KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Gelir Dağılımı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Gelir Dağılımı   C.tesi Ara. 19, 2009 4:51 am

Gelir Dağılımı

Dağıtım, tamamen üretimle alâkalı bir konudur. Esasen iktisadî terim ve tabirler arasında bir ilgi ağının bulunduğu malumdur. Ancak, üretim ve dağıtım arasındaki irtibat, diğerlerine kıyasla daha bir yakınlık arz etmektedir.

Dağıtımı iki ana esasa irca etmek mümkündür:

1. Üretim öncesi dağıtım
2. Üretim sonrası dağıtım

İslâm, her iki dağıtım esasına göre de adalet ve dengeye fevkalâde önem verir.

1. Âdil Dağıtım

Hak kavramına çok büyük önem veren İslâm, hakkı sahibine teslim için gerekli her türlü tedbiri almış bulunmaktadır. İslâm'daki faiz yasağının mantığını anlayabilmek için İslâm'ın hak kavramına ve hak konusu olan gelirin hak sahipleri arasında en ince ölçülerle paylaşılmasına verdiği önemi dikkate almak gerekmektedir. Evet, İslâm, emek, sermaye ve toprak faktörlerinin çeşitli oranlarda bir araya gelmesi ile yürütülen ekonomik faaliyetlerden doğan ürünün veya vuku bulan zararın bu faktörler arasında paylaşımı, yani gelir bölüşümü üzerinde önemle durmaktadır.

İslâm açısından hak sahibinin fakir, zengin, insan, hayvan, müslim, gayrimüslim olmasının çok fazla önemi yoktur. Hak kime aitse ona verilmelidir ve kimin hakkı çiğneniyorsa, buna da engel olunmalıdır.

Bir zenginle bir fakir arasındaki muamelede fakir zarar görüyorsa, muhakkak bu çok kötüdür. Ama aynı muamelede zengin zarar görüyorsa, bu da kabul edilemez. Aynı şekilde faizi ödeyen kadar onu alan da zarara uğruyorsa (negatif faiz), bu da kötüdür. Zira bu konuda hakkın kime ait olduğu çok önemli değildir.

İslâm, hedefi olan âdil gelir dağılımını ve sosyal adaleti iki merhalede gerçekleştirmeyi amaçlar:

Birinci merhalede, üretim süreci hedefe ulaştıracak ilkelerle düzenlenir. Bu ilkelerin başlıcaları şunlardır: Kazancın mutlaka emek veya risk unsuruna dayanmasıdır (faiz yasağı). Böylece herkesin üretim sürecine katılması, işsizlere iş bulmada yardım ederek onlara sosyal ücretin ödenmesi, haksız kazançlara yol açacak kumar, karaborsacılık, parayı piyasadan çekme (kenz), aldatma, zarar verme, lüks ve israf, cimrilik, fiyatları yükseltmek maksadıyla tekel oluşturma ve benzeri eylemlerin yasaklanması gibi ilkeler çok önemlidir. Bu safhadaki emir ve yasaklar ekonomiyi düzenleyici bir fonksiyon eda ederler.

İkinci merhaleye gelince, birinci merhalede âdil gelir dağılımı ve sosyal adaletin gerçekleşmemesi hâlinde, gelirin yeniden dağılımı (redistribution) yapılır. Gelir grupları arasındaki farklılıklar ve doğabilecek aksaklıklar çeşitli gelir transfer yollarıyla giderilir. Bu safhada kullanılan en önemli araç zekâttır. Ayrıca, zekâtın dışındaki diğer sadaka çeşitleri, özellikle sürekli sadaka, keffaret, nezir ve infak (Allah yolunda harcama) gibi gelir transferleri, birinci merhalede doğabilecek gelir farklılaşmasını ve aksaklıkları düzeltici bir fonksiyonu eda ederler.

Bir başka yaklaşımla birinci merhalede başta faiz yasağı, ikinci merhalede de özellikle zekât ve emsali yardımlar aksaklıkları düzeltici birer fonksiyon eda ederler.

Bu açıdan, İslâm iktisadının, faiz yasağı (hurmet-i riba) ve zekât farzı (vücub-i zekât) esası üzerine bina edildiği söylenebilir.

Bu ana girişten sonra dağıtım konusunu biraz daha detaylı ele alabiliriz:

2. Üretim Öncesi Dağıtım

İslâm iktisadında üretim öncesi dağıtımda ferdî mülkiyete getirilen denge ve ölçü, diğer sistemlerle kıyaslanmayacak seviyede tam bir adalet örneği teşkil eder.

İslâm, ısrarla ferdin mülk edinme hakkı üzerinde durur. Ancak buna bir sınır koymayı da ihmal etmez. Ona göre fert, elinin ulaştığı her şeyin sahibi ve maliki değildir. Bu, bir bakıma kolektiflikte denge prensibidir. Herkes her şeyde değil, belli şeylerde ortaktır.

Diğer taraftan da o sa'yi (çalışmayı) sürekli öne çıkarır. "Kişi için ancak çalıştığı vardır." (Necm sûresi, 53/39) prensibi, emeğe sahip çıkıldığını gösteren apaçık ve güçlü bir delildir.

Çalışmadan elde edilen her şey, İslâm'a göre bir mânâda mezmumdur. Ona göre, kazanılan her şey, onu çalışarak elde edene aittir. Onun içindir ki İslâm, fiilî olarak her ferdin bizzat kendisinin yapması gereken hususlarda vekâletin caiz olamayacağı düsturunu vaz'etmiştir.

Meselâ, hiç kimse bir başkasını av işlerinde vekil tayin edemez. Zira av, onu avlayana aittir ve bir başkasının onda hakkı yoktur. Bu, kara ve deniz bütün av hayvanları için geçerli olan bir hükümdür. Eğer başka birisinin av aletleri kullanılmışsa, ona sadece böyle bir kullanmaya bedel olarak ücret verilir.[1]

Üretimden önceki dağıtımdaki dengeye bir başka misal olarak da mülkiyetteki dengeyi zikredebiliriz.

İslâm'da bir araziyi kim canlandırırsa, o araziyi kullanma hakkı ona aittir. Ama bu, o arazinin mülkiyetini o şahsın üzerine geçirmesine sebep teşkil etmez. O şahıs, bu araziyi işlettiği müddetçe o yerin intifâ (kullanım) hakkına sahip olur. Bu kişi, üç yıl işletmeyi durdurduğu takdirde arazi onun elinden alınır ve bir başkasına verilir. Madenler için de aynı durum söz konusudur.

Bu safhada İslâm, üretimi düzenleyici ilkeler getirerek, her üretim faktörüne hakkını hiçbir şekilde haksızlığa maruz kalmayacak şekilde verilmesini ve fertlerin birbirlerine zarar verici davranışlar içine girmesinin engellenmesini emreder.

Bu ilkelerden en önemlisi, kazancın emek veya risk unsuruna dayanması, sermayenin emeksiz ve risksiz kazancı olan faiz gelirinin yasak olmasıdır. Bu ilkenin amacı, toplumun bütün fertlerinin iktisadî faaliyetlere ve üretim sürecine katılmasıdır.

Bu ilkeye göre fert, geçimi için ya bizzat emeğini ortaya koyar veya sermaye sahibi ise ve sermayesini kendi değerlendiremiyorsa, başkasına vererek kâr-zarar ortaklığı prensibiyle risk unsurunu göze alır. Böylece, üretimden, emeksiz veya risksiz pay almak mümkün olmayacağından toplumun bütün fertleri üretim süreci içinde yerlerini almış olurlar.

Diğer ilkeler ise, işsizlere iş bulmada yardım ederek onlara sosyal ücretin ödenmesi, haksız kazançlara yol açacak kumar, karaborsacılık, parayı piyasadan çekme (kenz), belirsiz alışverişler (garar), aldatma, zarar verme, lüks ve israf, cimrilik, fiyatları yükseltmek amacıyla tekel oluşturma ve benzeri eylemlerin yasaklanmasıdır.

Evet, verdiğimiz misallerden de anlaşılacağı üzere İslâm, iktisadî hayat adına vaz'ettiği prensiplerle, üretimden önceki dağıtıma bir denge ve ölçü getirerek diğer sistemlerden tamamen ayrılmıştır.

3. Üretim Sonrası Dağıtım

İslâm'da üretilen şeylerin paylaştırılması da en âdil ve dengeli bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bazılarının iddia veya daha doğru bir ifade ile iftira ettiği gibi, İslâm'da mal hiçbir zaman belli ellerde toplanmaz ve toplanamaz. Zira İslâm'ın iktisadî disiplinleri böyle bir terâkümü (yığılma) önlemekte ve malın belli ellerde toplanmasına kat'iyen meydan vermemektedir. Zekât, üretim sonrası paylaşmanın en temel unsurudur. Bunu daha önceki bölümlerde müstakil olarak ele aldığımız için geçiyorum.

Hibe de aynı çizgide zikredilmesi gereken ikinci önemli bir husustur. Her mü'min, bu dünyada verdiğinin ahirette faydasını göreceğine inanır ve malını hibe yoluyla -tabiî Allah için- seve seve infak eder. Aynı zamanda o böylece gönül dünyasında da büyük bir inşirah ve mutluluğa erer. Zira o, bütün verdiğini içinden gele gele ve ibadet neşvesi içinde verir. Verirken de, gizlilik içinde vermesi dolayısıyla 'alan el' durumunda olan insanın izzetinin zedelenmemesine fevkalâde dikkat eder.

Aslında her inanan insan, kendini, elinde bulunan mülkün emanetçisi ve dağıtım memuru gibi görür. Evet, ona göre asıl mülk sahibi Allah'tır. O ise, Allah'ın kendisine verdiğini, yine Allah yolunda harcamaktadır. Bu itibarla da o, herhangi bir fâikiyet mülâhazasına girmez. Bir memur, üzerine terettüp eden vazifelerini yerine getirmekle gururlanıp kibirlenmeye hakkı olmadığı gibi -zira o sadece vazifesini yapmıştır- Allah yolunda veren bir mü'minin de böyle bir vazifeyi yerine getirmekle gururlanıp kibirlenmeye hakkı yoktur.

Bilakis o, böyle bir vazifeyi ifaya kendini muvaffak kılan Allah'a hep şükreder ve etmelidir de. Bu açıdan zekât veya hibe, bazılarının dediği gibi, kat'iyen bir burjuva sadakası değildir.

Ayrıca hibe yoluyla, hiç de mecbur olmadığı hâlde, sırf ahiret saadetini ve Cenâb-ı Hakk'ın rızasını düşünerek infak etmeye alışmış ve alıştırılmış bir ferdin, vermek zorunda olduğu ve bir bakıma vergi mânâsına gelen zekât borcunu öderken hileye başvurması ve vergi kaçırması da kat'iyen düşünülemez.

Gizli ve açık her şeyi bilip gören bir Rabbe inanmış ve gönlü O'na karşı daima ürperti ve korku ile meşbû bulunan bir insan, muhtacın hakkı olan zekâtı vermemezlik edemez; edemez ve onu en kısa zamanda hak sahibine ulaştırma mecburiyetindedir. Aslında böyle bir insan, üzerindeki borcu ödediği zaman rahata kavuşur ve kendisini bir kuş kadar hafif hissetmeye başlar.

İslâm iktisat sisteminde zekât toplayan memurlar olmasa da, fert yine vergisini verir. Ancak meselenin kontrollü olması ve toplanan vergilerin sistemli dağıtımı açısından devlet, vergi memurları vasıtasıyla bunları toplar ve topladığı şeyleri de muhtaç olanlara ulaştırır. Ama devlet bunu yaparken stokçuluktan uzak durarak dağıtımı da zamanında yapar.

Zaten devletten gaye, milletin huzur ve güvenini temin etmektir. Yoksa devlet, komünist sistemlerde olduğu gibi, milletin başına musallat bir organizasyon değildir.

Miras, İslâm iktisadında üretim sonrası paylaşım esaslarından biridir ve aile fertlerini fıtrî olarak birbiriyle irtibatlandıran önemli bir bağdır. Ebeveyninin bıraktığı maldan hak alacak olan evlât veya evlâdının bıraktığından hak alacak olan ana-baba arasında, zaten var olan sevgi hissi mirasla daha bir pekişir, kuvvetlenir ve güçlenir.

Ayrıca insan, miras bırakma hakkına sahip olması sebebiyle ailesini düşünüp çok daha candan ve istekle çalışır. Bu da üretime müspet yönde tesir eder. Bir diğer taraftan, kız alıp vermelerle ve bilhassa İslâm'ın teşvik ettiği uzak evliliklerle mal, belli sınıf ve zümrelerin elinden çıkar ve daha çok insana yayılır. Böylece miras yoluyla paylaşma ayrı bir denge unsuru vazifesi görür.

Ecdadımıza ait vakfiyeler, bu perspektiften değerlendirmeye tâbi tutulacak olursa, İslâm'ın nasıl ruhanî bir cemiyet tesis ettiği ve sağlam bir devlet temeli attığı çok daha iyi anlaşılır.

Zira Osmanlı devrinde vakfedilmiş arazi ve servet hemen hemen devlet bütçesine denk bir seviyede idi. Evet, o dönemde fert, kendi alın teri ve göz nuruyla kazandığı servetini milletin hayrına ve emrine âmâde kılıyor ve böylece dünyevî mülkünü ebedîleştiriyordu.

Ferdin, içinden gelerek ve büyük bir coşkuyla malını millet uğruna sarf etmesi şeklinde de tarif edebileceğimiz bu yol, paylaşmayı rahatlatıcı ve sistemleştirici en güvenilir yollardan biriydi.

Osmanlı Devletinde fakir, yoksul ve yolda kalmışların istifade edeceği vakıflar olduğu gibi, kendini ilme vermiş insanlara tahsis edilen vakıflar da vardır. Hatta o zamanlar vakıfçılık o kadar çeşitlilik arz ediyordu ki, yeni evlenecek genç kızlara çeyiz masrafı için kurulan vakıflardan; leyleklerin, bülbüllerin, kanaryaların bakımı için kurulan vakıflara kadar birçok vakıf mevcuttu.

Günümüzde de fakir ve muhtaç talebelerin okuması için, yardım gayesine matuf kurulan vakıflar bir hayli çoğalmıştır ki, bu da milletimizin cömertlik hissinin ne derece aşkın olduğunun en çarpıcı delillerinden biridir.

İslâm, bu ve benzeri yollarla, başka hiçbir sistemde görülmeyen, fıtrîlik içinde bir paylaşım ve dağıtım sistemi tesis etmiştir. Öyle ki, bu sistemde alan aziz, veren de her zaman hürmet ve hayır duaları ile yâd edilir. Böyle bir cemiyet içinde görülen ve duyulan, sadece sevgidir, muhabbettir ve karşılıklı hürmettir.

Burada zikretmeden geçemeyeceğimiz bir husus da şudur: İslâm, ferde aşıladığı o yüksek ahlâk sayesinde dağıtımda hiç zorlanmadığı gibi, bazen cömertlik duyguları feveran eden insanları bizzat dizginleme lüzumunu duyduğu da olmuştur.

Meselâ, Sa'd b. Ebî Vakkas malının hepsini Allah yolunda infak etmek istediğinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duruma müdahale etmiş ve, "Hayır, malının hepsini değil, yarısını da değil, ancak üçte birini infak et; hatta o bile çoktur." buyurmuştur.[2]

Bir başka zaman Ka'b b. Malik aynı teklifle Allah Resûlü'nün yanına gelince, Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da aynı tepkiyi göstermiş ve, "Senden sonra vârislerini insanlara el-avuç açan birileri olarak bırakmaktansa, onları zengin olarak bırakman daha hayırlıdır."[3] buyurmuşlardır ki, bu ve benzeri misaller, İslâm'daki paylaşımın diğer iktisadî sistemlerden ne kadar üstün olduğunu apaçık göstermektedir.

[1] Şeyhzâde, Mecmau’l-enhur şerhu Mülteka’l-ebhur, 3/563; Semerkandî, Tuhfetü’l-fukaha, 3/15.
[2] Buhârî, cenaiz 36; vesâyâ 2, 3; menâkıbü’l-ensar 49; Müslim, vasiyet 7, 8, 10.
[3] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 4/213.

http://tr.fgulen.com/content/view/17146/3/

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
 
Gelir Dağılımı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Fıkıh -İlmihal-
Buraya geçin: