KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İslamda İnsanın Değeri ..aklın nefsin neslin malın KORUNMASI

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: İslamda İnsanın Değeri ..aklın nefsin neslin malın KORUNMASI   C.tesi Ara. 19, 2009 5:18 am

İnsanın Değeri

İnsan, her felsefî ve ilmî görüşün temel mevzuudur. O hesaba katılmadan ne bir felsefe yapmak ne de ilmî olmak mümkündür. Fiziğiyle, metafiziğiyle her şeye konu olan insandır.

Vücudunun biçimi ve fonksiyonlarının mükemmel ayarlanmasıyla, inanılmayacak ölçüde ideal bir yapıya sahip olan insanın, uzuvlarından hangi parçasını tahlil edersek edelim, karşısında hayranlık duymamak mümkün değildir.

Ya iç âlemindeki derinlik ve devamlı buudlaşma istidadı... Kompleks bir beyin ve maddî ölçüler içinde sisli bir mahiyet arz eden ruh... Sonra bu iki sırlı varlığın tam bir âhenk içerisindeki münasebeti... Bunların her birerleri, o muhteşem âbidenin sadece taç tabakasından, billûrlaşan bir-iki parıltıdır.

Burada, ne şu muhteşem zâhire ne de bu menşurla az buçuk sezebildiğimiz bâtına temas edeceğiz. Belki üzerinde duracağımız husus, bu derece mükemmel olan bir varlığın aynı hassasiyetle ancak İslâm tarafından korunduğudur. Kur'ân-ı Kerim: "Kim bir kimseyi, kısas veya fesadına mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide sûresi, 5/32) diyerek, İslâm'da insana verilen değeri ortaya koyar. Evet, bir insanı haksız yere öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.

İslâm'da kısas da yine aynı hassasiyetin bir başka tezahürüdür. Zira, bir insanı öldürene verilecek en âdil ceza, o insanın öldürülmesidir ki, böylece, hayat muhafaza altına alınmış olacaktır.

Çünkü kâtil, bu fiiliyle aynı zamanda kendi hayatını da sona erdireceğini düşünecek ve büyük ihtimalle yapmak istediğinden vazgeçecektir. Böylece, muhtemel bir cinayette iki can birden korunmuş olacaktır. İşte Kur'ân, "Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara sûresi, 2/179) düsturuyla, bu ve benzeri hakikatlere işaret etmektedir. Bir caniye merhamet edip acımak ve onu öldürmemek, aslında bütün masumların hukukuna tecavüze kapı aralamak demektir.

Evin içine girmiş bir kobraya merhamet etmek, nasıl ki bütün ailenin hukukuna karşı bir zulümdür; aynı şekilde, cemiyet içinde türemiş canilere şefkat etmek de o cemiyeti meydana getiren diğer fertlere bir zulümdür. Böyle bir zulüm işlemeye de kimsenin hakkı yoktur.

1. Nefsi Korumak

Nefsi korumak, insan hayatının garantiye alınması demektir. Şahsiyetin mahfuziyeti de buna dahildir.

İslâm yeme, içme, giyinme ve mesken gibi hayatı koruyucu faktörlere çeşitli tedbirler getirirken, hayata kastedici tahrip çeşitlerine karşı da acil önlemler almıştır. O, kısas ve diyet gibi cezaî müeyyidelerle fert ve toplumu dizginlemiş, böylece insan hayatına verilen değeri en zirve noktada temsil etmiştir.

Diğer taraftan, nefsi korumanın ayrı bir buudu olan şahsiyetin mahfuziyeti de yine ancak İslâm dini tarafından en mükemmel şekilde değerlendirilmiştir. İslâm, şahsiyete karşı işlenmesi muhtemel suçları, tâzir ve şahitlikten men etme gibi cezalarla asgariye indirmeye muvaffak olmuş tek ve biricik sistemdir. Bu da nefsi korumanın ayrı bir yönüdür.

Mü'minin ruhu merhamet ve şefkatle yoğrulmuştur. Değil insan kanının akmasına razı olması, o, bilerek karıncaya dahi basmaz. Bir kırık kalb karşısında oturup hıçkıra hıçkıra ağlamak onun için âdiyattandır.

Fertleri bu anlayışta olan mübarek bir toplumda, canavarların tecziye edilmesi zarurîdir: "Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılık ödeşme yazdık." (Mâide sûresi, 5/45) ilâhî fermanı gereğince, böyle bir toplumda devlet her zaman canileri kısas ile bertaraf etmekle sorumludur.

Görüldüğü üzere İslâm, nefsin korunması hususunda fevkalâde bir hassasiyet izhar etmektedir. Aslında İslâm Hukuku işte bu gibi esaslar üzerine kurulmuştur. İsterseniz, bu meseleyi Asr-ı Saadet'ten bir vak'a ile müşahhaslaştırabiliriz:

Üsame b. Zeyd, bir muharebe esnasında, "Lâ ilâhe illallah" demesine rağmen, karşı taraftan bir adamı öldürür. Gerekçesi, bu adamın içinden gelerek değil de korku zoruyla "Lâ ilâhe illallah" demiş olma ihtimalidir.

Belki Üsame içtihadında doğrudur. Fakat İslâm, zâhire göre hükmetmeyi esas almıştır. Bu vak'a Allah Resûlü'ne iletilince, İki Cihan Serveri, Üsame'yi karşısına alır ve "Onu niçin öldürdün?" diye istintak eder.

Üsame durumu anlatır ama, haksız bulunur. Allah Resûlü onu şiddetle itap sadedinde, "Açıp da kalbine mi baktın?" der ve azarlar.

Bir gün Hz. Üsame bu hâdise münasebetiyle çektiği sıkıntıyı anlatırken şunları söyleyecektir: "O esnada öyle bunaldım ki, kendi kendime, keşke şimdiye kadar değil de şu dakikada Müslüman olsaydım ve bu itabı duymasaydım, diye düşündüm."[1]

Üsame ki, Allah Resûlü'nün kucağında büyümüştü. İki Cihan Serveri onu, öz torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den ayırmazdı. Dizinin birinde bunlardan biri varsa, mutlaka diğerinde de Üsame bulunurdu. Ne var ki, haksız bulunduğu bir hususta o, işte böyle bir itap almıştı. Zira, İslâm'da insan muhteremdi (dokunulmazdı). O, harp meydanında dahi zulme maruz bırakılamazdı.

Benzeri bir vak'a Muhallem ismindeki sahabinin başına gelmişti. O da harp esnasında birini haksız yere öldürmüş, daha sonra Allah Resûlü'nün huzuruna getirilerek sorgulanmış ve Muhallem'in öldürdüğü bu insanın da cahilî bir mülâhazaya kurban gittiği ortaya çıkmıştı.

Allah Resûlü, "Adamı niçin öldürdün?" diye sorduğunda, o, "Kâfirdi, onun için öldürdüm!" şeklinde cevaplamış; bu defa Allah Resûlü, "Hayır, adam kâfir değildi!" deyince Muhallem, "Korkudan Müslüman olmuştu!" karşılığında bulunmuş; nihayet Allah Resûlü onu da itap ederek, "Git bir daha bana görünme!" sözleriyle huzurundan çıkarmıştı.

Muhallem huzurdan ayrılmış, bir daha geriye dönememiş; zira bir hafta içinde ölmüştü. Ölmekle kalmamış, bazı rivayetlere göre, gömmek istediklerinde toprak onu kabul etmemişti.

Nihayet Allah Resûlü gelip toprağa hitaben, "Ey toprak! Sen ondan daha fenalarını kabul ettin, onu da kabul et!" demiş ve işte ancak ondan sonra Muhallem'i gömebilmişlerdi.[2]

İnsanın hakk-ı hayatı ve kanının muhteremliği İslâm, Kur'ân ve Sahib-i Kur'ân'ın nazarında işte bu kadar büyüktür. İslâm'ın insana verdiği bu değerden ötürüdür ki, bu ilâhî sistemde kâtil ve caniler hak ettikleri cezayı mutlaka görürler.

Evet, İslâmî bir toplum, bu tür prensiplerle korunmaya alınmıştır. İşte İslâm budur. Bunun aksine bir durum sergileyen her düşünce ve davranış, bu yapının içine dahilî veya haricî düşmanlar tarafından sızdırılmış birer ihanet belgesidir. Onların İslâm'la, İslâm'ın da onlarla hiçbir alâkası yoktur.

2. Nesli Korumak

Nesli korumak, nesebin korunması demektir. Nesli en güzel şekilde terbiye etmek de bu mânâya dahildir.

Evlilik müessesesi İslâm'da kutsal bir müessesedir. Yuvanın mahremiyeti ve bu mahremiyetin ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği gerçeği, İslâm'da en ince teferruatına kadar ele alınıp incelenen konular arasındadır. Zinaya getirilen ağır ceza da yine nesli ve yuvayı koruma hikmetine mebnidir.

a. Nesle İndirilen En Büyük Darbe: Fuhuş

Nesli muhafaza, bütün içtimaî sistemlerin en başta gelen meseleleri arasındadır. Ancak İslâm'dan başka hiçbir sistem, istenilen ölçüde nesilleri muhafazaya muvaffak olamamıştır. Bu da şüphesiz, İslâm'la diğer sistemler arasındaki yaklaşım ve mualeceden kaynaklanmaktadır.

Neslin korunması, bir milletin varlığını sürdürmesinin en birinci teminatıdır. Onu koruyamayan bir millet, er-geç yıkılmaya mahkûmdur. Nesle en büyük darbe fuhuştan gelmektedir. Onun içindir ki Kur'ân, fuhşa giden yolları keser ve "Gizli-açık hiçbir fuhşa yaklaşmayın!" (En'âm sûresi, 6/151) buyurur.

Fuhuş, bir insanın kendisini gayri meşru zevk ve lezzetlere kaptırması demektir. Yoksa insanın meşru dairede dünyevî zevklerden istifadesi fuhuş değildir. Meşru dairedeki lezzetler ise keyfe kâfidir, o hususta harama girmeye lüzum ve ihtiyaç yoktur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, peygamberliğinden önce bile, ne fuhşa dair bir söz söyledi ne de fuhşun semtine sokuldu denilmektedir. Evet, her peygamberde olduğu gibi, bir nebi olarak O'nda da ismet sıfatı vardır. İsmet, harama girmeme değil, harama girmeyi aklından bile geçirmeme demektir.

Eğer Efendimiz'de (sallallâhu aleyhi ve sellem) günahlardan biri bir kerecik görülseydi, O'nu her fırsatta çürütmeyi planlayan hasımları O'ndaki bu hususu çok iyi değerlendirecek ve sürekli serrişte edeceklerdi.

O'na çeşitli iftiralar atılmış; şair denmiş, kâhin denmiş, ama herhangi bir günah isnadıyla iftira atılamamıştır. Zira böyle bir iftiranın inandırıcı olamayacağını herkes biliyordu.

Evet O, öyle bir edep âbidesiydi ki, değil fuhşa girmek, fuhşun sözle ifadesi dahi ömrü boyunca O'nun dudaklarına misafir olmamıştı. Hatta birisinden bir başkasına dair kötü bir söz işitilse, ilk reaksiyon O'ndan gelirdi...

Misal mi istiyorsunuz? Bir gün Yahudiler gelip O'na, "Sana ölüm!" mânâsına اَلسَّامُ عَلَيْكُمْ demişlerdi. Âişe Validemiz bu münasebetsiz sözün mânâsını anladığı için onlara, وَعَلَيْكُمُ السَّامُ "Size de ölüm!" karşılığını vermişti.

Efendimiz ise, gayet kibarca ve kendisine yakışır şekilde, وَعَلَيْكُمْ yani "Sizin üzerinize olsun!" demiş, sonra da, "Yâ Âişe! Sert ve haşin olma!" diye ikazda bulunmuştu.

Hz. Âişe, "Görmedin mi yâ Resûlallah! Sana ne dediler?" deyince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Ben de onlara 'Sizin üzerinize olsun' dedim." cevabını vermişti.[3]

Evet O, lafın kötüsünü ağzına almıyor, kötü şeyleri bile iyilikle savıyordu. Zaten, bizzat kendisi şöyle buyurmuyor mu: "Ulu-orta uygunsuz ve sevimsiz laf eden, fuhşa ait şeyler söyleyen kimseyi Allah sevmez."[4]

Günümüzde fuhuş, maalesef bir hayli revaç bulmuştur. Hâlbuki o, her yönü, her şekli ve her müessesesiyle melundur ve şeytanîdir. Bu şeytanî hususa karşı İslâm'ın ortaya koyduğu bir kısım düsturlar ve esaslar vardır. İnanan insanlar bu düsturlara başvurdukları sürece, inşâallah, fuhuş girdabına kapılmaz ve fuhuş seylapları önünde sürüklenip helâk olmazlar.

İslâm esaslarına ve Kur'ân düsturlarına riayet edilmediği zaman insanların, kütükler gibi bu fuhuş seylaplarına kapılıp sürüklenmeleri mukadderdir. Böyle bir netice ise, Müslüman olarak bizim en çok endişe duymamız gereken bir mesele olmalıdır. Ehl-i dünyanın, bilhassa genç ve toy insanları nasıl baştan çıkardıklarını görüp müşâhede edenler için böyle bir endişeye kapılmamak imkânsızdır.

b. Bu Konuda Fert ve Devlete Düşen Vazife

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "... Dünyadan sakının, kadınla imtihan olmadan da sakının. Zira Benî İsrail'in ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır."[5] ve "Erkeklere, kadınlarla imtihan olmadan daha zararlı bir fitne görmüyorum!"[6] hadisleri ile, elbette iffet ve namuslarını muhafaza eden kadınlar değil ama, zaafları değerlendirilerek meydanlara itilmiş ve zaafları işletilerek istismar edilmiş kadınların ne denli ciddî bir tehlike arz edeceğine dikkat çekmektedir.

Geçmiş milletler ve eski cemaatler bu fitne yüzünden mahv u perişan olmuşlardır. Roma, Bizans ve güzelim Endülüs şehvet ve şehevanî duygular altında kalarak ezilmişlerdir. el-Hamrâ Sarayı'nın hamamlarındaki utanç verici resimleri gören herkes, zannediyorum, beni tasdik edecektir.

Sanat adına sağa-sola çizilen ve şehevanî duyguları ifade eden resimler, ahlâkın o dönemde ne derece irtifa kaybettiğini açıkça göstermektedir. Aslında Allah, Zalim Ferdinand'ı başlarına belâ ettiği zaman onlar zaten şehevî duyguların altında kalıp ezilmişlerdi.

Evet, fuhuş, her zaman milletleri yerle bir edegelmiştir. Selçukî ve Abbasî'den sonra şanlı Osmanlı Devleti'nin de önemli ölçüde bu sebeple yerle bir edildiğini söyleyebiliriz.

Bir kısım yanlış iddia sahiplerine göre, fuhşun önünü almak için serazât olmak lâzımdır. Onlara göre böylece her iki taraf birbirine alışacak ve ortada bir tehlike kalmayacaktır.

Bu, korkunç bir iddia ve kuyruklu bir yalandır. Bizim odumuzu-ocağımızı söndürmek için söylenen bu muhâkemesiz ve muvazenesiz iddialar, yani insanların şehvetini tahrik ederek şehvet söndürmeye gitmek, deniz suyuyla insanların susuzluğunu giderme teşebbüsü gibi çok ters bir düşüncedir.

Üstelik sadece kadın değil, İslâmî ölçülere uymayan her türlü çarpıklık, genç nesillerde bu kabîl arzuları uyarmaktadır. Vücutları göre göre, müstehcen sözleri duya duya, hayalinden silinmeyen açık saçık vücutları düşüne düşüne erkeklik hormonu üreten ve her gün şehevanî duyguların bakışları altına giren bir sürü genç, maalesef kanunlarla da yasak edilmediği için, çeşit çeşit sapıklıklara sürüklenip gitmekte ve toplumumuzun yüz karası hâline gelmektedir.

Cihanın şarkındaki münafıklar, gençleri çekmek için, komünizmi ilk defa ilan ettikleri zaman erkeklerle kadınları beraber hamamlara doldurmuşlardı. Bugün de komünist ve anarşistlerin bir silah olarak kullandığı bu kabîl gayri meşru bir yolu denemek suretiyle gençleri anarşi ve terörden uzaklaştıracağını zanneden kimseler, katmerli bir yanlışlık içinde bulunmaktadırlar.

Netice olarak diyebiliriz ki, fuhşun önünü alıp nesli korumak adına iki çare söz konusudur:

Birincisi, ferdin kendisine düşmektedir ki, evlenmek, oruç tutmak veya başka dinamikleri kullanmak sureti ile fuhşa düşmekten korunmaktır.

İkincisi, bütün bir millet ve devlete aittir ki, o da cemiyeti fuhşa teşvik eden her türlü beşinci kol faaliyetlerini durdurmak ve kurutmaktır.

Cenâb-ı Hak, "Mü'minler arasında fuhşun yayılmasını arzu edenlere, işte onlara dünya ve ahirette can yakıcı azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz." (Nur sûresi, 24/19) mealindeki âyet ile bu karanlık güçlere seslenmektedir.

3. Aklın Korunması ve Kimliksizlik Sarhoşluğu

Klasik bir usûlle meseleyi ele alacak olursak, aklı muhafaza, her türlü uyuşturucu, sarhoş edici ve sekir verici şeylere karşı tavır alma mânâsına gelir.

Ancak günümüzde bu meseleye daha değişik bir zaviyeden bakmak mecburiyetindeyiz. Zira insanımız, toplu bir sarhoşluk tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu sarhoşluk, fertlerin herhangi bir müskir illetine tutulmasından çok daha fazla tehlikeli ve bütün bir İslâm âlemini tehdit eden kimliksizlik sarhoşluğudur.

Nice zamandır bu sarhoşluk, bizi kendine gelmez bir mahmurlar topluluğu ve meş'um bir dünyanın peyki hâline getirmiştir. Biz, muhataralı bu gafletten bir türlü vazgeçemedik, onlar da hiç mi hiç bize karşı yumuşamadılar. Biz, "şeb-i arûs!" deyip inledik; onlar da, "Beyhude yorulmayın, kapılar sürmelidir!" deyip aralanmış veya aralanmış gibi görünen kapıları her zaman yüzümüze kapadılar.

Biz milletçe varlık ve bekâmızı onlara bağlı görüp, onlardan koptuğumuz takdirde mahvolup gideceğimiz vehmine kapıldık. Onlarsa, her fırsatta bizi yere serip üzerimizde hora tepti ve haklarındaki iyilik vehmimizi suratlarımıza çarptılar.

Milletçe var olmamızın yolunu kendi azmimizde, kendi mânâ köklerimizde ve kendi tarihî dinamiklerimizde aramamız lâzım gelirken, biz tali'imizin tepetaklak olduğu günden bu yana hiçbir zaman böyle bir yolu denemeyi düşünmedik.

Gayrı bunca şeyden sonra hâlâ bir kısım kimseler kimliksizlik sarhoşluğuyla yoluna devam edecek ve zirveleri tutanlar da bu sevimsiz maceraya "Dur!" demeyeceklerse, bize daha bir süre "Yâ Sabûr!" deyip beklemek düşecektir.

Aydınlarımızın gaflet yılları bitmedikçe, bizim bu bekleyişimiz de bitmeyeceğe benzer. Zira yıllar var ki, milletimizin kaderiyle alâkalı, ileriye dönük ciddî hiçbir planımız olmadı. Bu bulanık zaman dilimi içinde hayırları hep nevzuhur tecellîleriyle; şerleri de, gelip millete tosladığında veya çarpıp onu yere serdiğinde, yani bıçak kemiğe dayandığında tanıyabildik.

Dünyada olup biten hâdiseleri anlayıp değerlendirmek bir yana, bunlar arasında doğrudan doğruya bizi alâkadar edenleri dahi tam sezip kavrayamadık. Sezip kavramak şöyle dursun, elli defa hasım bir dünyanın kin, nefret ve zulüm paletleri altında preslendikten sonra bile, çoğumuz itibarıyla, bir "Lâ havle!…" çekip etrafa bakmadan yolumuza devam ettik. Bari devam ettiğimiz yol, yürünebilen bir yol olsaydı…

Bizim safdil, âlemin de hokkabaz oluşu sebebiyle milletimiz, yıllar ve yıllar boyu hep, bir türlü sonu gelmeyen bu tarihî tekerrürler turnikesinde döndü durdu. Zirvedekilerin milleti sevk ve idare adına şahsiyetli ve millî ruh kaynaklı bir politika belirleyecekleri güne kadar da bizim uyurgezerliğimiz, düşmanlarımızın da sinsi oyunları, gizli işgalleri ve İslâm ülkelerini içten içe fethetmeleri devam edeceğe benzer.

Bugün yeryüzünün büyük bir bölümünde söz mütegalliplerde bitiyor; gücü temsil edenler zayıfa hakk-ı hayat tanımıyor. Her yerde zorbalık ve kabadayılık alkışlanıyor. Her insanı insan kabul edip onun hukukuna saygılı olmak ise, aptallık ve sünepelik sayılıyor.

Süper güç ve devletlerin politikaları, hemen her zaman zayıf ve güçsüzleri istismar etme, sömürme istikametinde işliyor. Kılıfını bulduktan sonra çalıp-çırpma, yiyip-yutma, hatta can çekişenlerin sırtında hakk-ı temettü arama akıllılık; buna karşılık haram-helâl düşüncesi, hakka-hukuka riayet gayreti ve insanî değerlere saygılı kalma azim ve niyeti de aptallık kabul ediliyor.

Böylesine olabildiğine kör, sağır ve kalbsizce gidişe "Dur!" diyebilmek için bugünü ve yarını aynı anda görecek kadar basiretli, çevresinde olup-biten şeyleri sezip anlayacak, anlayıp değerlendirebilecek kadar firasetli ve düşmanlarının fikrî, hissî, ahlâkî hulûl ve nüfuz yollarını sezebilecek kadar da şuurlu insanlara ihtiyaç var.

Şayet bir an evvel beş başı mamur bu engin ruhlar yetiştirilerek bu fıtrî ihtiyaç giderilmezse, zalim zulmüyle başını alıp-gidecek, mazlum ve mağdur da yaşama adına zillet çekecek ve kendini hor, hakir görenlerin vesâyâsı altına girip, onların gölgesi gibi yaşayacak, dolayısıyla da hiçbir zaman belini doğrultamayacak ve hep sürüm sürüm olacaktır. Sürüm sürüm olacaktır; çünkü şahsiyetsizdir, kimliksizdir, geçmişinden ve kendi kültüründen kopuktur.

Bu sebeple, nesillerin eğitim ve öğretim meseleleri planlanırken en az çağın ilim, irfan ve teknolojisi kadar İslâmî ahlâk ve değerlere, millî kültür ve millî terbiyeye de yer verilmelidir ki, gençler mânevî ve ruhî bunalımlara itilmemiş, dolayısıyla da bir kısım arayışlara mecbur edilmemiş olsunlar.

Zaman zaman bağırıp çağırdığımız, yer yer hamaset destanları kestiğimiz de olmuştur. Hep çaresizlik içinde iki büklüm olduğumuz ve hasımlarımız tarafından nakavt edildiğimiz şu meş'um ve karanlık anlarda; evet, hiç olmazsa bu uğursuz dakikalarda olsun, galeyanlarımız bir ses getirebilseydi!

Ne gezer! Toplanıp bir araya geldik, görkemli mitingler tertip ettik, tumturaklı laflar ve hamasî destanlarla gönülleri hoplattık. Ama her şey havaî fişekler gibi başımızın üstünde birer şerare meydana getirdi, sonra da kaybolup gitti.

Yığınlar bunun bir şey olduğunu ve bir işe yaradığını zannededursun; bizler, dünyanın çeşitli yerlerinde zulüm gören, gerildikçe gerilen, nefretle yutkunan dindaş ve soydaşlarımız için sadece şöyle-böyle toplantılar tertip etmekle yetindik; böylece de hem kendimizi hem de onları aldattık.

Biz kendi kendimize oyalanıp dururken, başkaları olabildiğine gürültüsüz, tedricî ve sistemli bir surette kitlelerin ruhuna girdi, onları istediği gibi şekillendirmeyi başardı…

Onlar kitleleri istediği kalıba sokmakta, cahiliyle-okumuşuyla şuursuz yığınları istediği zaman sokağa dökebilmekte, istediğine küfrettirmekte ve istediğini başlara taç yapmakta, istediğini de şanlı geçmişimize sövdürmekte, evet, istediğinde soyumuzu tahkir ettirip millet ruhuna küfürler yağdırmaktadır.

İstediğinde bizleri Çinlere-Maçinlere kadar kendi maceralarının arkasından koşturmakta; istediğinde de beğenmediği iktidarları alaşağı etmek için sun'î bunalımlar meydana getirmekte; kitleleri birbiriyle vuruşturmakta ve arkasından bir çeşit baskınla cumhuriyet ve demokrasi adına yeni bir diktatörlüğü milletin başına musallat etmektedir..

1-2 asırlık geçmişimiz itibarıyla yeni nesillere sağlam bir millî terbiye ve İslâmî ahlâk verilemediğinden, gençlerimiz çoğunlukla serseriliğe açık ve kendi dünyasına yabancı, hatta düşman yetişmektedir.

Günümüzde, Avrupa ve Amerika'da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan, yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyif etmekte ve milletini hakir görmektedir. Bunlardan nicelerini görüp dinlemişizdir... İsterseniz bir kere daha dinleyebilirsiniz:

"Ah, ne kadar geri bir milletmişiz!.. Meğer hayat Batıdaymış... Bizim ülkenin insanları âdeta canlı cenazeler... Bu mütereddit yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değildir... Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağdışı... Biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız!.. Dünya başını almış göklerde dolaşırken, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu, sadece Batılılaşmadan geçer..." vs.. vs…

İşte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup gitmiş yığınların hezeyanlarıdır.

Bu zihniyetteki kimselerin insanımızın kaderine hâkim olması, gelecek nesillerin tarih ve milliyet düşüncesini zayıflatmakta, onları yüksek mefkûrelerden uzaklaştırmakta ve düşünce hayatımıza zift gibi bedbinlikler, karamsarlıklar püskürtmektedir.

Kısacası, düşmanlarımız, içimize saldıkları ajanlarla ruh, düşünce ve ahlâk dünyamızı tahrip etmekte ve bizleri âdeta dünyaya hâkim güçlerin kuklaları hâline getirmektedir.

Evet, bugünkü şatafat ve debdebesi itibarıyla, dünyaya hükmeden güçlerin bir kısım üstün yanları olmakla beraber, bu, insanlık adına her şey de demek değildir. Hele Avrupalı ve Amerikalı olmamak hiç mi hiç ayıp değildir; ayıp olmak şöyle dursun, şanlı geçmişimizi bilen ve onu ruhunda duyan birisi için böyle bir intisap ona hakaret anlamına bile gelebilir.

Bir insanın kendi millet ve geçmişini hafife alması bir aşağılık duygusu, reddetmesi ise bir soysuzluktur. Böyleleridir ki, yıllarca mübarek milletimizi ye'se, bedbinliğe, karamsarlığa sürükleyip durmuş ve bugünkü kahrolası yabancılaşmayı başımıza musallat etmişlerdir.

Bütün bu anlattıklarımızın, aklı muhafaza ile çok ciddî alâka ve irtibatı vardır. Zira, kat'iyen inanıyoruz ki, bizim millî dertlerimiz, aklımızı başımıza almadıkça bitip tükenmeyecektir. Aklımızı başımıza almamız ise, ancak kendi kendimiz olmaya karar vermemizle mümkündür. Yani, kimliksizlik sarhoşluğundan kurtulabildiğimiz gün, her şey yeni bir çizgiye girecek ve her şey güzelleşecektir.

Aklın muhafazası konusu işlenirken içki ve diğer uyuşturucular üzerinde durulmalıydı denebilir; ben arz etmeye çalıştığım hususları daha önemli gördüm.

4. Malın Korunması

Mala düşkünlük insanın yapısında vardır. Dolayısıyla insana ayrıca mal-mülk sevgisi aşılamaya gerek yoktur. Önemli olan insandaki bu meyli müspete kanalize etmektir ve zaten İslâm da bunu yapmıştır.

Kur'ân'a göre, "erkek ve kadın kendi kazancının sahibidir." (Nisâ sûresi, 4/32) Bu âyet bir yönüyle malın muhterem oluşunu da işaretler. Malın bu özelliğindendir ki, korunması gereken beş esasa dahil edilmiştir. Fert, canını, ırzını korumak zorunda olduğu gibi malını da korumak zorundadır.

Malın korunması, bir mânâda meşru kazanç yollarının teşvik edilmesi, gayri meşru yolların ise önlenmesi ile mümkündür. İşte İslâm, ticaret, ziraat, zanaat ve sanat dallarını teşvik; faiz, karaborsa, tefecilik ve ihtikâr gibi gayri meşru yolları da cezalandırmak suretiyle bunu en güzel ve pratiğe en uygun şekilde temin ve tesis etmiştir.

Bazı fakihler malın korunmasını bir vecibe değil, bir hak kabul etmişlerdir. Hangi görüş ele alınırsa alınsın, netice değişmez. Bu mevzuda en asgarî ölçü, malı korumanın bir hak olduğu şeklindedir.

Nitekim Efendimiz bu hususu şöyle tenvir buyururlar: "Malını korurken ölen şehittir."[7] Malı korumak öyle bir haktır ki, insan bu uğurda ölse şehit kabul edilmektedir. Bu da İslâm'ın mala verdiği değerin açık bir göstergesidir.

Diğer taraftan İslâm, mala haksız uzanan elin kesilmesini emretmekle yine aynı noktayı vurgular. Soyguncuların Allah karşısındaki durumlarını anlatan şu hadis de yine aynı hususa parmak basar: "Kim bir başkasının malını haksız yere aşırırsa ötede Allah'ın gadabıyla karşılaşır."[8]

Malın korunması hususunda Allah Resûlü çok hassas davranmıştır.

Bir gün Mahzum kabilesinin ileri gelenlerinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadın soylu, fakat hırsızlığı da sabitti. Ancak kavim ve kabilesi onun elinin kesilmemesi için ellerinden ne geliyorsa yapmaya hazırdılar. Durumu Efendimiz'e kimin intikal ettireceğini düşünüp taşındılar ve Allah Resûlü'nün en çok sevdiği insanlardan biri olan Üsame'de karar kıldılar.

Üsame o günlerde genç bir delikanlıydı ama, Allah Resûlü'ne de ciddî bir yakınlığı vardı. Efendimiz onu en az kendi öz torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kadar severdi. Üsame tavassutu kabul etti. Belki o ana kadar hırsızın elinin kesilmesi hususunda kesin ve muhakkak tatbik edilmesi gereken bir hüküm olduğunu bilmiyordu. Belki de şefkati bilgisine galebe çalmıştı.

Allah Resûlü'nün yanına geldi. Kavmin ricasını intikal ettirdi. İki Cihan Serveri o kadar çok sevmesine rağmen Üsame'ye karşı kaşlarını çattı ve "Bana Allah'ın hükümlerinden birini değiştirmeyi mi teklif ediyorsun?" dedi. Üsame yaptığına çok pişman oldu. Efendimiz bunun ardından minbere çıktı ve cemaate şunları söyledi:

"Sizden evvelki ümmetler, hükmü zayıfa tatbikle helâk oldular. Onlar soylu ve asil bir insan hırsızlık yaptığında hükmü tatbik etmezlerdi. Allah'a yemin ederim, kızım Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı, hiç düşünmeden onun elini de keserdim!" Ve emredildi ceza uygulandı.

Hz. Âişe Validemiz diyor ki: "Daha sonra bu kadın bize gelip gider oldu. Eskiye nispeten hâli tamamen değişmiş ve dini bütün bir kadın olmuştu."[9]

Yeryüzünde hiçbir sistem İslâm'ın mala gösterdiği bu hürmeti göstermiş değildir. Ancak arz edilen husus, meselenin hukukî yönüdür. Ferde bağlı yönünde ise, hiçbir Müslüman onu mihrap hâline getirip, onun karşısında serfürû etmemiştir ve etmez de... Zira Müslüman sadece Allah karşısında eğilen insandır. Hatta belli bir noktadan sonra o, değil dünya malını, Cennet'i dahi ameline gaye edinmez. Yunus gibi, "Bana Seni gerek Seni!" der ve hayatını O'na bağlı götürmeye çalışır.

İnsanların mala olan ihtiyaç ve düşkünlükleri bir bakıma cemiyet hâlinde yaşamanın devamı adına önemli bir faktördür: İnsanın bu yönünü ele alan pek çok âyet vardır.

"Gerçekten insan mala çok düşkündür." (Âdiyât sûresi, 100/Cool; "Nefisler kıskanç ve cimri yaratılmıştır." (Nisâ sûresi, 4/128) gibi âyetler bunlardan sadece ikisidir.

İnsanın böyle bir fıtratla yaratıldığı doğrudur. Ancak bu, insanın her şeyi ile mal ve mülk edinmeye meyletmesi ve onu her şey hâline getirmesi için meşru bir sebep de teşkil etmez. İslâm her hususta olduğu gibi bu meselede de denge üzerinde durur.

Aksi hâlde ortalığa hâkim olan tek duygu hırs ve ihtiras olur ki, böyle bir duygu hâkimiyetinin toplumu ne hâle getireceği açıktır. Hâlbuki İslâm, müntesiplerini fedakâr olmaya davet eder. Zira toplumun uzun süre hayatını hep iyi ve güzel yörüngede devam ettirebilmesi fertlerin fedakârlıklarıyla yakından alâkalıdır.

[1] Buhârî, diyât 2; megâzî 46; Müslim, iman 158; Ebû Dâvûd, cihad 104.
[2] İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-gâbe, 4/300, 301.
[3] Buhârî, edeb 35; Müslim, selâm 10; Tirmizî, isti'zan 12.
[4] Ebû Dâvûd, edeb 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/202.
[5] Müslim, zikir 99; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/22.
[6] Buhârî, nikâh 17; Müslim, zikir 97; Tirmizî, edeb 31, İbn Mâce, fiten 19.
[7] Tirmizî, diyât 21; Ebû Dâvûd, sünnet 32; Nesâî, tahrim 22; İbn Mâce, hudud 21.
[8] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/416.
[9] Buhârî, hudud 11, 12, 14; şehâdât 8; fedâilu ashab 18; Müslim, hudud 8; Tirmizî, hudud 9; Ebû Dâvûd, hudud 4; Nesâî, kat'u's-sârik 5.
http://tr.fgulen.com/content/view/17082/3/

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
 
İslamda İnsanın Değeri ..aklın nefsin neslin malın KORUNMASI
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Fıkıh -İlmihal-
Buraya geçin: