yakın, eninde sonunda bu dünya ölecek, bu dünyadaki hayat bitecek. Hatta açıkça tarih verenler de var. Bazıları yüz yıl gibi kısa bir tarih verirken, bazıları ise üç-beş yüz sene, bazıları da sekiz yüz sene, en uzakları ise birkaç bin yıl tarih veriyorlar.

Fakat günümüzde meydana gelen baş döndürücü fennî ve teknik gelişmeler kıyamet tarihinin pek de uzak olmadığının işaretlerini veriyor. Özellikle nükleer silahlanma ürkütücü boyutlarda. Yaşadığımız çevrenin teknoloji atıkları ile süratle kirlenmesi başka bir tehlike. Salgın hastalıklar ise tüm hayatı tehdide devam ediyor. Bir kuş gribi bile insanlığı ne kadar sarstı, görüyorsunuz. Daha bir çok sebep saymak mümkün. Tüm bunlar da bir hakikate işaret ediyor ki, çok uzak olmayan bir zamanda şu yaşlı dünyamız ölecek ve bir kıyamet kopacak.

Bediüzzaman Hazretleri de bu hususa bir mektubunda dikkat çekiyor.

Kastamonu Lâhikası’nda ‘Ahirzamandan haber veren mühim bir hadis’ başlıklı bir mektupta “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır” hadis-i şerifini işârî noktadan tefsir eden Bediüzzaman Hazretleri, ‘ehl-i hakkın 1506 (milâdî 2082) yılına kadar galip, 1542 (miladi 2117) yılına kadar gizli ve mağlubiyet içinde İslâm hizmetine devam edeceğini’ işaret ettikten sonra şöyle diyor:

“‘Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar)’ fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi 1545 (miladi 2120) olup kâfirin başında kıyâmet kopmasına ima eder. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.” (Kastamonu Lahikası, s. 26)

Yani Bediüzzman Hazretleri Hicrî 1545 veya Miladi 2120 yılında kıyametin kopacağını ifade ediyor. (Dikkat: 1545 tarihi Rumi tarih ise Miladi tarihte birkaç yıl farklılık olacaktır) Hadis-i şerifin işârî ve cifrî tefsirine istinat ederek böyle tespit yapıyor.

Peki, kıyametin tarihini bilmek mümkün mü?

Cevabı yine Bediüzzaman Hazretleri veriyor:

“Bu imalar gerçi yalnız birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil; fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalarla bir nevî kanaat, bir galip ihtimal gelebilir.”

Evet, ifadeye göre kıyametin tarihini kat’î tarzda kimse bilemez. Bu tarih mugayyebât-ı hamse (Kıyâmetin ne zaman kopacağı, yağmurun ne zaman yağacağı, rahîmlerde olanı, kişinin yarın ne kazanacağı ve kişinin nerede, ne zaman öleceği) olarak Cenâb-ı Hakkın ilminde saklıdır. Bu sebeple kesin tarih ve gününü bilmek mümkün değil. Ancak bir kanaat ve bir ihtimal ile yakın bir tarih tahmin edilebilir.

Şöyle ki:

Şimdi bir hasta düşünün ki, karaciğer kanserine yakalanmış. Doktora gidiyor. Doktor hastayı muayene ediyor, hastalığı teşhis ediyor, hastalığın ilerleme hızına bakıyor, tedavisinin mümkün olmadığını tespit ediyor ve hasta sahibine diyor ki: “Ne yazık ki hastanız ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Hastalığın ilerleme hızına göre iki ay sonra hastanız ölür.”(Bu olay yaşanmış bir olaydır) Şimdi doktorun bu sözü elbette ki gaybı bilmek değil. Tıp ilmine istinat ederek hasta hakkındaki bir kanaatidir. Elbette ki, böyle bir kanaat kesin değildir. Fakat bakıyorsunuz doktorun söylediği tarihe yakın bir zamanda hasta ahirete intikal etmiş oluyor.

İşte bunun gibi manevî hastalıkların doktoru olan Bediüzzaman Hazretleri de derin hadis ve Kur’ân ilmine istinat ederek dünyanın ne kadar ömrü kaldığını tespit ve teşhis ediyor. Bu tespit ve teşhis de, konusunda uzman bir çok fen âliminin teşhis ve tespitleri ile çakışıyor. Demek ki kıyametin tarihini kesin olarak kimse bilemez, ama yakın bir tahmin ve teşhis yapmak da mümkün gözüküyor. Kim bilir belki de kıyametin tarihi gayb olmaktan çıktı ve âlem-i şehadete girdi. Bu sebeple, yağmurun âlem-i gaybdan çıkıp âlem-i şehadete girdiği zaman tahmin edilebildiği gibi, kıyamet tarihi de bazı insanlar tarafından tahmin edilmekte.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ   Paz Ekim 25, 2009 2:00 pm

http://www.serdengecti.org/haberler/index.php?mod=article&cat=risalehaber&article=343

**********************************************
"Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek" bu hadis sahih midir?
Bu ümmetin ömrü BİN SENEYİ GEÇECEK, fakat BİN BEŞ YÜZ SENEYİ aşmayacaktır... böyle bir hadis var mıdır dogru ise kıyamet zamanı bu yılları mı gösteriyor, koparsa bir müslüman ne yapmalı bu durumda? (yesilasa)
03-Şubat-2007 - 13:37:21
Ebu Sa’lebe anlatıyor: Resulüllah(a.s.m) şöyle buyurdu: “Allah bu ümmeti yarım günden âciz bırakmaz” (Ebu Davud, Melahim, 18; Müsned, 4/193)

Münavî, bu hadisin senedinin sağlam olduğunu söylemiştir(Avnu’l-Mabud, 11/512). Heysemî, bu hadis ricalinin Sahih’in ricali olduğunu ifade etmiştir(bk. Mecmau’z-Zevaid, 6/219). Aclunî de Ebu Davud ve Taberanî’nin Ebu Sa’lebe’den naklettikleri hadisin sahih olduğunu vurgulamıştır(Keşfu’l-hafa, 2/149)

Bu hadisi rivayet edenlerden biri olan Sad b. Ebi Vakkas’a yarım günden maksatın ne olduğu sorulmuş o da, “beş yüz senedir” diye cevap vermiştir. (Müsned, 1/170) Hz. Sad bu açıklamayı "Şüphesiz rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin sene gibidir." (Hacc 47) ayetine göre yapmış olmalıdır.

Celâleddin-i Suyutî "El-Keşf-ü An Mücavezeti Hâzihi-l Ümmeti El-Elfe" isimli bir Risale te'lif etmiştir. Bu Risale'de bir çok sahih hadîsleri tahlil etmiş ve bu ümmetin ömrü bin beş yüz seneyi fazla geçmeyeceğine dair kanaatini belirtmiştir. (bk. el-Havi li'l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89)

İsmail Hakkı Burusevî de, yine bir çok kaynaklardan deliller getirerek, aynı hükmü kaydetmiştir. Bediüzzaman da, bu mes'eleyi, hususî bir ilham ve keşif neticesinde ve aynı zamanda bir hadîs-i şerifin cümlelerinin hem mâna, hem mutabakat, hem cifir ve ebced kaideleriyle görmüş ve ispat etmiştir.

İlk insan Hz. Adem'den bu yana ne kadar zaman geçmiştir? Ve bu hususta ileri sürülen yüz binler yıllık tarihler, ne derece doğrudur? Bugünkü kabule göre, dünya 5 milyar yıl önce sıcak ve yoğun bir gaz kümesi idi. 4 milyar yıl önce ise, koyu bir ateş topu halinde bulunuyordu. Hayat ise, tek hücrelilerin ortaya çıktığı 1 milyar yıl öncesine dayanıyor.

Bu tahmin, çağlar boyunca zamanın hep aynı aktığı ve sabit kaldığı düşünülerek yapılıyor. Halbuki zamanın değişken bir boyut olduğu ve onun, atomda, ışınlarda, olayların başında ve sonunda farklı bir seyir takip ettiği anlaşıldı. Bu durum, bir ırmağın yeryüzü şartlarına göre aynı hızlarda seyretmemesine benziyordu.

Zaman, mesela, ilk çağlarda genişleme gösterip durgun akabildiği gibi, asrımızdaki şekliyle de daha hızlı bir seyir takip edebiliyor. İlk çağlardaki iri hayvan ve bitkilerin, şimdikilere oranla on kat daha fazla yaşadıklarına bakılacak olursa, o çağlarda zamanın on kat daha yavaş aktığı söylenebilir. Bu durumda yaş hesaplamalarını, şimdiki zaman akışına göre yaklaşık (1/10) onda bir ölçüsünde küçültmek mantıklı olur.

Buna göre Güneş Sisteminin 4 milyar değil 400 milyon, hayat başlangıcının 1 milyar yıl değil 100 milyon yıl önce ortaya çıktığı ve 100 bin yıl olduğu farz edilen insanlık tarihinin 10 bin yıl olduğu sonucu ortaya çıkar.

Cisimler hızlandığında ve ışık hızına yaklaştığında, mutlak sandığımız değerlerin bir bir değiştiğini gözleriz. Mesela ışık hızına çok yaklaşan birinin zamandaki seyri, bize göre 14 defa daha yavaştır. Yani o kişi 1 yıl yaşadığında, biz 14 yaş almış oluruz. Bu hızda seyreden birinin sadece zamanı değil, boyu da değişikliğe uğrayarak yarıya iner. Ağırlığı ise üç misli artar. Diğer bir ifadeyle, ağırlığı 70 kg'dan 210 kg'a yükselen o kişinin elindeki metre yarı yarıya kısalmış, kolundaki saat ise yerdeki bir insana göre 14 defa daha yavaşlamıştır. O kişinin böyle bir saatle kainatın geçmişini ve insanlığın tarihini ölçmesi halinde ulaştığı sonuçlar doğru olabilir mi? Aynı şekilde yerdeki biri de, enerji dünyasını normal saat ve cetvelle ölçmeye teşebbüs ederse başarı elde edebilir mi? Maddi alemin çapını, kütle hesabını ve zamanını bu ölçülerle incelersek doğru sonuçlara ulaşamayız. Aynı hesaplamayı, enerji dünyasında yaşayan enerji-varlık cinlerden biri yapmaya kalkışsa, enerjinin ölçüleriyle maddi dünyayı ölçmeye çalışsa, doğru sonuçlar elde edemeyecektir.

Radyoaktif elementler, “yarı ömür” denen sırlı bir olayla, belli bir zaman sonra, esrarını bilemediğimiz bir şekilde enerji denen mahiyete çevrilir. Mesela 1 kg. Uranyum, 1620 sene sonra yarım kiloya iner. Bu süre Uranyumun yarı ömrüdür. Maddenin bir şekli ve boyutu varken onun hamuru ve aslı olan enerjinin, boyutsuz ve zamansız dünyasının sırlarına henüz vakıf değiliz. Bildiğimiz bir şey, enerjinin ışık hızında olduğu ve maddeden tamamen farklı özellikler sergilediğidir. Radyoaktif elementlerin belli bir zaman sonra yarıya inmesi, canlıların özellikle yakın geçmişleri ile ilgili ipuçları vermektedir. Ne var ki, biz, hesaplamaları hep madde konusuyla ele alıyoruz. Bu hesabı enerjinin ölçülerine göre yaparsak: Yani neredeyse ışık hızı dediğimiz ışık hızının %99 küsuru ile ele alırsak (Elektron gibi birçok atomaltı ve kozmik parçacıklar bu hızda seyrederler. Tabii ki bu hızda parçacık değil ışın halindedirler), hesaplarımızda düzeltme yapmak zorunda kalır ve kainatın yaşının 16-20 milyar yıl değil, bunun on dörtte biri olduğu sonucuyla karşılaşırız. Dünyanın yaşı ise 4 milyar yıl yerine 300 milyon yıl bulunur. 100 bin yıl önce ortaya çıktığına inandığımız insanlık tarihi ise, aniden 7000 yıla iniverir.

Bu anlatılanları destekleyen meselenin bir başka yönü de, ivmeli bir artış gösteren dünyanın şu andaki nüfus miktarıdır. Eğer insanlık tarihinin 15 bin yıldan bu yana devam ettiği ve bu tarih boyunca ortalama ömrün hep 70 yıl olduğu kabul edilirse, dünya nüfusu yapılan hesaplamalara göre şimdi 1 trilyon civarında olmalıydı. Şu andaki teorik anlayışa göre yüz binler yıl olduğu ileri sürülen insanlık tarihinin 15 bin yıldan daha kısa olması gerekiyor. Bu da kafi gelmemekte, atalarımızın ilk zamanlar 600-1000 yıl gibi daha uzun ömürlü olduklarını kabul etmek durumundayız. 100 sene sonra dünya nüfusunun ne kadar olacağını tahmin edebileceğimiz gibi, aynı tahmini geriye doğru gittiğimizde, Hz. İsa döneminde dünya nüfusunun 250 milyon kadar olduğu hesaplanıyor (Miller, C.Tyler. “Living In the Environment” Kaliforniya A.B.D. 1975). Dünya nüfusuna tesir eden veba gibi salgınlar ve savaşlarda ölenlerin ancak nüfusun yüzde bir buçuğuna tekabül ettiği kabul ediliyor. Bu durumda insanlığın ömrünün yüz binler yıl olduğu iddiası da geçerliliğini kaybediyor. Sadece nüfus artış hızı bile insanlığın ömrünün 10 bin yılı geçemeyeceğini gösteriyor.

Bugünkü tarih hesaplamalarında kullanılan metot, termodinamik soğuma gibi kaba bir metottur. Radyoaktif yarılanmaya dayanan hesaplama metodu ise, uzak zamanlar için doğru sonuçlar vermemektedir. Bu durumda en güvenilir ve doğru kaynak, Kur'an ve Hadislerin haberleri olmalıdır. Zaten ilmin doğru sonuçları ile Kur'an'a ait gerçekler birbiriyle her zaman mutabık kalmış, birbirini çürütmemiştir... Çünkü kainat ve Kur'an, Allah'ın iki ayrı kitabıdır. Yeter ki her iki kitabı da doğru anlayalım ve yorumlamayı bilelim. Bazen görülen yanlışlıklar, yorumlayanların yetersizliğinden ileri gelmektedir.

Peygamberimiz “Ben insanlığın ikindi vaktinde geldim.” buyuruyor. Diğer bir hadisinde ise “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek.” buyurmuş. Günün dörtte ya da beşte biri olan ikindiden akşama kadar ki vakti 1500 yıl kabul ettiğimizde, insanlığın ömrünün 6000 - 7500 yıl arasında olduğu ortaya çıkar. Diğer bir meşhur hadis rivayetinde ise bu açıkça ortaya konmuştur: “Adem'den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” Görüldüğü gibi bu üç hadis birbirini teyit etmekte ve tamamlamaktadır. Muhbir-i Sadık olan Peygamberimizin (s.a.v.) ahirzamanla ilgili verdiği haberler bir bir çıkmaktadır. (bk. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, s, 324-326 Envar Neşriyat)

**************************
Kıyamet ne zaman ve nasıl gerçekleşecektir ?
Kıyamet Saati

“Kıyamet, filan tarihte kopacaktır.” demek haddime olmadığı halde, burada size tarih tahmin etme cüretinde bulunacağım. Elbette kimse yarın başına ne geleceğinden emin olamaz. Ama, ölüm yaklaştıkça, yakınlığını hissedersiniz. Yaratan, yaklaşarak iyice açıklanma noktasına gelen kıyameti “Neredeyse gizleyeceğim.”(1) diyor. Kıyamet iyice yaklaştığında da, geldi geliyor demeye başlarsınız ve tahminleriniz doğruya yaklaşır.

Allah şöyle uyarır: “Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun zamanını Ondan başkası açıklayamaz. O göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.”(2)“Kıyametin zamanı hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”(3)“Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.”(4)“Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz. Habersiz oyalanıyorsunuz.”(5)



26 Ekim 1992 gecesi rüyamda kıyametin kopuşunu görmüştüm. Kıyametin başlayacağını anlayınca, caddelere daldım; karşılaştıklarımı kollarından tutup, ahirete hazırlanmamız gerektiğini anlatıyordum. Her kimi yakaladıysam, sözümü bitiremeden elimden sıyrılıp gitti. Anlatamamamın üzüntüsüyle koşuştururken, yıkılış başladı ve ben köşeme çöküp, ölümü izledim.

Dünya dalgalanıyor; çatlayıp parçalanan zeminlerden alevler fışkırıyordu. Üzerime serpilecek kaya, dağ veya alev yığınlarının korkusu içerisindeydim. Dizlerime kapanıp beklerken, “Allah’ım, bana acı verme!” diyordum.

Karanlıkta bedenimi kaybettim. Ardından, kömürleşmiş harabeler üzerinde gözlerimi açtım; bir yerlere doğru ilerliyordum. İçimden, “Neden dinlemedik, anlamadık.” diye üzülüyordum. Başımı çevirip, toprağı siyah, göğü karanlık gördüğüm anda uyandım.

Sabahleyin, TBMM Soruşturma Komisyonlarındaki görevime gittim. Bir elimde günün gazetesi, diğer elimde çayı yudumlarken, rüyamı anlamlandırmaya çalışıyordum. Gazetenin rasgele bir sayfasını açtım. Gözüm “Kıyametin tarihi belirlendi” şeklindeki başlığa takıldı. Heyecanlandım, ürperdim. Haber şöyleydi: “Herkesin merak ettiği kıyamet günü, sonunda açıklandı: 14 Ağustos 2126. İngiliz-Avustralya Rasathanesinde görevli ünlü gökbilimci Duncan Stell, üç mil genişliğindeki Swift Tuttle adlı bir kuyruklu yıldızın saniyede 37 mil süratle üzerimize geldiğini ve hesaplanan tarihte, bir milyon nükleer bombadan daha etkili bir patlamayla yeryüzüne çarpacağını açıkladı.”(6)

Haberin rüyamın üzerine gelmesinden etkilendim ve kıyametin tarihiyle ilgili araştırmalar yaptım. Hz. Muhammed’in (asm) “Ümmetimin ömrü bin seneyi geçecek; fakat bin beş yüz seneyi çok aşmayacaktır.”(7) dediğini okudum. Ebced hesabıyla yorumlanan bir hadisten de Hicri 1545 (Miladi 2120) tarihinin kıyamet yılı olabileceğinin bulgulandığını gördüm.(Cool Bunlara benzer başka tarihleri de yan yana getirdiğimde, ilginç bir örtüşmenin yaklaşık aynı yıllara işaret ettiğini anladım.

Bu rüyadan dokuz yıl sonra, kıyamet hakkında bir kitap yazmak istedim; verileri toparladım.(9) Swift-Tuttle’la ilgili gelişmeleri konunun uzmanlarından Prof. Brian G. Marsden’e sordum. Prof. Marsden’in, 17 Nisan 2001 tarihli e-posta cevabı şöyleydi: “Eğer yörüngesi dünyanın yörüngesiyle kesişen Swift-Tuttle, gelecek geçişinde dünyaya çarpacak olsaydı, bu 14 Ağustos 2126’da olacaktı. Kuyruklu yıldız her geçişinde gecikme yapıyor. Çinlilerin M.Ö. 68 ve M.S. 188 yıllarındaki gözlemlerini de dikkate alarak yapılan hassas hesaplamalarda, o tarihte dünyaya çarpma ihtimalinin çok düşük olduğu anlaşıldı.” Prof. Marsden’e, 2120’de herhangi bir çarpışma ihtimali olup olmadığını da sordum. “O tarihte bir çarpışma olacaksa, bunun bizim henüz bilemediğimiz bir gökcismiyle olabileceğini” yazdı.

Bilemediğimiz göktaşlarının dünyaya yaklaşıyor olma ihtimalleri yüksekmiş demek. NASA bilim adamlarına göre, 2004 Haziran ayında keşfedilen 400 metre çapındaki 2004 MN4 adı verilen göktaşı 13 Nisan 2029’da üç yüzde bir ihtimalle dünyaya çarpabilirmiş.(10) Göktaşı yaklaştıkça çarpışma ihtimali artıyor; hesaplanan son ihtimal otuz sekizde bir(11)… Daha böyle ne haberler okuyacağız, hiç de ciddiye almadan…

Gerçekten de 2100 yılından sonrası tufan mı olacak? Artık önümüzdeki 50-70 yılın ardından, kıyamet saatine kadar çevresel dengesizlikler birbirini kovalayacak mı? Kıyamet dünyayı ne zaman yakalayacak? Her uyanık vicdan kendi cevabını bulur.

2004 yılında, 50 bin ışık yılı uzağımızda patlayan Nötron yıldızının saniyede yaydığı enerjiyi, Güneş’imiz ancak bir milyon yılda yayabiliyor. Bilimcilere göre, bu patlama 10 ışık yılı yakınımızda yaşansaydı, dünya hayatının çoğu sönecekti.(12) Bundan böyle, kıyamet haberleri de fırtınayı bildiren rüzgarlar gibi esip duracaktır. Sonunda asıl fırtına ansızın, umulmaz ve beklenmezken gelip çatacaktır.(13)

Alman Bild Gazetesinin manşetten verdiği bir haberde, bilim adamları kıyamet uyarısı yapıyorlardı. Bunlardan BBC’ye de konuşan Prof. Sir David King, “Eğer dünyanın bu kötü gidişi daha da hızlanmazsa, bize geriye sağ salim yaşayabileceğimiz 60 yıl kalıyor.” demiş.(14) Hatta Washington Worldwatch Enstitüsüne bakılırsa, torunlarımızdan sonrasına dünya yok.(15) Yani artık iş işten geçmiş demeye getiriyorlar.

Dünyanın yaşanmaz hale geleceği yıllar pek yakın diye korkmalı ve çabayı terk etmeli miyiz? Aksine, sonsuzluğa layık olmanın yolu, tamir etmeye, iyi izler bırakmaya çırpınmaktan geçer. Kıyamet bilgisi, çalışkanlığa ve iyiliklere yönelmemizi sağlamalıdır.

Evrenin Yıkılışı

Kıyamet nasıl kopacak? Sadece dünyayı ve güneş sistemini mi kapsayacak; yoksa tüm evreni mi kuşatacak? Dünyanın kıyameti ile güneş sisteminin ve evrenin kıyameti aynı zaman kesitinde mi gerçekleşecek?

“Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar!”(16) Fakat, ne yazık ki, “insanların çoğu (kıyametin geleceğine) inanmazlar.”(17)

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. O saate / dünyanın sonuna ilişkin emirse, bir göz açıp yummak gibi, hatta ondan da yakındır. Allah’ın kudreti her şeye yeter.”(18) Yaratan evrene birden vücut verdiği gibi, kıyameti de birden başlatır. Yolunda gider gibi görünen her iş, aniden tersine döner.



Dünyamıza yönelen tehditler artıyor. Geçenlerde bir göktaşı dünyanın yakınından teğet geçmiş.(19) Bilimciler bir göktaşının çarpacağından emin olsalar, bunu bize açıklayabilirler miydi? Rusya Bilimler Akademisinden Mihail Smirnov “175 yıl içinde dünyamıza göktaşı düşmeyeceğini” açıklamış. Smirnov’a göre, “o zamana kadar zaten insanoğlu, göktaşlarını yok etmeyolunu çoktan bulurlarmış.”(20)

Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, 16 Mart 2880 tarihinde bir kilometre genişliğindeki bir göktaşının dünyaya çarpacağı “belirlenmiş.” Bilim adamları bu sürede göktaşının yörüngesini değiştirme teknolojisini geliştirebileceğimize inanıyormuş. Hatta Jet Propulson Laboratuvarından Jon D. Giorgini önümüzdeki uzun zamandan yararlanarak çaresine bakacağımızı düşündüğünden, endişelenmiyormuş.(21) Hep aynı kandırmaca ve aynı oyalanma…

Göktaşları, yer taşları işin bahanesidir. Evrenin yıkılışına yönelen İlâhî Kudret, evrensel meleklerden İsrafil’in (as) nefesi üzerinden evrene akar. İsrafil’in surundan yayılan enerji, evrenin enerji dengesini bozarsa sistem çökmeye başlar. Dengesizlik her zerreciğe ulaşır; evren galaksileriyle ve gök katlarıyla çökmeye başlar. O gün Sur üflenir; göklerde ve yerde kim varsa, Allah’ın dilediği kimselerden başka hepsi çarpılıp yıkılır.(22)

Evren gerilen bir kauçuk çarşaf gibi her yandan genişliyor; atomlardan galaksilere kadar tüm zerreler birbirinden uzaklaşıyor. Bilimciler bu durumun evrenin içerisinde gizli kara enerjiden kaynaklanabileceğini düşünüyorlar.(23) Evren, kendisinden onlarca kat büyüklükte gizli bir enerjinin elindeyse, o enerjinin geriye çekilmesinin sonuçlarını hayal edebilirsiniz.

İster gelmekte olan, isterse aniden yaratılan bir sebeple perdelenerek veya isterse de sebepsiz başlatılan yıkılış süreci dünyayı kuşatır. Bir göktaşı mı çarpar; evrenin enerji dengeleri mi bozulur; güneş sistemi ve galaktik sistemler mi çöker? Nasıl olacaksa, kıyamet başlar.

Allah, göklerin ve yerin gaybından elektronlara gönderdiği kuvveti geri çekiverse, o saniyede olacakları hayal edin. Evren saatinin tüm çarkları birbirinden kopar; madde makinesinin parçacıkları yay gibi yerlerinden fırlar. Tarifsiz bir başıboşluk ve beraberinde köpük gibi sönüp yok olma yaşanır.

Dünyanın ölümü ürkütücüdür: “Yer o sarsıntıyla sarsıldığında, yer ağırlıklarını çıkardığında…”(24) Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar serpildikçe serpildiği, hepsi dağılıp toz duman haline geldiği, (zaman)…(25) O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar erimiş bir kum yığınına dönecektir!
Ölüm evrene yayılır. “Hani o yıldızlar silinip, o gök kubbe açıldığında,(27) gökyüzü çatlayıp, yıldızlar döküldüğünde…(28) Gök onun dehşetiyle çatlamıştır ve Onun vaadi yerine getirilmiştir.”(29) Ne zaman ki o göz kamaşır, Ay tutulur, Güneş ve Ay bir araya getirilir… O gün insan, “Kaçacak yer neresi!” diyecektir.(30)



Güneş’le aramıza bir perde girseydi karanlığa düşerdik. Yaratan, nurunun, kudretinin yansımasını bir an durdursa, o an evren yoktur. Boşuna kıyamet senaryoları üretiyoruz.

Yokluğa Dönüş

Kıyamet gününe ulaşıldığında, dünyada sadece cisimsel zevklerine saplanmış, ilgisiz ve duyarsız insanlar yaşıyor olacak. Tüm işaretleri gördükleri halde, hâlâ bir biçimde kurtulacaklarını hesaplayacaklar, oyalanacaklar, isyanlarını sürdürecekler.

Öyle bir deprem gürültüsüyle sarsılacaklar ki, birçok kalp göğüs kafesinde patlayıverecek. Pek çoğunun beyin damarları oracıkta çatlayacak. Ufkunuzdan Ay’a uzanan alevlerin üzerinize estiğini düşünün. Denizler göklerden boşalırcasına üzerinize akıyor. Dağlar temellerinden parçalanıyor, zeminler çöküyor, toprağın içinin dışına çıkışını izliyorsunuz. Yer ölüm, gök ölüm haykırıyor.

Kıyamet anında melekler, cinler, şeytanlar, ruhlar güçsüz ve çaresizdir, şaşkındır, ürperti halindedir. Evren doğdu doğalı, böyle inanılmaz bir dehşetle karşılaşmamıştı. “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir!”(31)

Her canlı, ölünceye kadar kıyametin dehşetine tanıklık eder. İnsanlar öldükten sonra da olayları ruh gözleriyle görmeye devam ederler. Yıkılış berzahtaki ruhların huzurlarında yaşanır. Berzah evreni de parçalanır. Cehennemi umanların dehşeti, cenneti bekleyenlerin müjdeleşmelerine karışır.

Hani gece vakti idamlık mahkumları alıp darağacına veya kurşuna dizilecekleri meydana götürürler ya… Bir de, seçilmeyi başarmış liderlere büyük törenlerde taç giydirirler… O gün, herkes yakında yaşayacaklarını hissetmektedir. Her şey herkesin huzurunda açığa çıkacak; yakında tarihin en büyük hesaplaşması yaşanacaktır.

“O gün biz göğü kitapların sayfalarını dürüp büker gibi düreceğiz.”(32) emri gerçekleşir. Evrenin maddesi çöker, sistemler dağılır. Galaksilerin çöküşünü gök katlarının kapanışı izler. Ruhlar ve melekler de birer birer söner ve “O (Allah’ın) zatından başka her şey yok olucudur (olacaktır.)”(33) ayetinin nihaî hükmü gerçekleşir.

Kıyamet kopmuştur. Zaman biter ve Allah’tan başkasının vücudu yok olur. Artık her şey sadece Allah’ın bilgisindedir. Muhteşem bir romanın son sayfası da yaşanmış ve tarihe gönderilmiştir. Madde ve vücut adına her şey köpük gibi sönmüş; evren mum gibi eriyip tükenmiştir.
Kaynaklar
(1) Kur’an, Tâhâ 15.
(2) Kur’an, Araf 187.
(3) Kur’an, Lokman 34.
(4) Kur’an, Necm 57.
(5) Kur’an, Necm 60.
(6) bk. Hürriyet, 27.10.2002… Ayrıca, bu konuyu ilk kez “Kıyamet ne zaman kopacak?” başlığıyla 18.11.2002 tarihli Yeni Asya gazetesinde yayınlanan yazımda dile getirdim.
(7) Celaleddin Suyuti’nin “el-Keşfu fi Mücazeveti Hazin el-Ümmeti el-Elfe Ellezi Dellet Aleyh el-Asar” isimli kitabından naklen el-Berzenci, Kıyamet Alametleri (İstanbul: Pamuk Yay., 2002) s. 299.
(Cool Şu an Hicri 1426 (Miladi 2005) yılındayız. Konu hakkında bk. Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 23.
(9) Kıyametle ilgili her türlü veriyi tamamladıktan sonra, artık kitabımı yazabilirim dediğim sırada, bilgisayarımı yeniledim. Çekilen formattan çok sonra öğrendim ki, kıyamet bilgilerini de beraberinde sildirmişim.
(10) Milliyet, “Kıyamet 13 Nisan 2029’da mı?” (25.12.2004).
(11) Vatan, “Meteor Alarmı”, (10.4.2005).
(12) Hürriyet, “Samanyolu’nda dev patlama” (20.02.2005).
(13) “O (kıyamet) size ancak ansızın gelecektir.” (Kur’an, A’raf 187).
(14) Hürriyet, “Dünyanın 60 yıl ömrü kaldı” (07.11.2004).
(15) NTVMSNBC, “Bir ya da iki nesillik vaktimiz kaldı” (10.01.2003).
(16) Kur’an, Muhammed 18.
(17) Kur’an, Mümin 59.
(18) Kur’an, Nahl 77.
(19) Hürriyet, “Göktaşı teğet geçti” (19.03.2004).
(20) Hürriyet, “175 yıl göktaşı düşmeyecek” (05.02.2001).
(21) Akşam, “Kıyamet 878 yıl sonra” (05.04.2002).
(22) Kur’an, Zümer 68. Hz. Muhammed (asm) “Sur sahibi” şeklinde tanımladığı büyük melek İsrafil’in (as) sağında Hz. Cebrail’in (as), solunda Hz. Mikail’in (as) konumlandığını belirtir. (Ebu Davud, Hurufve’l-Kıraat 1, 3999) Bu üçüyle birlikte Hz. Azrail (as), evrenin boyutlarına ya­yılmış, dört çok büyük enerji alanını, bilinç ve emir düzeyini temsil ederler. Anladığımıza gö re İsrafil (as) Allah’ın evreni temel yok ediş ve diriltişlerinde rol alan enerji alanını temsil et­mektedir.
(23) Evrenin bilinen baryonik maddesi (galaksiler) vücut toplamının % 4’üdür. % 75’in kara e­nerji ve kalanın da karanlık madde olduğu sanılıyor. bk. http://universe.gsfc. nasa. gov/science/darkenergy.html
(24) Kur’an, Zilzal 1-2.
(25) Kur’an, Vakıa 4-6.
(26) Kur’an, Müzzemmil 14.
(27) Kur’an, Mürselat 8-11.
(28) Kur’an, İnfitar 1-3.
(29) Kur’an, Müzzemmil 18.
(30) Kur’an, Kıyamet 7-10.
(31) Kur’an, Hacc 1.
(32) Kur’an, Enbiya 104.
(33) Kur’an, Kasas 88.

**************************************
Kıyametin kopma tarihi hakkında bilgi verir misiniz?
Soru
nafizcanli 28-Ekim-2006 - 15:06:47
Soru
İmamı Rabbanin mektubat adlı eserlerinin birinde kıyametin hicri 2000 yılında kopacağını söyler. Bediüzzaman Hazretleri ise kıyametin kopacağı vakti kimse tam olarak bilmez ancak kalbine kuvvetli olarak ihtar edilen hicri 1545 tarihini kıyametin kopabileceği zaman olarak ima eder. Birincisi bu yücelerin söylediklerine ne dersiniz. İkincisi kıyamet falan vakit kopacaktır manasında Resulullahtan (A.S.M.) bir söz çıkmış mıdır?
31-Ekim-2006 - 15:57:59
Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

Cifir ve ebced bir ilim dalıdır. Allah’ın gelecek ve geçmişle ilgili koyduğu bazı sırların anlaşılması ve şifrelerin çözülmesi için kullanılmaktadır. Fakat bunlar gaybı bilmek değildir. Sadece okumasını bilmektir. Çince bir yazıyı bilmeyen birisi resme bakıyorum zanneder. Halbuki bu dili bilenler çok manalar anlayacaktır.

İşte ebced ve cifir ilmi de Allah’ın geçmişe ve geleceğe yönelik koyduğu bazı şifreleri öğrenme ve okuma sanatıdır.

Bu ilim dalının özünü Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimizden almıştır. Bu nedenle bu ilmin kaynağı vahye dayanmaktadır. Hz. Ali aldığı bu sırları bazı kaide ve kurallarla belirlemiştir. Özellikle seyyidler sülalesinin bildiği söylenen bu kuralları kemaliyle ahir zamanda geleceği müjdelenen Mehdinin bilebileceği söylenmiştir. (Katip Çelebi, Keşfuzzunun, İlmu Cifir Maddesi)

Bu ilmin bazı yahudiler tarafından bilindiğini gösteren açıklamalar vardır. Örneğin “elif lam mim” ayeti okununca yahudiler ümmet-i muhammedin ömrünün az olacağını söylemişler fakat Peygamberimiz başka ayetler okuyunca seslerini kesmişlerdir. Diğer bir örnek ise Kuran’da geçen “beldetüün tayyibetün” ifadesidir. Bu ifade ebced ilmiyle hesab edilince İstanbulun fetih tarihi çıkmaktadır. (İsmail Hekimoğlu, Yeni Ansiklopedi, Ebced Maddesi)

İşte Kuran ve Hadislerde gizlenmiş bu sırları okuma ilmine Ebced ve Cifir ilmi denilmektedir.

Bu konuda geniş açıklamalar ve örnekler için Abdulkadir Badıllı’nın hazırladığı ve envar yayınlarında çıkan “Kudsi Kaynaklar” isimli eserine bakılabilir.

Allah’ın ilmi, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hadiseleri, zamanları ve mekânları kuşatmıştır. O ilmin haricinde hiçbir şey kalamaz ve ondan saklanamaz.

Henüz vukuâ gelmemiş gaybî olayları ancak Allah bilir. Allah’tan başkası gaybı bilemez. Mugayyebât-ı hamse denilen beş şey vardır ki, bunlar yalnız Allah’ın ilmindedir. 1- Ana rahmindeki çocuğun bütün insanlardan farklı olan siması ve mânevî istidat siması. 2- Henüz gaybda olan ve şehâdet âleminde belirtileri bulunmayan bir yağmurun ne zaman yağacağı. 3- İnsanın yarın ne kazanıp, ne kaybedeceği. 4- İnsanın ne zaman, nerede ve ne şekilde vefat edeceği. 5- Kıyametin ne zaman kopacağı.

İslâm âlimleri, “Gaybı, Allah’tan başkası bilemez” düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek için, gaybdan haber vermeyi yasak görmüşler. Haber verenler de, yalnız işâret sûretinde perdeli ve kapalı olarak ihbar etmişlerdir.

İstikbalden haber vermekte kullanılan ilim, cifir ilmi ve ebced hesabıdır. Arapça harflerin her birinin belli bir rakam değeri vardır. Bu ebced hesabı, İslâmiyet’ten evvel de bilinmekteydi. Bu hakikati, Bediüzzaman şöyle teyid eder: “Bir zaman, Benî-İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u peygamberî de sûrelerin başlarındaki ‘elif-lâm-mim’ gibi harfleri işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: ‘Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti pek azdır.’ Onlara dedi: ‘Az değil.’ Sâir sûrelerin başlarındaki kesik harfleri okudu ve ferman etti: ‘Daha var.’ Onlar sustular.

“..Hazret-i Ali’nin (r.a) Kaside-i Celcelûtiyesi, baştan nihayete kadar, bir nevî ebced ve cifir hesabı üzerine telif edilmiştir. Hem, Cafer-i Sadık ve Muhyiddin-i Arabî (k.s) gibi gaybî sırlar ile uğraşan zatlar ve harf ilminin sırlarına çalışanlar, bu ebced hesabını gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.” (Şuâlar, s. 613)

İşte, âhir zamandan ve kıyametten haber veren bir hadis-i şerifi, Bediüzzaman ebced ve cifir ilmiyle tahlil eder ve bir takım tarihler çıkarır. “Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî zâhirine ale’l-hakkı hattâ ye’tiyallahü bi emrihî.” Meâlen: “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.”

“Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî.” Ebced ve cifir ilmiyle rakam değeri Rûmi tarihle 1542. (Milâdî 2126)

“Zâhirine ale’l-hak.” Rûmî 1506 (Milâdî 2090)

“Hattâ ye’tiyallahü bi emrihî.” Rûmi 1545 (Milâdî 2129)

Risâle-i Nur talebelerinin ne zamana kadar devam edeceğini düşündüğü bir sırada, Ramazan-ı Şerifin onuncu gününün ikinci saatinde birden kalbine bu hadisin ihtar edildiğini söyleyen Bediüzzaman, 1506 tarihine, yâni, 2090 Milâdî tarihine kadar zâhir, âşikârâne, belki galibâne hizmetler yapılacağını, sonra 1542 tarihine kadar, yâni, Milâdî 2126 yılına kadar, gizli ve mağlûbiyet içinde irşad ve tenvir vazifesini sürdüreceğini; sonra 1545 de, yâni Milâdî 2129 yılında kâfirlerin başında kıyametin kopmasını îma ettiğini ve bunların Allah’ın ilminde olup ve doğrusunun Allah tarafından bilinebileceğini ifâde eder.

Fatiha-i Şerif’de, sırat-ı müstakîm üzerinde olan, yâni doğru yoldan gidenleri tarif eden “Ellezîne en’amte aleyhim” fıkrasının şeddesiz 1506 veya 1507 ederek, “Zâhirine ale’l-hak” fıkrasının rakam değerine aynen denk gelmesi hadisin îmasını teyid edip remz derecesine yükseltmesi de çok anlamlıdır. Böylece, Risale-i Nur talebelerinin, âhirzamanda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat denilen o büyük tâifenin âhirlerinde makbul bir grup olacağına işâret edildiği anlaşılır.

Kur’ân-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin kıyametle ilgili îmalı işâretleri yanında, ilim adamları da bir takım hesaplamalar yapmaktadırlar. Güneş sistemine bağlı bir yörüngede dolanıp duran ve her 76 yılda bir dünyaya en yakın mesafeden geçen Halley Kuyruklu Yıldızı, en son 1980’li yılların başlarında yakınımızdan geçti. Bundan sonra, ikinci defa geçişinde Allah’ın emriyle gezegenimize çarpması kıyametin kopmasına sebebiyet verebilir. Hatta, üç mil genişliğindeki “Swift Tuttle” adlı bir kuyruklu yıldızın saniyede 37 mil hızla dünyamızın üzerine doğru geldiği ve hesaplanan 14 Ağustos 2126 tarihinde dünyamıza çarpacağı ve bir milyon atom bombasından daha fazla etki yapacağı söyleniyor. Bütün bu anlatılanlar, ancak yaklaşık tahminlerdir. Yine en doğrusunu Allah bilir.

Peygamberimiz “Ben insanlığın ikindi vaktinde geldim.” buyuruyor. Diğer bir hadisinde ise “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek.” buyurmuş.

Kıyamet, kâinatın harap olması ve tekrar dirilmek üzere ölmesidir. Bizim ölümümüz de, kendi kıyametimizdir. Kıyametimiz kopmadan sonsuzluk yurduna hazırlık yapmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğerek istikamet üzere hayatımızı geçirmek ise, yapılabilecek işlerin en isâbetlisidir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
 
Kıyamet Alametleri ,SAATİ-Ve DBBETÜL aRZ-KIYAMET SAATİ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: İtikad-İnanç-Kelam-Felsefe-
Buraya geçin: