KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:39 am

Ömer Nesefi
İSLAM İNANCININ TEMELLERİ
Hazırlayan: M. Seyyid Ahsen
BAYRAK YAYINLARI
Küçükayasofya Cd. Yabacı Sk. No: 2/1
Tel: 638 42 02 - 03 Fax; 638 42 04
Sultanahmet / İSTANBUL
BAYRAK YAYINLARI
1
Dizgi, baskı, cilt: BAYRAK MATBAACILIK
Kapak ve iç düzenleme:
YAZIEVİ
Basıldığı yer ve yıl: Îstanbul-Haziran 1995
Baskı sayısı: ONYEDİNCI BASKI
SUNUŞ
Bu kitap, İmam Ömer Neşeti' hazretlerinin akaid kita bı esas alınmak suretiyle, yayınevimiz taralından hazırlan mıştır. Kitabın metni Sayın Seyid Ahsen'e tercüme ettiril miş, bu tercüme, güzden geçirilmiş, dili tashih eunmiş, me tinde, bugünün müslümamnın anlamakta güçlük çekeceği ve derinleştirilmesi gerekli bölümler, işaret edilerek, metin şerh ettirilmiştir.
Kitabın daha iyi anlaşılması ve ihtiyaca cevap vermesi için kitabın ptam metin aynen kalmak kaydıyta, ilaveler suretiyle geliştirilmiştir. Metnin ayrıca verilmesiyle, kitap metni ile, yapılan ilaveler, düzenlemeler ve yorumların ka rışmamasına itina edilmiştir.
Akaid, islam inançlarının temeli olarak, kesinlikle an laşılmalı ve İslama inancı sağlamaya vesile olmalıydı. Bu maksatla akaidin önemini açıklamalı Islâmın zuhurundan bu güne ehli sünnet inancının tarihi seyri gösterilmeli, in sanın kurtuluşu için Allanın Resulü ve ashabı ile büyük imamlarımız vasıtasıyla bugünlere intikâl eden kurtuluş kaynağına yönelen ve hala zihinleri meşgul eden saldırıla rın mahiyeti ve kaynağı gösterilmeli, mukayeseler yoluyla, insanlığın ve insanlarımızın kurtuluşu için İslama temiz bir inançla bağlanmaları için, bir davet olmalıydı. Bunu yap maya çalıştık.
Dileriz ki, bu hizmetimizde başarılı olalım ve İslama susamış insanlarımıza, İslâm ilimlerinin bu hazînesinden istifade etme imkânım sağlayabilelim. Gönüllerde ve fikir lerde fslâm için sevgi tohumlan ekebiletiyse, Islâmın ha yati önemini kavratabildiyse, inanç hatalarından sakındırıp, Allahın razı olduğu inanç ve düşünceye götürebildiyse mut luyuz.
Bütün dikkatimizle çabaladık, titizlikle en İnce teferru ata kadar daldık ve hata etmemeye çalıştık. Ama kim ha tadan salim olduğunu iddia edebilir.
Kitaba emeği geçenleri zikrederken, kardeşimiz Meh met velin'e rahmet vesilesi olur umuduyla, onun isteğimiz ü/rre sözlük kısmını hazırladığını ve kitabı itina ile dakti lo etliğini belirtiyoruz.
Sayısız hamd ve sena Allah'a, salât ve selâm Rcsulûne-dir.
ONYEDİNCİ BASKI İÇİN
Bilindiği gibi, AKAİD, îslâm dininin temelidir. Mutlu luğa giriş, kurtuluşa ermek için zaruri şart, diliyle şahadet kelimesini söylemek, kalbiyle de söylediklerini doğrulamak tır. Fakir, zengin, genç-ihtiyar, âlim, ümmi, sağlıklı-hasta bütün akıl sahipleri için, dünyada islâm dairesine girme, nin, âhirette cehennem azabından kurtuluşun ilk ve vazge çilmez şartı bu mübarek hakikati dil ile söylemek, kalb ile ikrar etmek demektir. Bu ilk temel hakikat üzerine, bu hakikatten çıkan îman konusunun ayrıntıları da îman edil mesi gerekli hakikatleri bir silsile, bir bütün haline getirir.
İslâm bizi îman etmeğe, güzel amellerde bulunmağa ve güzel ahlâka çağırıyor. Güzel ameller —ameli saliha— gü zel ahlâk, hakikatçı düşünce, mutlu bir yaşayış ancak sa-lih bir îmana dayanır; Çünkü böyle bir îmana dayanmayan eylemin, ahlâkın, düşünce veya düzenin kıymeti ve faydası bulunmaz.
Zamanımızda dikkatli bir araştırma, ülkemizi ve İslâm âlemini etkisi altına alan moda düşünce tarzlarının, ah lâk sistemlerinin, ekonomi ve sosyal sistemlerinin v.b. da yandığı temellerin gayri insanî, gayri ahlâkî oldukları gibi, îslâm îmanı ve bakış tarzı ile de kavga halinde olduğunu ortaya çıkarır.
Ülkenin bir buçuk asırdan beri yaşadığı kimlik buna lımı, medeniyetler kavgası, medeniyetimizin kendi kültür kökleri ile kopan, unutulan bağları tesis etmek son derece hayati hale getiriyor. Bu yüzden itikadda ' mezhebimiz îmam Maturudİ Hazretlerinin talebesi Ömer NESEFİ'nin İslâm imanını özet halinde veren bu kitabı yayınlayarak çok önemli bir görevi yerine getirdiğimiz İnancındayız. Ay rıca eser Teftazani'nin şerhleriyle zenginleştirilmiş, çoğu problemlerine, AKAİD ilmi açısından cevaplar verilmiştir. AKAÎD alanında, İslâm Kültürü'nün diğer alanlarında öz klasiklerimizin Türk Kültürü'ne kazandırılma çalışmaların da İlklerden olmuş ve benzeri yayınların müjdecisi olmuş tur. Eseri, müslüman Türk halkına, millî rönesansın oluş masında katkıda bulunması dileğiyle sunuyoruz.
BAYRAK YAYINLARI
ESERİN İLK BASKISI İÇİN
TAKDİM
İnsanları şahsiyet halinde birleştiren sosyal rcalitcjcr-ık-n hıiisi, imiİL't gerçeğidir. Millet ise biyolojik bir realite oluşundan ötede, bu ideolojik birliktir. Millet realitesinin maddî bünyesi ve ideolojik yapısı, millet vakıasının iki gö rünüşünden ibarettir. Bir inilleıin, tarihin karanlığına gö mülmesi ve hayat sahnesinden çekilmesi, ideolojik yapının tahribi ile başlar vı- tedbirleri alınmazsa, kat'î bir yokoJus la sonuçlanır. Tarihin klasik tasnili kabul edilecek olursa; ilk çağlarda yaşamış kavimlerden hemen hiç biri — biri müs tesna....., zanıanrmı/.a kadar gelebilmiş değildir. Kille rin, bir devirler yaşadığını, sadece tarih kitaplarından e bı raktıkları eserlerden anlıyoruz. Bu milletler İse, ünce in sanları millî şahsiyctleiİ etrafında toplayan, gö/.lc görül me/, ve fakat akıl için zaruri hayat temcilerini terketmiş ve yok oluşa giden kaianlık yola yönelmişlerdir. İşte, insanla rı bir şahsiyet haline (»etimi ideallerin fışkırdıfu hayat pı narı knıuıs.-ı: millet lıayatı yavnş yavaş kaybolur, yerin de başka birimde bir cemiyet ortaya çıkar.
Şu halde, millcllerin hnyat özü, milli kültürdür. Ve düş manların ıı/un vadeli çalışmalarla yıkmağa uğraşacağı te mel, bıı temeldir, yani kültürdür. Zira, insanlar luuekellc-Jİnıİr, nMİnâsebollcrinde, şuurlarının ve şuur Ötesinin tesiri alImdjKİn !ar. tıı-;;m Ruıınmu tesiri altımla tutan değerler ise ferdin basilı bulunduğu cemiyetin tarihi, an'ancsi, duyjuısu w ijKHiçhrıtııiı tünıündfiı ibaredir insanları ve crnuyetlerİ bic yok nİMşn '.nı itkleıııcnin müessir yolu, milletleı in hayat
özü olan ideolojinin fışktrdığı milli kültür pınarını kurut maktan ibarettir.
Millî varlığımızı yok etmek isteyen düşman güçlerin bu sinsi savaşma; milli kültürü yüceltmek, yaşatmak ve zen ginleştirmekle cevap verebiliriz. İşte bu maksatla, milleti mizin kültürünü korumak, zenginleştirmek ve yüceltmek ha reketine, «İslâm İnancının Temelleri'» diyebileceğimiz, mil lî kültürün ana kaynaklarından birisi ile başlıyoruz. Bu, nAkaid»dir.
Milletimizin siyasî, ahlâkî, iktisadî ve asker! bütün prob lemlerini iyice bilmek; milletimizin ve milletlerin inanç, dü-Şünce, hareket temelleri hakkında açık bir fikir edinmek le mümkündür.
Asrımızda bir münevverin, Japon san'atından, Hint fel sefesinden bahis açma mecburiyeti (!) yanında, kendi öz kültürüyle pek alakadar olmayışı, ne derin bir kültür buh ranına düştüğümüzü göstermez mî?
Millî kültür serisine; Türk milletinin, uğrunda dereler gibi kanım akıttığı mukaddes dinimizin temeli olan «Akaid» ile başlıyoruz. Millî kültürün ana mefhumları, «Mitli Küttür Serisi» adı altında nakledilecektir.
OTAĞ YAYINEVt 1971
BtSMÎLLAHİRRAHMANİRRAHİM
«Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm, Dİn Günü'nün sa hibi ve mutasarrıfı olan Allah'a hamd olsun, (Ey Rabbimiz) Yalnız Sana ibadet ederiz, yalnız Senden yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkİne değil.»
Yaratılmışların en hayırlısı. Peygamberimiz Hz. MU-HAMMED (S,A.V.)e, âline, ashabına, zevcelerine, zürriyeti-ne ve bütün eht-i beytine de salât ve selâm olsun.
0
Muhterem okuyucumuz, size sunulan bu ki tapla, yayınevimiz sadece îslâmî bir hizmet yap-nıiş olmuyor. Aynı zamanda sosyal ve ferdî bir faydayı da sağlıyor.
îslâm dininin inanç temellerini bütün açıklı ğı ile ortaya koyan bu İslâm klasiğinin dinî, ilmî ve tarihî kıymeti üzerinde durmağa blls gerek yok. Hemen hemen İslâm tedris ocaklarında oku nan en muteber, en uzun ömürlü İslâm klasikleri arasında yer almıştır, elinizdeki kitap.
Diğer taraftan Akaid, bir insanın neye İnan ması g2rektiğinİ bildiriyor. Düşüncenin ışığı zihni ni aydınlatan her insanın mukadder sonucu, «Ben neyim?», «Ben nereden geliyorum?», «Nereye gi deceğim?» sorusudur. Bu sorulan bir tek konu altında toplamak kabildir, herhalde. Zaman ve dünya içinde insanın yerini araması... Bu insanın tek hayatî sorusu ve konusu...
İslâm'ın asırlar ötesinden gelen ve bütün İn sanlığa sunulan saadet verici daveti, dünya ve âhiret saadetini bir kelimede özetlemiştir: Müslü man ol!
İşte bu kitabın ifâ etmeğe çalıştığı gor3V bu dur. Ayrıca kitabın konunu olan Akaid bize sade ce ferdî-şahsî bir fayda sağlamaz. Kültür sosyolo jisinin bugün ortaya koyduğu gerçek, her toplu mun dayandığı kültür temellerinin nihaî tahlilde, büyük çapta, benimsenmiş dinî değerlerden iba ret olduğudur.
Küçük bir Örnek verelim. Batı medeniyeti vs
13
toplumunun temellerini teşkil eden «Kitab-ı Mu kaddes», Roma Hukuk anlayışı, vs Yunan Felsefe si üçlüsünden, birini kaldıracak olursak, ne Batı medeniyeti, ne de Batı toplumunun varlığından bahsetmek imkânı kalmaz.
Müslüman milletler için de aynı kaide cari dir. İslâm inancını, kültür değerlerini ve mües seselerini toplum dışı hale getirdiğimiz zaman; hedefsiz, nizamsız, bütünlükten uzak bir yığın ka­lacaktır.
Bir toplumda, dinî değerlerin İtibar kazan ması, unutulması, dejenerasyonu veya hakim bir değer haline gelmesi toplum içi ve toplum dışı etkileşmelerin sonucu olarak ortaya çıkar.
Ancak, bugün asla inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır. O da, toplumumuzdaki kriz belirti lerinin başında gelen dinî değerlerin dejenerasyo nu ve çUrütülmesl olayında bir kaç asırdan beri sosyal ve kültürel baskısını hissettiğimiz Batı top lumlarının menfi etkisinin başlıca sabep duru munda bulunduğudur.
Denilebilir ki, şu bir kaç asır boyunca, zaman zaman şiddetlenerek esen Batı kültür fırtınası, toplumumuzda hakikaten büyük yaralar açmıştır. Be!kİ de kültür planındaki zayiatımız, askerî, si­yasî, ekonomik ve teknik alandaki zayiatımızdan fazla olmuştur...
Şu günlerde, Türkiye kendisini kurtarma ça basındadır. Zihinlerde, gönüllerde meydana gelen sarsıntıya son vermek, millî kültür hamlemizin İlk hedefi olmaktndır. İşte bu kültür uyanış ve hamlesinde, «Akaid» gibi klasiklerimiz, bizler? şaş maz Ölçüleri, doğrulan ve gerçekleri gösterecektir.
14
İSLAMI TANIMAK BÎR İHTİYAÇTIR
Türkler, tarih boyunca, İslâm'ın gücü olmuş lardır. İslâmiyet, Türklerin kabiliyetlerini en yük sek seviyeye çıkartmıştır. İslâmiyet, Türklerin kurtuluşları için daima bir hayat ideolojisi olmuş tur.
Bu İdeolojiden mahrum olan Türk boylan, Türklüklerini kaybetmişlerdir. Bulgarların, Macar ların ve Finlerin bugünkü durumu, bu hükmün doğruluğuna şahadet eder.
Gerçek bir mületsever için İslâmiyet, millet hayatının vazg3çilmez temelidir.
1400 seneden beri, milyonlarca insanın gaye si olmuş, ve zamanımızda dünyanın dörtte birini tesir sahasında tutmakta olan İslâm'ı bilmekten, kimse müstağni kalamaz.
Bugün, İslâm'ı tetkik ve bilmek, milletini se ven herkes için bir mecburiyet olmuştur.
AKİDENİN EHEMMİYETİ
«Akiden; insanın İnanması icabeden şeylerin tümüdür. İsîâm kültür ve medeniyetinin temelle ri, işte bu akideye dayanır.
Akîde, kâinat V3 hayat hakkındaki bilginin temelidir. İslâm kültürü ve hayat şekilleri İslâm akidesinin mahsulleridir.
Yıkılmak istenen İslâm medeniyetinin, önce akîdesi sarsılmış ve buna bağlı olarak da hayat te lâkkisi ve medcnivHi tahribe uğratılmıştır.
«Akniıl» İse; kelime olarak, akidenin çoftuhı olup «Akideler» mânânna gelir. Fakat İslâm ıstı lahında, triamî Wr İlmin Öw*l ipttii olarak kullanı lır, ve «tslâm Akaidin veya «Afarîd Hm!» denilir.
Î5
YABANCI KÜLTÜR ETKİLERİ KARŞISINDA İSLÂM AKAİDİ
İslâm'da, ilk defa sapık «Kaderiyye Mezhebi'» nl Mabed îbnü Halidi'l-Cühanî başlatmıştır. Mak-rizt'ye göre; bu sapık mezhebi Mabed'e telkin eden, İranlı Ebu Yunus Sensuye'dir.
Allah (C.C.)'ın sıfatlarını inkâr eden ilk şahıs da, Ca'd İbnü Dirhem'dir. İlk defa, «Kuran mah lûktur» iddiasını ortaya atan, «Kelâm sıfatı, Allah (C.C.) ile kaim değildir, ve Allah (C.C.), bir vech İle görülmez» diyen, Miracı inkâr eden şahıs da budur
Ca'd son Enıevî Halifesi Mervan'ın hocasısır. İbnü Asakir'e göre; Ca'd, bu sapık akideleri Beyari İbnü Sem'an'dan almıştır. Beyan, Gulat-ı Şia (Müfrit Şiiler) dandır. Hulûl'e vs İbahiye'ye ina­nır. Bilâhare peygamberlik iddia etmiştir. Fikirle rini, damadı Taalût'dan; Taalût da bu akideleri, Peygamber (S.A.V.)'e sihir yapan Yemenli bir Ya hudi (Lebid) 'den almıştır. (1)
îstitâat (kula verilen güç) ve insanın hürri yeti meselelerinde Geylân-ı Dımeşkî, Şam'da faali yette bulundu. Bu da, Ma'bed'in sapık mezhebi Kaderiyyeciliği ilerletti. «Kader, hayır ve şer, hep si kulun eseridir» derdi.
Allah'a (C.C.) gerek zatî, ger^k fiilî sıfatlar İs nadının tevhid akidesini İhlâl edeceği İddiasını ge-nİşletfp «her şeyin faili Allah (C.C.)'tır, ve fiiller zatının eseridir» diyerek İnsan İradesini İnkâr ile «Cebr» Mezhebi'ni İlk tesis eden de Cchm İbnü Safvan'dir.
(1) Îbnül-Kesir, El-Bidaye Ve'n-Nihaye. C. IX, s. 350.
16
îbnü Kesir, «Cehm'in Tirmizli, Semerkanth, hatta Hazerli olduğunu kaydedenler vardır» der
(2)
Îbnü'n-Nedîm ise, Hazarların İbranice yazı kullandıklarını söyler. (3) Bizans'da, VIII. asırda yapılan tazyikler "dolayısıyle Yahudiler, Hazar ül kesine sığınmışlar ve böyleca Hakan ile etrafı, Mu sevîliği kabul etmiştir. Ve Hazarlar, Müslümanla ra karşı Yahudileri himaye etmişlerdir.
Cehm'in, muhtemelen Hazarh olması ve yuka rıda zikredildiği- gibi, Hazarların, Yahudi kültürü nün tesirinde kalmaları ve Cebriyye'nin esasları nın gayri İslâmî oluşu hususları üzerinde ibretle düşünülmeğe değer.
Mücessime ve Kerramiyye'nin esaslannı ha zırlayan ise, Cehm ile dsvamlı mubahase eden/ Mukatil İbnü Süleyman'dır.
Vâsıl İbnü Ata ile eniştesi Arar îbnü Ubeyd, Hasan Basrî'den ayrılıp; «küfür ile îman ve Cen net ile Cehennem arasında bir menzile bulunüu-ğu»nu ileri sürerek Mutezile Mezhebini meydana getirmişlerdir.
Vâsıl İbnü Ata, Medine'de doğup Basra'da yerleşmiş ve itizal kelimesi, ilk defa bunun hak kında kullanılmıştır.
, Amr.İbnü Ubeyd'in dedesi Rebap ise, Hind büyüklerindendi. Bir rivayet3 göre; dedesinin adı Sübân; diğer rivayete göre Keysan'dır. Sahabeye şovenlerdendir. Tebbet Sûresini inkâr eder. (4)
Mûtezile'nin faaliysti, devlet tarafından hi-
(2) A.g.e., C. X, 27.
(3) İbnü'n-Nedim, Fihrist.
(4) lbnü'l-Kesir, a.g.e., C. X, s. 78.
Akaid — 2
17
İ
nıaye görmüş ve Abbasi Halifesi Me'mun zamanın da, her taraftan insanlar ve kitaplar getirtilerek «Beytü'l - Hİkme» (Bilgi Okulu) kurulmuştur. Bu kuruluş, Mutezile fikriyatını daha da geliştirmiş ve sistemleştirmiştir.
Bu okulun menşsi tetkik edilince görülür ki:
Meşhur Katolik Rahibi Timotheos, Hıristiyan misyonerlerinin faaliyeti esnasında Çin'e kadar gitmiş, sonra kendi rızası ile Abbasi Halifelerinin yanında kalmış, ondan sonra da, çok canlı felsefî tetkiklere, kendini vermiştir.
Sekizinci asrın ikinci yansında İS3, eski İran Tıp Mektebi olan «Gönde Şapur» okulu büyük bir şöhret kazandı.
Bu medrese, beşinci asırda Hükümdar Hüsrev Enuşirevan zamanında, Hıristiyan âlimlerinin hü cumu ile ilk defa canlı bir devir yaşamıştı.
Bu sefer, bu ilim muhitine Süryanî, iranlı ve Yunanlı âlimler gsliyor ve bu vasıta ile Hindis tan'la temas ediyorlardı.
Emevî Halifeleri zamanında «Gönde Şapur» yüksek medresesinin, o kadar kuvvetli bir faaliye ti vardı ki; başka hiç bir tıp medresesinin meyda na çıkmasına imkân ve lüzum kalmamış ve yal nız oradan bazı hekimlar tek başlarına Arabistan ve Suriye'ye kadar gitmişlerdi.
İlk defa, birinci Abbasi Halifeleri devrinde on lar, merkezlerini Bağdad'a naklettikleri zaman bu mektep, bütün İslâm âleminde çok fazla alâka uyandırdı.
H. Halife El-Mansur, 765 S3nesinde Gönde Şa pur hapishanesinin başhekimi olan Gewar&is bar Bohtiso {Corces bar Bahtişu) ile müşavere etti, onu Bağdad'a davet etti. Bahtişu ailesi, Bağdad'-
da üç asır kadar kaidı. Halifeler, kendi hekimlik lerini ve hususî kâtipliklerini bunlara tevdi ettiler.
Gönde Şapur mektebinde bu aileden başka, tıp ve felsefe ile meşgul olan ve tercümanlık ya pan, daha pek çok aile vardır. Bunlardan iyi tanı dığımız, dokuzuncu asır başlarında Bağdad'a mu­haceret etmiş olan Johana bar Masavih olup ora da bir lıastahane tesis etmiş ve Halife Me'mun'un emriyle bir de, mütercimler mektebi olan «Bey-tü'MiiKme»yi kurmuştur.
Halife Mütevekkil, bu mektebi ıslah etmiş, ye-nileştirmiş ve Huneyn'i onun reisliğine tayin et miştir.
İşte bu -mektep, o devirde, yabancı kültür isti lâsının da merkezi oldu. Yunanca, Hintçe ve İb-ranic^den, itikadı yıpratıcı ne kadar eser varsa tercüme edildi. Bunların tesiriyle de Mutezile, Mürcie, Kaderiyye, İbrahiyye, Batıniyye gibi sapık telakkiler kuvvetlendi ve yayıldı.
İşte, bu yabancı kültürlerin İslâm'ı yıkma gayretleri karşısında, İslâm'ın tertemiz inanç te mellerini ortaya koymak lüzumu, hissedilmiş, ve AKAÎD İLMİ doğmuştur.
19
ı
AKAİD İLMİNİN * ÎLK MÜMESSİLLERİNDEN BAZILARI
İMAM AZAM EBU HANÎFE
Ebu Hanîfe Nu'man îbnü Sabit, H. 80 (m. 699) senesinde Küfe'de doğmuş; tahsilini Medine, Basra ve Kûfe'da Ebu Amr Âmir eş-Şa'bî (720) ve sonra Hammad İbnü Süleyman'ın (737) yanla­rında yapmıştır.
' Fıkıh ilminden evvel kendini Akaid bahisleri ne ve kelâm mücadelelerine vermiş, mübehaseler-d3 temayüz etmişti.
Kendi ifadesine göre, yirmi defadan fazla Bas ra'ya gidip gelmiş, orada Haricîlerin îbadiyye, Sufriyye ve diğer şubelerine mensup sapıklarla ve Haseviyye mümessili eriyiş münakaşalarda bulun muştur. (5)
Ebu Hanîfe, Fıkıh'da; ibadet, muamelât, hu kuk ve ceza sistemlerinde Hanefîlerin imamıdır. Amelde mezhep sahibi dört büyük imamdan birin cisidir ve bu yüzden «imam Azam» unvanını al­mıştır.
Ebu Hanîfa Akald'de de EhM Sünnet'İn ilk
İmamıdır. Sonraki Akaid âlimlerinden pek çoğu,
Akald'de mezhep sahibi olan İmam Mütûrîdî ve
îmam Tahavî dahi onun yolunu takip etmişlerdir.
," Mâveraünnehir uleması ve bunlardan bilhassa
(5) Beyâdî, Îşaretü't-Meram. C. I, s. 59. 20
Ebu Mansur Mâtürİdî, onun Akaid'dekİ yolunu da ha ilerletmiş ve yaymışlardır. Mâtürîdî, onun koy duğu esasları ve müdafaa usulünü sistembştirmiş olduğu İçin Hanefîlere, itikadda «Mâtüridî» denil mektedir.
imam Azam, bütün İçtihatlarında çok dikkat li ve keskin görüş sahibidir. Delillerinde, ekseriya kitab'a (Kur'an) dayanır.
îslâm âleminde, yukanda temas edilsn, sapık fikirlerin ileri sürüldüğü sıradadır ki; Ebu Hanî fe, bütün bu muhtelif mezhep erbabına karşı Ehl-i Sünnet'i müdafaa ve bilhassa Kaderiyye ve Ceh-miyye'i red ve İslâm Akaidi'nİn esaslarını ilân ve izah İçin «El-FıkhnTl-Ekben> adlı eserini yazmış tır. Onun, Akaid bahsinde güttüğü yolu en İyi gös teren eseri, bu Fıkh-ı Ekber risalesidir.
Yine; «istitâat (insan gücü), insanın fiili İle beraberdir» fikrini savunmak ,hayır ve şer, kaza vs kader meselelerini açıklamak İçin «El-Fıkhu'l-Ebsat» risalesini; îman ve küfür, irca' ve vaîd me­selelerini izah için «Osman-ı Rüştiye» risalesini; Akaid ve feraizi hudutlarıyla beyan İçin «Vasiyet-İ Nükîrrû» risalesini; ve halk arasında çıkan muh telif meseleler hakkında Ehl-i Sünn3t akidesini göstermek İçin de, soru cevap şeklinde «El-Âlim ve'l-Müteallim» risalesini yazmıştır.
Ebu Hanîfe, İslâm esaslarına sımsıkı bağh rey ve kanaatleri dolayısıyla îslâm düşmanlarının hü cumuna uğramıştır. Bu hücumlar karşısında o, sa-deca İslâm'ın esaslarına sadık kalmış ve din düş manlarıyla Allah (C.C.)fm rızasına uygun bir mücadele yapmıştır.
İnsanları Hakka davet eden büyük mücahit ler, önce çevrelerinin anlayışsızlığına, sonra Hak
21
ı
ve din düşmanlarının fikrî ve fiilî tecavüzlerine maruz kalırlar. Hakkı ikame etmek vazifesi olan devletin de Hak düşmanları tarafından ele geçi rildiği hallerde, devlet, zulmün bir âleti olur. Ta­rihte bunun sayısız misalleri mevcuttur.
İmam Azam Ebu Hanîfe de, dini uğrunda, eziyetlerin en şiddetlisine maruz kalmıştır.
Allah (C.C.) ondan razı olsun.
Hocaları; Ebu Bekr Ahmed el-Cürcanî, Ebu Nasr cl-İyaz'dır.
İlmindeki genişlik ve kudretle, İIrn-i Tevhid'-dcki dirayet ve faziletiyle temayüz etmiş, bütün Ehl-i Sünnet'in itimadını kazanmış V3 «Imamü'l-Müirkclliınîn» (Kelâmcilarm İmamı) unvanını hakkıyla almıştır.
Allah (C.C.) ondan razı olsun.
EBU MANSUR MÂTÜRİDÎ
Muhteşem İslâm binasının temellerine her türlü ta'arruzun yapıldığı bir devirde İslâm'ı Al lah' (C.C.) m emrettiği şekilde ilân ve izah eden müstesna ve mücahid âlimlerdendir.
İmam Mâtürîdînin çalışmaları, İslâm'a ya-bantS, kâfirâne telâkkilerin din3 sokulmak isten diği bir devirde olmuştur. İslâm'a karşı kâfirlerin taarruzları çeşitli şekillerde olmuştur. İslâm ha yat düzeninin ve telâkkilerinin temelini teşkil eden İslâm Akidesi, her devirde kâfirlerin taarru zuna uğramıştır. Bu 'taarruzlar, kendilerini ilmî, ahlâkî, felsefî ve mistik perdeler arkasına sakla­mışlardır. Fakat, tarih boyunca bu taarruzîarm gayesi, sadece, İslâmiyet! yok etmek olmuştur. Müslümanlar arasında ayrılmalara sebep oîan iti-kad fırkaları da, kâfirlerin psikolojik vs kültürel tecavüzlerinin bir şeklidir.
İmam Mâtürîdî'nin çalışmaları ve eserleri, bu tecavüzlerin tam bir cevabıdır.
İmam Mâtürîdî, Semerkant'da Mâtürîd deni-ten bir mahallede dünyaya gelmiş, H. 333 (M. 944) tarihinde yine Semerkant'da vefaf~etmlitir.
22
ÖMHR NESEFÎ
Akaİd'de, İmam Mâtürîdî'nin yolunu takip edenlerin en meşhurlarından birisi, İbnü Muham med Ebu Haf.s Necmüddin Ömer En-Nesefî'dir. Ömer Nesefî, Hicrî 461 tarihinde Nesef'de doğmuş, 537 tarihinde Semerkant'da vefat etmiştir.
Ömer Nesefî, çok meşhur bir Hanefî fakîhidlr. Tefpir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usulü Fıkıh, Belagat ve Tarih ilimlerinde büyük bir ihtisası vardı. Fı kıh ilmini Ebu'l Yüsr Muhammed Pezdevî'den oku muştur. Malûmatının çokluğundan ve ilminin her tarafa yayılmasından dolayı, Ömer Nesefî'ye, «Müfti's-Sekaleyn» (İns ve Cinnin müftisi) unva nı verilmiştir.
Rivayete göre, yüze yakın -eseri vardır. Eser lerinden bazıları şunlardır: «Et-Teysîr fi't-Tefsir», «Kl-IVÎanzfmıc»; hadise ve fıkıha dairdir. «Kitabıi'l-MfevAkît», «Tılbctü't-Talcbc»; fıkıh ıstılahlarına dairdir. «Tarîh-u Buhara», «Kitabu'1-Kand fî ule-mâl Scmerkand» ve yirmi ciltlik «E!-îş'âr bi'l-Muhtarİ mine'l-Eş'âm.
Ederlerinin en meşhurlarından birisi de «Aka-Id» risalesidir. Bu eser, İslâm kültür müesseseleri-
23
nin müstesna bir metni olmuştur. Osmanlı med reselerinde ve İslâm âleminin muhtelif yerlerinde d rs kitabı olarak okutulmuş, gerçek bir İslâm kla siğidir. Halen El-Ezher üniversitesinde «Ilmü Ke lâm» kitabı olarak okutulmaktadır.
incelememizin esasım, Ömer Nesefî'nin bu «Akaid» risalesi teşkil etmektedir. Risale, yeni bir tertibe konulmuş, Nesefî'nin risalesinden alman kısımlar «italik» harflerle yazılarak diğer şerh ve izahlardan ayrılmıştır. Teftazanı'nin şerhinden de kısmen istifade edilmekle beraber, çoğu şerh ve İzahlar, İslâm kültürünün diğer mutebsr kaynak larına müracaat edilerek yeniden yapılmıştır.
BİRİNCİ BÖLÜM
islam'ın Varlık Telâkkisi
ı
i İ
İSLAM'DA KAİNAT GERÇEĞİ
«İslâm'a göre, eşyanın varlığı bir realitedir. Ve ilim, bu eşya reali tesine nüfuz eder.»
Bu hüküm, beşer aklım daima msşgul eden şu İki ana meseleyi hallediyor:
A) İçinde yaşadığımız şu dünya ve eşya, ger çekten var mıdır? Kâinatın varlığı, bir hakikat mı dır? Dinin temel akidesi olan, «Allah'ın varlığı» prensibi, gaybe inanış demektir. İnancımız; «gözü müzle görmediğimiz gerçeklerin varlığını kabul» esasına dayanmaktadır. Allah, Melek, Ahiret inançları, gözle görülmeyen gerçeklerin kabulü de mektir. Bu inanç; maddeyi, kâinatı ve hayatı nor mal olarak tetkik eden insanın kabulüdür. Ktlr'-an'da bunun misailerini görürüz. Hz. İbrahim'in; güneşin, ayın vs yıldızların hareketlerine bakıp, her birinin gözden kaybolduğunu görünce; rolan, kaybolan ve sonu olan şeylerin yaratıcı olmayıp, yaradık olduklarım idrak etmesi ve ezelî, ebedî, kâinatın yaratıcısı olan Allah'a iman etmesi, kâi nat gerçeğimden imnnn varıl olusun açık önr-ftirtir. İslâm'ın tavsiya ettiği iman: kâinat varlısının tet kiki ve müşahedesi neticesinde fertte hasıl olan imandır.
■rŞüphcsi?:, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar
27
şeyleri denizde akıt tıp taşıyian o gemilerde, Allah'ın yukarıdan indirip onunla yer yüzünü, ölümünden son ra diriiıtiği suda, deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında, gökle yer arasında (Hakkın emrine) bo yun eğmiş olan rüzgârları ve buludan evirip çevirme sinde, aklı ile düşünen bir kavm için nice âyet (ve alâ met) lcr vardır.» (1)
«De ki: «Göklerde ve yerde neler var, bakın.» iFa-kat) bunca âyetler (ibretler). İnzarlar, iman etmeye cekler güruhuna fayda vermez.» (2)
KÂİNAT VE TÂBİ OLDUĞU NİZAM
Müşahede edilen ve edilmeyen kısımları ile, Kâinatın varlığı, bir nizam içinde devam eder. İn san, ilk bakışta, etrafını çevreleyen canlı varlık ve madde dünyasında bazı tesbitlerde bulunur. Gü neş, güneş sisteminin kuruluşundan beri aynı ha reketi tekrar etmektedir. Daima gündüzleri gece ler takip etmekte ve bu hal aksamadan devam etmektedir. Mevsimler, aynı intizam içinde birbir lerini kovalamaktadır. Her mevsim, kendine matı? sus şartlan da beraberinde getirmektedir.
Kâinat ve insan, değişmeyen bir kanuna ta bidirler ki, bu kanun; «yaratılma, devam etme ve yokolma» kanunudur.
Canlı varlıklardan insan; ideolojik bir yapıya da sahip olduğu için, biyolojik hayatının bitmesi ne rağmen yeni bir hayatın namzedidir. Bu ha yat, biyolojik hayatın devamı esnasında yapılan davranışların tam bir muhakemesinin yapılmasın dan ronra kat'î şeklini alır.
Şu hald3, madde ve canlı varlık —insan biyo-
(1> El-Bakara Sûresi, âyet. 146. (2) Yunus Sûresi, âyet. 101.
28
lojik yapısı dahil— yaratılma, devam etme vejok edilme geçitlerinden geçer. Maddenin ve canlı varlığın uyduğu ilk kanun budur.
Ayrıca insan, canlı varlık ve madde âleminde de bir intizam görür. Gece, gündüzü takip etmek tedir. Mevsimler birbirini kovalamaktadır. Dünya ve güneşin kendilerine mahsus hareketleri, dur maksızın devam etmektedir. Canlı varlık için ha yat bitince, canlının organizmasını teşkil eden var tan cansız varlık doğmaktadır. Madde ise, ilmin izah edemediği bir şekilde, canlı varlığın dokusu nu teşkil etmektedir. Böylece, canlı varlıktan mad deye, maddeden canlı varlığa gidiş ve dönüşler, tam bir intizam içinde tekrarlantp durmaktadır.
Madde ve canlı varlık, hareketlerinde tam bir intizam göstermektedir. Gündüz ve gece, dünya nın, kendi etrafında dönüşünün neticeleri olarak vücut bulmaktadır. Mevsimler, dünyanın, güneş etrafında dönmesinin sonucu olmaktadır. Dünya, binlerce seneden beri güneşe intizamlı bir şekilde yaklaşıyor ve uzaklaşıyor; güneş sistemini meyda na gatiren diğer gezegenler de aynı hareketleri yapıyorlar. Kendilerinin ve sistemlerinin merkezi etrafında dönüyorlar. Bu dönüşler, bazı küreler üzerinde yaşayan canlılarda hayatî tesirler mey dana getiriyor.
Hülasa; kâinatta seyyarelerin haraketi, canlı varlığın maddeye; maddenin canlı varlığa dönüş mesi, kâinatın büyük bir intizam içinde hareket ettiğini gösterir.
29
KÂİNAT HAKKINDA YANLIŞ TELÂKKİLER
İmana vasıl oluş, hayat ve kâinat gerçeğini tetkik etmeğe bağlıdır. Eğer «kâinat bir gerçek değildir» denirse; imana vasıl oluşun birinci ve te mel basamağı kaybolur. Görünen realiteyi kabul etmeyen düşünüş, müşahede edilemeyen gerçeği kabul edemez. îlmin mevzuu olan eşya inkâr edi lirse, ilim inkâr edilir; ilim inkâr edilince de iman yıkılır.
Eşya realitesinin inkârı, Yunan Felsafesinds temellerini bulur:
Heraklit, eşyanın varlık şeklindeki tasavvuru nu yanlış addeder. Zenon'a göre ise, hiç bir şey yoktur. Eşya gerçeğinin inkârı, eski Yunan'dan zamanımıza kadar intikal etmiştir.
Birinci mesele ise, eşya gerçeğinin insan ta rafından bilinip bilinemeyeceğidir.
«Eşyanın var olduğunu veya mevcut olmadı-ğmt anlayamayız» diyenler, Septiklerdir. Bunlar, eşyanın mevcudiystinin, insan tarafından idrak edilemiyeceğini iddia ederler. Bir kısmı, «eşyaıım varlığı, insanın tasavvuruna bağlıdır» derken; di ğer kısmı, eşya realitesini ne tasdik, ne de inkâr edarler.
Dünya tarihinin başlangıcından beri, insan lar, kâinatı izaha teşebbüs etmişlerdir.
Kâinatı rasyonel izahın ilk denemeleri, Yu nan'da başlar. Hind, İran ve Mısır telâkkileri, Yu-
30
nan felsefî düşüncesine değişik nlsbette tesir eder ve Yunan'da kâinatı izah denemesi başlar. Yunan felsefesi, kâinatın İzahında, bir «İlk Sebep» ara maya koyulur. Böylece, kâinatın ilk sebebi olarak «îde», «Madde», «İrade» gibi mefhumlar gösteri lir. Bu durum, bütün felsefî münakaşaların teme lini teşkil eder. Felsefe, kâinattan ayrı bir varlığa malik, kadir ve fail olan Allah telâkkisini redde derek, kâinatı bir ilk prensiple izaha çalışır. Bu izah, monist bir karakter alınca, kâinatı fikir ve ya madde ile izahın garipliklerine düşülür.
Felsefe sahasındaki bütün kavgalar, bu nok tada düğümlenir. Kâinatı bir .sebebe irca temayü lü, materyalistler ve ruhçular arasında kavga ha line gelir.
Ruhçu görüş, kâinatın maddî varlığını bir ha yal olarak kabul eder. Görübn ve var olan kâina tı, İde'nin gölgesi diye vehmeder. Ruhçu görüş, realiteyi hayal olarak vasıflandırır.
Sistemli ifadesini Platon'da bulan bu görüş, orta çağlarda «Yeni Eflatunculuk» şeklinde yaşar. Onsekizinci asırdan zamanımıza kadar bazı filo zoflarda, bu görüşü ihya gayreti görülür.
Aynı görüş, İslâm âleminde de ihtilâflara yol açan bir şîkiî alır. Ruhçu Panteizm, Batınî telâk kilerin kâinat görüşü şeklinde belirir, Yeni Eflâ-tuncu görüşler Farabî, îbn Sîna, İbn Rüşd ka-naliyle, Aristo'nun şerhleri ve Kabbala'nın tesir lerini muhtevi olarak etkilerini artırır.
Bu telâkkiler, başka bir kanaldan da müessir olmakta devam edsrler. Bu paha, mistisizmedir. Bazı mistiklere İzafe edilen eserlerde, İdealist ve ya Materyalist Panteizm, en sarih şeklini alır. Böy-
31
ı
tece, İslâmi bir maske altında saklanan fslsefe te lâkkileri, tahribatlarına devam ederler.
Bu tahribata karşı, İslâm âleminin muhtelif yerlerinde, devir devir reaksiyonlar zuhur eder. İs lâm'ın bulandırılmadan yaşanmasını temin gaye sini güdan bu cereyanlar, «Ehl-i Sünnet» reaksi­yonlarıdır.
Kâinatın «İde» ile izahının karşısında, felse fe sahasında, materyalizm boy gösterir. Materya lizm, kâinatı vücuda getiren ilk sebebin, madde olduğu kanaatindedir. «Madde, kendi kendine vü cut vermektedir» derler. Bu hal ise açık bir hata dır.
Akıl, bir eserin, kendi dışında bir sebep neti cesinde doğduğunu kabul eder. Bir netice, kendini doğuran bir sebebin mahsulü olabilir. Bir sebe bin, kendi ksndini doğurması mümkün değildir. Yani yağmur, kendiliğinden yağmaz. Güneş, ken diliğinden ışık vermez. Organizma kendiliğinden hareket etmez. Cisim, kendiliğinden harekete geç-msz.
Fiziğin ilk prsnsiplerinden biri, bir cismin ha rekete geçmesi için, bu cisme dıştan bir kuvvetin tatbik edilmesi gerektiğidir. Kâinat ise, çok kü çük ve çok büyük parçacıkları ile, tam ahenkli bir hareket içindedir. Bu duruma göre; bir canlı varlığın veya maddenin hayatını temin eden ha reket, kâinat manzumesinin dışında bir kuvvete zarurî olarak muhtaçtır. Bu kuvvet, madde veya onun türevleri olamaz. Zira madde, hareket için, kendi dışında bir kuvvete muhtaçtır. Kuvvet mev-zuunun, kuvvetin İlk kaynağı olması muhaldir.
Şu hale göre; hareket için kendi dışında bir kuvvete muhtaç olan madde, kâinatın ilk prensi-
32
bi olamaz. Kâinat, kuvvetin tatbik edildiği vex tahrik edildiği muazzam bir makineye benzer. Kâinatı harekete geçiren ve onu bir arada tutan dışında bir kuvvete muhtaçtır.
Madde, ne kendini yaratmaya, ne de yok et meye muktedir değildir. Maddenin, tahayyül öte si küçük parçacıklarını bir arada tutan ve hare keti Dndiren kudrete, madde boyun eğmiştir.
Materyalistler, maddeyi tam bir tahlile tâbi tutmadıklarından, onu kâinatın ilk sebebi zan nettiler. Materyalizmin tarihi, şunu isbatlar: Materyalizm, ilmin değil; vehmin eseridir. Mad de hakkında tam bir bilginin hasıl olmasına im kân olmayan devirlerden beri materyalizm var dır. En basit müşahede ve deney usullerinin bili nebildiği ilk çağlarda materyalizm, hiç bir ilmî temele dayanmıyordu. Materyalizm, sadece, ma teryalist filozofların zihin çarpıklıklarının ve in san zaafının bir nsticesi olarak mevcut olabildi.
Avrupa'da, Hıristiyanlığın kurduğu ve da yandığı ruhçuluk yıkılınca; ruhçuluğun ikiz ve negatif kardeşi olan materyalizm hortladı. Ve bir Üim kılığına girmeyi becerebildi.
İlimlerin metodu olan, kâinat ve hayat ka nunları hakkında toplu ve sistemli bir fikir de mek olan felsefede ruhçuluk yıkılınca; Avrupa'da başka bir sistem bulunmadığından, materyalizm liderliğe geçti. Böylece, ilimlerin metodu, hayat ve kâinatın izahı materyalistleşti.
îsiâm dünyasında ise; saadet zamanının İs lâm düşünce ve hayatı, uzun darbslerln sonunda kuvvetten düşmüştü. Hıristiyan, Yahudi ve müş rik kuvvetlerin, asırlardan beri yaptıkları dinî,
Akaid — 3
33
ı
fikrî ve askerî hücumların aracılığı ile çökmeye başlayan İslâm düşüncesi; ilimlere metod, kâinat ve hayatı izah, insanlığa fikrî ve manevî lidsrlifc vasıflarında durgunluk ve hareketsizlik çağına gelmişti. Bu sebepten, ne kendisini ne Avrupa'yı, ne de dünyayı kurtarmak hizmetini deruhte ede meyecek halde bulunuyordu.
. Halbuki, elde tahriften âzâde bir kitap bulu nuyordu. İnsanlığın kurtuluş yolunun tek orijini olan bu kitabın, yeniden hayatı yorumlaması bek leniyordu. Ne yazık ki, Osmanlı Devlet Teşkilâtı ile bsraber bütün kültür müesseseleri, bunu başa rabilecek takatten düşmüşlerdi.
Gaye yönünden vuzuhunu kaybeden tefekkü rümüz, vasıtaları bakımından da eksikt^. Kâinat ve hayatı izaha, kâinatın kuvvetlerini ulvî gayesi ne vasıta yapmaya yönelmesi gereken düşünce, he defini kaybstmiştİ.
Ayrıca, mücerret akılcılık, diğer ilim kaynak ve metodlarını tasfiye etmişti.
Bu şartlar altında, Osmanlı İdeolojisinin, Av rupa'ya ve dünyaya rehberlik etmek imkânı kal mıyordu. Bunun neticesi olarak; kâinat ve hayatı İzah ve onu zaptetmek ihtirası ila dolu Avrupa kuvvetleri tarafından yumulması mukadderdi. Çünkü, Osmanlı İdeolojisi çökmüştü.
Felsefenin kıskacı altında, ruhçuluk ve mad decilik ifrattan arasında, dtinva bocalamaktadır. Bu iki fikrin ortak hatası, kâlnntı ilk sebebe irca etmek gafletidir. Kâinatı YOKTAN var eden, onu dsvam ettiren ve yok edecek olan kudretin Allah olduğunu idrak etmemektir. Bütün bir dünvayı «tadan haline getiren, iste bu iki sakat akidedir.
İşte, bu sapık telâkkiler karşısında İslâm bil-
ı
gl esası eşyanın var ve onun mevcudiyetinin in sanlar için bedahet derecesinde bilinen bir husus olduğunu ifade ediyor.
İSLAM'DA ÂLEM TELÂKKİSİ
«Âlem, bütün kısımlanyUt son radan yaratılmıştır. Âlem, yoktan varedilmiştir ve zamanı gelince yok olacaktır.»
Kâinatın, kendi kendine Var olduğuna inan mak, yani maddenin öncesiz ve sonrasız olarak var olduğuna İnanmak, küfürdür. Bu telâkki, maddeya AUahlık sıfatlarını yakıştırmaktır. Eski Yunan ve zamanımız materyalistleri bu kanaat tedirler.
Kâinatın ezelî ve ebedî bir varlık olduğunu iddia eden bu materyalist görüşler, hakikatle ça tışma halindedir ve gerçek ilim tarafından yalan lanmaktadır.
İslâm'a görs; kâinat, ne sübjektif İde (yani ferdin hayali); ne de objektif ide (yani isandan önce mevcut olan ideler âlemi) değildir. Kâinat, objektif olarak varolan, sınırlı bir varlıktır. însan beyninin İcat ettiği bir varlık değildir. İnsandan evvel ve insandan müstakil olarak vardır.
Kâinatta görülen sonsuz intizam ve ahenk, ancak, sonsuz bir İradenin kudretiyle mümkün dür. Kâinatın devamı İçin gerekli olan bu kud ret, bir an verilmezse kâinat binası yıkılır. Aza metle duran dağlar, taşlar, atılmış pamuk gibi olur. Güneş, ılığını veremez olur. Sema, kâğıt
35
parçası gibi dürülür. Bu, kâinatın sonudur. Bu akıbet, bizim bilemediğimiz bir zamanda kâinatın yaratıcısı olan Allah'ın kudretiyle gerçekleşecek tir.
Şu halde; kâinat, Allah (C.C.) tarafından ve yoktan varedilmiştir. Yine, Allah (C.C. ) tarafın dan tayin edilmiş bir vakte kadar devam edecek tir. Zamanı gelince kâinat binası yıkılacaktır.
«O halde âlem ayan ve arazdır.
Ayan; zatıyîa kaim olan şeydir. Ya mürekkep olur ki, cisimdir. Ya hut, cevher gibi, gayri mürekkep olur ki, bölünmez en küçük parçadır.
Araz; renkler, (kımıldama, dur ma, birleşme ve aynlmaâan ibaret olan) kevnler, tadlar, kokular gibi kendi zatıyla kaim olmayan; cisim lerde ve cevherlerde sonradan olan şeydtr.»
İKİNCİ BÖLÜM
İslâm'ın Bilgi Telakkisi
I
İSLÂM'DA BİLGİ KAYNAKLARI
«Yaratıklar için ilim kaynakla rı üçtür :
1 — Selim Hisler (Beş duyu): Bunlar; işitmek, görmek, koklamak, tatmak dokunmaktır. Bu beş duyu, fonksiyonlarının icabettirdiği hissi duyarlar.»
Hiss-i selim, bilginin kaynaklarından biri olarak zikredilmiştir. Bu husus, «islâm Bilgi Esas-lannnın, tecrübe ve müşahedeyi bir metod olarak kabul ettiğini gösterir. Bütün ilim dallarında, beş duyu vasıtasıyla kavranan gerçek, ilmin mevzuu dur.
İnsanın ilk bilgi vasıtası, elbette duygu va-hayatı bu vasıtalarla bilebiliriz. Ancak, duygu va sıtalarımızın duyarlığı, kâinatta normal yaşama mızı temin edecek şekilde ayarlanmıştır.
Gözlerimiz, muayyen dalga boyundaki ışık demetini alabilmekte ve dünya, bize berrak ha liyle görülmektedir. Eğer bu ayar bozulmuş ol saydı, meselâ enfraruj ışınlarını alabilseydik, dün ya acaîp bir bombelik içinde gözükecekti.
Kulağımız da, muayyen frekanstaki sesleri alabilir. Bu hududun alt ve üstündeki sasleri du-yamayız.
Duygu vasıtalarımızdan olan cildimiz için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Beyaz ışığı vücudumuz
39
hissedebilmekte, fakat kozmik şualar vücudu baş tan başa geçtikleri halde onları hissedememekte-yiz.
Misâlbri çoğaltmak mümkündür. Şu halde, duygu organlarımızın duyarlık derecesi mahdut tur. Tıpkı bir makinenin taşıyabileceği yükün, bir telin geçirebileceği elektrik yükünün mahdut olduğu gibi.
Buna göre, duygu organlarımızla alınabile cek bilgiler de mahdut olacaktır.
AKIL NEDİR?
«2 — Akıl: Akıl ile ilk bakışta hasıl olan bilgi zarurî bilgidir. Bir şeyin tamamının, parçasından bü yük olduğunu bilmek gibi.
İstidlâlen sab'.t olan ilim ise, ik-tisabtdir.n
Akıl, insanı öteki canlı varlıklardan ayıran özelliklerin en önemlilerinden birisidir. Aklın ma hiyetini bilemeyiz. Ancak, onun yaşayışımızdaki tesirlerini bilebiliriz. Bu bakımdan, aklın tarifi konusunda ihtilâflar vardır:
Filozoflara göre, «akıl latif bir cevherdir. Bil gilerimizin doğru veya yanlış oldukları, bu cev herle aysrdedüir.» Fakat, bu tarif doğru değildir. Çünkü; eğer akıl cevher olsa idi, onun kendi ba­şına ve aklın sahibi olan insan mevcut olmadan da, var olması gerekirdi. Böylece bir durum ise, ba tıldır.
Bazıları da; «Aklın mânâsı ilimdir. Araların da fark yoktur. Meselâ; Vu şey biliniyor' demekle,
40
'şu şey »kla uygundur* demek aynıdır» demişler dir.
Hakikatte, bu fikir de yanlıştır. Zira Allah
(C.C), ilim ile vasıflanabilir, ama Allah'a akıl sı fatı verilemez. Yani, Allah'a, âlim denilebilir; fa kat âkil denilemez. Bazı kereler aklın ilim mânâ-emda kullanılması umuma teşmil edilemez.
Bazı alimler d3, aklı şöyle tarif etmişlerdir:
«Akıl, insanda bulunması gerekli olan bir kuv vettir, însan bu kudretle eşyayı idrak eder. Kendi sinde bu kuvvet mevcut olduğu için de, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmek, insan üzerine bir va zife olur.»
Şeyh Pezdevî, İmam Bakıllanî, Şemsü'1-Eim-me ve bilumum Eş'arî âlimlerinin, akıl hakkında ki görüşleri İse şudur:
Akıl bir nurdur. Bu nur ile, hakikate varma nın yoîu, din ve dünya meseleleri aydınlığa kavu şur. Göz, nasıl, görülen şeyleri ışık, sayssinde İd rak edebiliyorsa; insanın kalbi de, aklın nuru ile
idrak eder.
Bir insanda akim mevcut olup olmadığı, İyi ve kötü olan şeylerden birini seçmesi ile belli olur. Şöyle ki: İnsan neticesi iyi olacak bir işi yapar; sonu kötüye varacak bîr işi de terkeder. Bir işi yapmak veya terketmek ise, iki maksatla olur. Gaye, ya hayır, menfaat ve iyi netice elde etnik tir; yahut da, hayvanlarda olduğu gibi, hcchangl haklı bir sebep yoktur. Akıl ise, hayn, faydalı ola nı ve iyi akıbeti seçer. Buradan çıkaracağımız ne tice şudur ki; yapılan işin hayır ve iyi netica üze rine bina edilmiş olması, bu İşi yapan kimsede ak lın mevcut olduğunu gösterir.
Akıl, insanın yaratılışında bilfiil mevcut de-
41
ğildir. Yeni doğan çocuk, mutlak mânâda akla sa hip olmadığı gibi, akıllı hareketlerde de bulun maz. Nitekim şu âyet-i kerims bu hükmü doğru lamaktadır:
«Allah, sizi analarınızın karnından, kendiniz hiç bir şey bilmiyorkcn çıkardı. Size şükredesiniz diye kulaklar, gözler, gönüller verdi. Tâ ki şükredesi niz.» (1)
Fakat, çocukta aklın mevcudiyetine istidat vardır. Bu istidada «Bilkuvve akıl», veya «tabiî akıl» denir. Akıl insanda azar azar ve yavaş yavaş ortaya çıkarak mükemmel hale gelir. Buna da Kmüstcfâd», yani «kâmil akıl» adı verilir. İnsan daki akıl, kemal derecesin3 çıkmazdan evvel, ek-r.iktir. Nitekim, çocuklardaki akıl böyledir. Akıl, zamanla gelişir ve meydana çıkar. Akıl, herkeste eşit seviyede olmayıp, kiminde az, kiminde İse bi raz daha fazla olarak yaratılmıştır. Zamanla ge-Iiş:n bu aklın bölümlerinin, nasıl ve ne zaman mükemmel hale geldiğini bilebilmek zordur. İn sanoğlunun bilgisi, bunu anlamaya kâfi gelmez. Aklın hakikatini ve kemal derecesini ancak Allah (C.C.) bilir. Cenâb-ı Hak, bizim bu husustaki bil gimizi kolaylaştırmak için, akim zahirî sebebi olan bulûğ çağma gelmeyi, akim mükemmel ha-İ2 geldiğinin işareti • olarak bildirmiştir. Dinin emir ve yasaklarına uyma mecburiyeti de, âkıl-bâliğ olanlar için konulmuştur. Gerçekten de, ak lın gelişmesi bulûğ çağında olmaktadır. Çünkü, nefr.in kuvvetleri ve bu arada akıl, İnsan bünye-r.inln olgunlaşması ile beraber mükemmel hale gelirler.
AKLIN MAHALLİ NEDİR?
(1) F.n-NaJıl Sûresi, âyet, 73. 42
Aklın nerede bulunduğu meselesinde de çe şitli fikirler ortaya atılmıştır:
Âlimlerden bazılarına göre; akıl, dimağda; aklın nuru ise kalptedir. Gözle görülemeyen şey leri idrak eden, işte bu aklın nurudur. Kâmil akıl, sahibini, dünyada buhran ve rezillikten, ahirette ise pişmanlıktan kurtarır.
Bir kısım bilginler de; «Akıl, ruhların; ruh lar da bedenlerin hayatıdır» derler.
Hz. Ali (R.A.), kendisine aklın mahalli so rulduğunda, filozofların tslâkkilerinin tam aksine olarak şöyle demiştir: «Aklın yeri kalptir. Ziyası ise dimağdadır.» İslâm âlimlerine göre, doğru olan
da budur.
Şu da bilinmelidir ki; AUahü Teâîâ, melek lere yalnızca akıl vermiş, şehvet vermemiştir. Hayvanlara da şehvet vermiş, akıl vermemiştir. İnsanlara ise hsm akıl, hem de şehvet vermiş tir. Bu sebeple, aklı şehvetine hâkim olan kim se,- meleklerden daha üstündür. Şehveti aklına hâ kim olan insan ise, hayvanlar mertebesinde, hat--ta onlardan daha aşağıdır.
AKIL, GÜZELt VE ÇİRKİNİ BİLEBİLİR Mİ? Dinin emrattiğl şeylerde bir güzellik; yasak ettiği şeylerde de bir çirkinlik sıfatının bulunma sı gerekir. Aksini düşünmek, Allah'ın sıfatlarına aykırıdır. Zira, dinî hükümlerde emredici ve ya saklayıcı olan, bizzat AUahü Tsâlâdır. Allah'ın, çirkini emretmesi, güzeli de yasak etmesi gibi bir durum düşünülemez.
Bir şeyin güzel veya çirkin olduğu hükmü, Üç sebepten dolayı verilebilir:
43
ı
1. Bir şey, insanın yaratılışına uygun ve hoş gelir., yahut insana nsfret verir. Sevinç ve keder, acı ve tatlı, böyledirler.
2. Bir şey, ya mükemmeldir; veya noksandır. İlim ve cehalet gibi.
3. Bir şey, ya dünyada takdir ile karşılanır ve ahirette sevap kazandırır, yahut da dünyada kö*ü görülür ve ahirette d3 azaba sebep olur. İba det etmek ve günah işlemek, böyledir.
Birinci" ve ikinci bölümlerde zikredilen güzel ve çirkin olan şeyler, aklî olup hilâfsız akıl ile bi linebilirler. Üçüncü kısmın akıl tarafından bili nip bilinemeyeceği konusu ise akaid mezhepleri arasında tartışma sebebi olmuştur. Bu hususta ki görüşler şunlardır:
1 — Mutezilenin Görüşü:
Mutezileye göre, iyilik ve kötülüğe hâkim olan, akıldır. Bir şeyin iyi mi, yoksa kötü mü ol duğu, akıl İls bilinir. Bunun için nakle, yani ki tap ve sünnet gibi dinî delillere lüzum yoktur. Al lah'ın, iyiliği yaratması, aklen şarttır. Aklın yap tığı şey güzel; terkettİğİ şey de kötü demektir. Aklın güzel gördüğü şeyler farz; çirkin gördüğü şeyler ise haramdır. Msselâ akıl; Allah (C.C.)*i ilâh, nefsini de kul olarak bilmeyi; ihsanda bulu nan kimseye teşekkür etmeyi; suda boğulmakta veya ateşte yanmakta olan bir kimseyi kurtar mayı güzel gördüğü için bütün bu fiiller farzdır. Bunların zıddı İse, aklen kötü oldukları için ha ramdırlar.
Bu mezhebe göre, dinî delillerin, bir şeyi farz kılma veya haram etme kudreti yoktur. Farz veya haram olma meselesinde, dinî deliller sadece bi rer emaredirler. Çünkü, dinî delillere nssh (hü-
44
kümden kaldırma) ve tebdil (hükmünü değiştir me) arız olabilir. Akıl ise, bizzat ve her şeyi farz veya haram kılar. Aklın koyduğu hükümlerde nesh vs tebdil olamaz. Binaenaleyh, dinî deliller, farz ve haram olan şeyleri bildirmemiş olsalar bi le, akıl, nslerin farz ve nelerin de haram olacağı na hükmederdi. Bir şeyin farz veya haram olma keyfiyeti, dinî deliller3 dayanmaz. Farz kılma ve haram etme hususunda akıl, şer'î delillerden üs tündür.
Yine Mutezile; aklın idrak edemediği, hak kında iyi veya kötü hükmü veremediği konularda bil 3 dinî delillerin hüküm vermesini kabul et mezler. Bu sebepten, ahirette Allahü Teâlâ'nm görüleceği meselesini inkâr ederler. Halbuki, ahi-rette Allah'ın görüleceği hususunda âyst ve ha disler vardır. Fakat akıl, Allahü Teâlâ'yı görme yi kabul etmediği için Mutezile de, «Allah görüle-mnz» demektedir. Bu hususta İleri sürdükleri aklî delil da şudur:
«Görülen bîr şeyin bir yönde ve bir mekânda, bir cisim ve şekil olarak gözükmesi lâzımdır. Bunlar ise, Allah'ın vasıflarına aykırıdır. Dolayisıyle akıl, Allah'ın görüleceği meselesini kabul etmez.»
Mutezile, «günah» ve «küfür» gibi şevlerin. Allah'ın İradesi ile olacağını da kabul etmez. Bu gibi çirkinlikleri Allah'ın iradesine izafe akıllı kimselerce kötü görüleceğini; her şeyin Allah'ın iradesi ile olacağı hakkında âyet, hadis ve dînî hüküm bulunmayacağını iddia ederler.
Aynı zamanda bunlar; bir İnsanın îman et meye ve dinin hükümlerine uymaya mecbur ola-
45
bilmssi için, sadece akıllı olmasını şart koşarlar. Yani: «Ferde bu vazifeleri yükleyen, yalnız başı na, fertte bulunan akıldır. Akıl, şe^î delillerden üstündür: İman ve teklif, akıl sahibi olanlara te­veccüh eder. Buna göre; bir kimse, büyük olsun, küçük olsun, eğer akıllı ise iman etmesi lâzım dır. Bu hususta hiç bir mazeret kabul edilmez. Akıllı olan çocuğun da iman etmesi farzdır. Bir dağın başında yetişmiş, kendisine davet ulaşama mış ve dinin sesini duymamış olan bir kimse, ak lı olduğu halde, iman etmeden ölürse cehenneme gider. Çünkü bu kimsede, iman etmesini zorunlu kılacak olan akıl mevcuttur.» derler.
Aklı başlı başına bir delil, emir ve yasakların mucip sebebi olarak kabul eden Mutezile, iddiala rına delil olarak, Hz. İbrahim'in, babasına ve kav mine karşı söylediklerini belirten şu âyet-i keri­meyi gösterir:
«Bir zaman îbrahim, atası Azere 'Sen putlan Tan rı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum* demişti.» (21
Bu söz henüz Hz. İbrahim'e vahiy gelmeden söylenmişti. Akıl bir delil olmasa idi; İnsanlar Al lah'ı bilmemekte mazur sayılırlar ve sapık olmaz-lardj. Nitekim, yine Hz. îbrahim (A.S.), daha kendisine vahiy gelmeden Rabbını buldu ve bildi.
Bir başka âyette de; «Onlar, Allah'ın gökler de ve yerdeki o muazzam mülkü saltanatına, Al lah'ın yarattığı herhangi bir şeye, belki ecelleri nin yaklaşmış olduğuna da hiç bakmadılar mı?n
(2) Et-En'am Sûresi, fiyet. 74.
46
(3) diye kâfirler azarlanmaktadır. Halbuki onlar, Allah'ı bilme meselesinde mazur olsalardı; Al lah'ın mülkü saltanatına dikkat etmediklerinden dolayı azarlanmazlardı, tarzında fikir bsyan eder­ler.
2 — Eş'arîlerin Görüşü
Eşyanın güzel ve kötü olduğu, dinin delille ri ile bilinir. Bir şey, emredildiği İçin güzel; ve yasak edildiği İçhv çirkindir. Bu meselede, aklın hiç bir müdahalesi ve itibarı yoktur. Yani güzel liği V3 çirkinliği bilmede, dinin delilleri olmadan, akü hiç bir işe yaramaz. Eşyanın farz veya haram kılınmasının mucip sebebi sadece şer'î delillerdir, akıl değil.
Eş'arîlere göre; kendisine dinin daveti ulaş mayan bir kimse, iman etmeden ölss mazurdur. Yalnız, şirke İnanmış olan, mazur olmaz. Eş'arî-îerin, bu hususta delil olarak İleri sürdükleri âyet şudur:
«...Biz, bir resul gönderinceye kadar (hiç bir kim seye ve kavme) azap ediciler değiliz.» (4)
Bu âyette, bir kavme peygamber gönderil meden azap edilmeysceği bildiriliyor. Üzerlerinden azap kalkan İnsanlardan, küfrün hükmü de kal kar. O insanlar, fıtratları olan İslâm üzere baki kalırlar. Kâfir değildirler.
Başka bir âyette ise, Allahü Teâlâ şöyle bu yurmaktadır:
«Biz, peygamberleri rahmet müjdecileri ve azap habercileri olarak gönderdik. Tâ ki, peygamberlerden
(3) Eî-A'raf Silresi. Ayet. 185.
(4) Eİ-lsra Sûresi. ayet. 15.
47
ı
sonra, insanların Allah'a karşı (özür diye ileri süre bilecekleri) bir bahaneleri olmasın.» (5)
Bu âyette de, insanların, resuller gelmazden. önce, iman etmedikleri takdirde mazur sayılabi lecekleri haber veriliyor. Eğer, Allah'a imanın mucip sebebi akıl olsaydı, peygamberler gönderil­meden önce de inanmayan insanları, Allah, mesul tutardı.
3 — Mâtürîdîlerin Görüşü
Mâtürîdîlere göre; akıl, dinin emir ve yasak larına muhatap olma ehliyetini isbat için, mute berdir. Zira, akıl olmadan dinin hükümleri an laşılamaz. Dinin emir va yasaklan akla hitap eder.
Akıl, insana Verilmiş olan nimetlerin en bü yüğüdür. İnsan, bu özelliği sebebiyle hayvanlar dan ayrılır. Akıl, bütün mükevvenatın yaratıcısı Allahü Teâlâ'yı, din ve dünya meselelerini bilmek için bir vasıtadır. Allah'ı bilmek ise, bir mü'min için nimetlerin en büyüğüdür.
İnsanların akılları, Mûtezile'nin dediği gibi, herkese eşit olarak değil de, muhtelif' olarak ve rilmiştir.
Eşyanın bir kısmının güzel, bir kısmının çir kin olması, ve fiillerin bir kısmının farz, bir kıs mının da haram olması, akıi vasıtasıyla bilinir. Mutezilenin iddia ettiği gibi, bunların farz V3ya haram olmasını icabettiren şey, akıl değildir. Akıl ancak, iyi-kötü, haram-helâîi bilmek için bir va sıtadır. Eşyayı güzel ve çirkin, fiilleri farz ve ha ram kılan, Allah'dır.
(5) En-Nisa Sûresi âyet. 165.. 48
Akıl, insanda başlı başına hâkim değildir, pu sebeple, akıllı ve küçük bir çocuk, iman etmek-13 mükellef olamaz. Fakat, iman edecek olursa, imanı muteberdir.
Akıl, ne tamamen muteberdir ve ne de ta mamen itibarsızdır. Nitekim, akıllı fakat küçük olan bir çocuk, sadece aklı sebebiyle dinin emir ve yasaklarına uymak zorunda değildir. Ama aynı çocuk, İslâm'a veya küfra inansa, bu inancı sahih11 ve muteber olur.
imam Azam Ebu Hanîfe ile İmam Mâtûrîdî, Allah'ı bilme hususunda aklı delil kabul ederler:
«Hiç bir kimse, yaratanını bilmemede mazur sayı lamaz. Zira yerler, gökler, diğer yaratıklar ve insanın yaratılışı gibi deliller; yaratıcı, kadir ve âlim bir var lığın vücuduna delâlet etmektedir. Fakat bu kimse, dinî meseleleri bilmemekte mazurdur. Çünkü, dinî meseleleri bilmek, Allahü Tcâlâ'nm bildirmesine bağ lıdır.»
«Akıl ile nakil karşılaştığında akıl tercih edi lir ve nakil te'vil edilir» sözü, nakil, müteşâbi-hât-ı zanniyeden olduğu zamandır. Aksi halds akıl, nakil üzerine tercih edilemez.
Netice
Dünya ve ahiret işlerinin selâmetle yürüme-t, cemiyetin nizam ve intizamının en güzel şe kilde muhafaza edilebilmesi için, şu beş şeye dik kat edilmelidir:
1 — Nefsi muhafaza.
2 — Nesli muhafaza.
3 — Malı muhafaza.
4 — Dîni muhafaza.
5 — Akü muhafaza.
Akaİd
49
İslâm nazarında akil, dinin temeli, yaratılış hikmetinin aslıdır. İslâm Dini, akl-ı selimin ne-ticesindsn başka bir şey değildir. Bu hususta Haz-reti Ali (R.A.), şöyle buyurmuştur:
«Din akıldır; akıl da dindir. Eğer, akıl, dinî anla maktan âciz kalırsa; akıl değildir. Eğer din, akl-ı se lim dairesinden uzaklaşırsa; din değildir.»
İdeolojik yapımızın esasîanndan olan aklımız,, hakikati bulmak ve değerlendirmeler yapmak için mükemmel bir vasıtadır. Ancak, sadece akı! ile, kâinatı ve hayatı tam izah imkânı mevcut de­ğildir.
Akıl, ideolojik yapının en mühim unsurların dandır. Binlerce yıldan beri gelişen ilim ve felse fe, kâinatı izahta tamamen çaresiz kalmışlardır.
İlim, eşya ve insanın fenomenlerini formüle etmeğD gayret eder. Her ilim, kendi sahasındaki muazzam ilerlemelerine rağmen, kâinatı İzah va zifesini felsefeye bırakmıştır. îlim şimdi, eşya ve hayatın uyduğu kanunları bulmağa çalışmakta dır.
Felsefe ise, hayat ve eşyanın izahını uzun za mandan beri yapma gayretindedir. Fakat felsefe çalışmaları, kâinatı ve eşyayı izah hususunda, b'rbîrini nakzeden binlerce nazariye arasında bo­calamaktadır.
Müşahede vs muhakemenin en verimli çalış maları, insan aklının bu uğurda harcanması, kâi nat ve hayatı izah hususunda İnsana hiç ümit vermemiştir.
Ej^er, felsefe ekolleri, kâinatın İzahında birle-şebHseîerdi bu, aklın da eksikliğinin bir İşareti olurdu. İnsan muhakemesinin yüksek vs fakat
50
şekilleri olan felsefî kanaatler, birbirini ya lanlamakta yıkmaktadır. Bu hal ise; aklın, tıp kı duygularımız gibi, mahdut kabiliyetleri oldu ğunu ortaya çıkarmaktadır. Akıl, bilgi kaynağı ol mak bakımından müşahede vasıtalarımıza naza ran büyük »kâinat ve hayatın doğru izahı» mese lesi önünde ise küçük kalmaktadır.
Eğer, ideolojik yapımız, duygularımız ve aklı mızla iktifa ederse, vehimlerden kurtulamaz. Zi ra, ideolojik yapının en mühim unsuru olan iman, kâinat ve hayatın tam izahı demektir. Bu izah ise, sadece duygularımız ve akılla yapılmaya çalı şılırsa; vehim vehmi takip eder, vs ideolojik yapı karanlıklar içinde kalır.
İnsan, bütün ideolojik ve tabiî yapısını kur taracak bir aydınlığa muhtaçtır. Beş duyumuzun ve aklımızın eksiklikleri karşısında bunalan var lığımız, Allah'ın göndereceği habere muhtaçtır. Bu haber İse; insanlar arasından seçilmiş, insan ta biatında ve fakat, Allah'ın haberini almaya isti datlı olarak yaratılmış bir insan vasıtasıyla veri lir. Bu ferdin, insanlığa tebliğ ettiği emirler, ya­saklar ve hayat düsturları, mutlak hakkın ifade leridir.
«3 — îlim kaynaklarının üçün cüsü, Doğru Haber*dr. Bu da iki çe şittir :
A. Mütevatir Haber : Müteva-tir haber; yalan üzerine ittifakları düşünülmeyen bir teplumun naklet tiği haberdir. Bu haber çeşidi de, zor rurî olarak, bilgiyi icabettirir. Eski zamanlarda yaşamış hükümdarlar
51
ı11
il
ve uzak memleketler Hakkındaki bil gi gibi.»
Tevatürün şartlan üçtür:
a) Sağlam bir hisse dayanmak: Haberi nak ledenler, bu haberi beş duyudan biri vasıtasıyla kavramış olmalıdırlar. Bir efsanenin nakli, bir bil gi nakli sayılmaz.
b) Nakbdenler arasında ittifak bulunmak: Hz. İsa'nın katli haberi, bir tevatür olamaz. Zira, tam bir görüşe müstenit değildir, ve nakledenler arasında ihtilâf vardır.
c) Kat'î naslara aykın olmamak: Yahudile rin dinlerinin ebedî kalacağı, ve Hz. İsa'nın kat ledilmiş olduğuna dair haberler, âyetlere aykırı dır:
«Hak dtn, Allah indînde îslâm'dir (müslümanlık-tir.) Kitap verilenler (başka suretle değil), ancak ken-> dilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtirasdan dolayı, ihtilâfa düştü. Kim, Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; şüphesiz ki, Allah, hesabı pek çabuk gören dir.» (6)
«Ve: 'Biz, Allah'ın peygamberi, Meryem oğlu Me-sîh İsa'yı öldürdük' demeleri sebebiyle (dir ki, ken dilerini rahmetimizden koğduk.) Halbuki onlar onu Öldürmediler; onu asmadılar da. Fakat, (öldürü'cn ve asılan adam) kendilerine (İsa) gibi gösterildi. Ha kikaten tîsa ve onun katli) hakkında kendileri de ih tilâfa düştüler. (Bu noktada) kat'î bir şek ve şüphe içindedirler. Onların buna ait hiç bir bilgileri de yok tur. Ancak, (kupkuru bir) zanna uymak (tadırlar). Onu yakinen öldürmemişlerdir.» (7)
(6) Aİ-i tmran Sûresi, âyet. 19.
(7) En-Nisa Sûresi, âyet. 157,
52
TîvatÜrün şartlarını taşıyan bir haber de il min kaynaklarındandır.
«B. Mucize ile rfsaleti sabit olan Resulün Haberi: Bu da, istidla li ilmi meydana getirir. Resulün Ha* beri ile hasıl olan bilgi, kat'iyyet ve gerçeklik konusunda, tevatürle sabit olan bilgi gibidir.»
İslâm bilgi esaslarına göre bilgi kaynaklan, yukarıda zikredilenlerden ibarettir. însan duyu larının tesbit ettiği vakalar üzerine, Resulün Ha-beri'ni kendine prensip etmiş aklın teksifi, ilmi meydana getirsn ve kuran üç kaynaktır.
Akıl, hasselerimizin tesbitlerini düşüncesinin mevzuu yapar ve Resulün Haberi'nin direktiflerine göre ilmini kurar.
Akıl, hissedilen âlemi beş duyu vasıtasıyla kavrar, tesbit eder. Akıl, bu tesbiti, Resulün Ha beri ile mânâlandırır, değerlendirir.
İslâm bilgi esaslarının bu şekli, diğer bilgi nazariyelerinde kat'iyyen görülmez. Bilgi kaynağı olarak muhtelif esaslar sayılmıştır. Bazıları, mü şahedeyi bilginin kaynağı olarak göstermişler; «müşahede edilmeyen hiç bir şey, gerçek değildir» demişlerdir. Bunlar, kaynak olarak, sadece mü şahedeyi ve tecrübayi kabul ettikleri gibi, ilim metodu olarak da yine müşahedeyi kabul etmiş lerdir. Buna, «Tecrübî Metod» denir. On-dokuzun-cu yüzyılda hakim olan ve materyalistlerce kabul edilen metod, budur.
Bazıları sa, sadece aklı, bilginin kaynağı ola rak kabul ederler. Bunlar, rasyonalistlerdir. Bun ların ilim metodu, «Mantıkî Muhakeme»dir.
53
ı
Dikkat edilirse; rasyonalizm de, pozitivizmde, İlim menbaım, ya akıl veya müşahede olarak ka bul ederler. Halbuki, bu iki kaynak, tek başlarına gerçsği bulamazlar.
Ancak, bsş duyunun kavradığı şeyleri tesbit eden ve bu tesbitleri Resulün Haberi ile değerlen diren akıl, gerçeği bulabilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:39 am

İLHAM. İLÎM KAYNAKLARINDAN İMİDİR?
Bazıları, «Sadık haber, akıl ve beş rîuyn vası tasıyla meydana gelen ilim, gerçek ilim değildir. Gerçek bilgi; ancak, ferdin, kendini, muayyen zahidâne hareketlerle aşması anında sezinlediği gerçektir. Bu yolun haricinde bilgi öğrenme im kânı yoktur» derler. Eski Yunan'dan zamanımıza kadar, bu telâkki, ısrarla ileri sürülmüştür.
«İslâm'a göre üham; bir şeyin sıhhatini bilme sebeplerinden değil dir.»
İlham, feyiz yoluyla kalbe bir mânanın ko nulmasıdır. Mutasavvıflar ve Rafizîler, ilhamı bir ilim kaynağı olarak kabul ederler. Bu iddialarına delil olarak: «Sonra da, ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı Hham edene M...» (Cool âyeti ni gösterirler.
Aslında, buradaki ilham, umumî mânada kul lanılmış oîup, «resuller ve kitaplar vasıtasıyla bil dirme» demektir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
îman ve îmanın Şartları
(Cool Eş-Şems Sûresi, âyet 8. 54
İMAN NEDtB?
«îman; AUah indinden gelen şeyleri kalp ile tasdik ve dil ile ik rardır.»
İman, lügatta; «mutlak tasdik» mânâsmdadır. Habercinin habsrine» veya hüküm verenin hükmü ne, yani herhangi bir şeye hiç tereddüt etmeden, içten ve kssin olarak inanmak, onun doğru oldu ğunu kabul etmektir.
İslâm ıstılahında ise iman; Allah'a, Hz. Mu-hammed (S.A.V.)in Allah'ın kulu ve resulü oldu ğuna, ve Onun, Allahü Teâlâ'dan alıp insanlara bildirdiği, kat'î delillerle bilinen şeylerin gerçek olduğuna yürekten ve kesin olarak inanmak, bun ların hak ve gerçek olduklarını kalp ile kabul ve tasdik etmektir.
Her ficTSariften de anlaşılacağı üzere, «ma'ri-tet», yani bir şeyi sadece bilmek, İman için kâfi değildir. Bilgi Üs yetinmeyerek, onu kalben tas dik etmek şarttır. Çünkü, «bilmekn^ herhangi bir şeyin, fert tarafından fiilhaline^ getiriîmeksizin, kişinin kalbinde bîr anda beliriyermesidir. Mese lâ; aya bakar bakmaz, onun ay olduğunu biliver-mek; peygamberin mu'cizssini görünce o anda kalpte onun peygamberliğinin bilgisinin beîirlver-roesi böyledir. «Tasdik» ise bir şeyi tercihledir yapmak neticesinde meydanTlplîrTİrmmîmasj. ge reken şeyîere^Tfesîn öî&TSÎT inanmak, onları |tlraît etmek, kabul etmek ve tani bir tesUmlyetle bağ-îanmakfen İbarettir.
69
>. I
Bu izahlardan anlaşılacağı üzere, «bilmek» ile «tasdik» arasında umumilik ve hususilik mü nasebeti, vardır. Ma'rifet, tasdik'e nazaran daha şümullü ve daha gen3ldir. Tasdik ise daha Özel dir. Zira nice kâfirler vardır ki, Peygamberimizin doğruluğunu bildikleri halde mü'min sayılmazlar, çünkü kalplerinde tasdik yoktur. Tasdik olmayın ca itmi'nan olmaz; o da olmayınca insan mü'min sayılmaz. Bu ifadeleri, Kur'an-ı Kerim'in âyetleri de te'yit etmektedir:
«Kendilerine kitap verdiklerimiz, o peygamberi, öz oğullan gibi tanırlar. Öyle iken içlerinden bir gü ruh, kendileri bilip durdukları halde, yine mutlaka hakkı gizlerler.» (1) .
<cVaktâ ki, âyetlerimiz böyle parlak olarak onla-geldi: 'Bu, apaçık bir büyüdür' dediler. Vicdanları da bunlara tam bir kanaat hasıl ettiği halde, zulüm ve kibir ile yine bunları inkâr ettiler. Fesatçıların enca mı, bak nice oldu.» (2)
îmanın lügat v^ ıstılah mânâlarını dikkatle incelersek, aralarında, «tasdik» bakımından bir farkın olmadığını görürüz. Fakat, kapsadığı mev zular ve1 imanın hakikati bakımından, aralarında genellik ve özellik farkı vardır. Meselâ; «Küfür ve zulüm iyidir» diye bir hüküm verilse ve bunu din leyen bir kimse tasdik etsa; dilcilere göre bu şa hıs, küfür ve zulmün iyiliğine iman etmiş olur. Istılahta ise bu sözler, küfürdür. Çünkü, İslâm ıs tılahına göre iman; Resulü Ekrem'in, Allahü Teâ-lâ'dan getirdiği kat'î olarak bilinen şeyleri tasdik etmektir.
(!) El-Bakara Sûresi, âyet. 146. (2) Bn-Nemt Sûresi, âyet. 13-14.
«0
İMANIN ÇEŞİTLERİ
İslâm âlimlerina göre iman, «İcmali» ve «taf-silf» olmak üzere iki kısma ayrılır.
İCMALİ İMAN
İnanılması gereken şeylerin tümüne birden ve kısaca inanmaya «İcmali İma»» denir. Bu da «Kelİme-i Tevhid» de ifadesini jmlmaktadır. «Al lah (C.C.) tan başka ilâh olmadığına ve Hazreti Muhammed (S.A.V.)m Allah'ın Resulü olduğuna» tam bir teslimiyetle inanmaktan ibarettir. Nite kim, İslâm'a. yeni....girmeİL^İeğinde bulunan kim seye, Peygamberimizin zamanından günümüze ka dar, îslâm dini böyle telkin edilmiştir. Zaten, is lâm Dini'nde, mü'min sayılabilmsk için başkaca bir merasim de yoktur.
TAFSİLİ İMAN
İnanılması lâzım gelen şeylerin hepsine, çok açık ve tafsilâtlı bir şekilde inanmaya, «Tcisili lnıan»_adı verilir. İmanın geniş şekli olan tafsili iman, üç dereceye_a^rıhr: ™️^,_^-^
Birinci Mertebe :
Hasreti Allah'a, Resulüne, bir de ahiret gü nüne iman etmektir. Burada icmali imana, «ahi-
tete iman» da eklenmiş olduğu geniş olmaktadır.
için, ondan daha
61

I I
I1!1
ı
i '
İkinci Mertebe:
«Anıentü» de ifadesini bulan; «Allah'a, Me leklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gü nüne, Kadere, yani hayır ve şerrin Allah'tan ol duğuna, Öldükten sonra tekrar diriltilip Mahşere gönderilmeye» iman etmek ve beraberinde «Ke-linıe-i Şahadet getirmekten ibarettir. Bu, birinci mertebeye nazaran daha mufassaldır. Bunlara, «İmanın Şartları» adı verilir. Peygamber Efendi miz de, «ûnannedir?» sualine, bu şekilde esvap vermiştir^ (3)
Üçüncü Mertebe:
Kur'an-ı Kerim ve Hadis-î Şeriflerle, Resulü Ekrem Efendimizin * Allah'dan alıp tebliğ ettiği tevatürle sabit olan şeylerin hepsine, ayrı ayrı, Allah ve Resulünün istediği tarzda ve genişçe iman etmektir. Meselâ; namaz, oruç, zekât, hac, büzeri diğer emir ve yasaklan, helâli ,haramı; dinimizde ne varsa hepsini teferruatlı bir şekilde bilmek vs tasdik etmektir. İmanın en geniş şekli budur. Bu tarz inanan bir kimse, Allah'ın çok sev diği bir kuldur.
TAKLİDİ İMAN SAHİH MİDİR?
Delil istemeden ve arattırma yapmadan inan maya «Taklidi İman» denir. Bu şekilde inanan Kimseye de, «Mukallid» adı verilir, Mukallid, ana sından, babasından veya herhangi bir kimseden,
(3) Bııharl, 2/37; Müslim, t/î; Ebu Davttd, 39/15: Tir-inizi. 38/4; Nesât. 5/1; îbnü Mace. Mukaddime. /9; Miisned. 1/27.
62
iman edü3cekjjeyleri_duyar ve İnanır. Bujmam_ -^^b^le-Jsevap_a_hr_jye_cennete gider. Fakat kâi-Tîata, göklere ve yer yüzüne bakıpT onlarPtetkik edip, akLrrtrkuÜanarSjnanmgâ terlettiğinden Hoiayi_günahkâ.r olur. Şayat, bu jekflffe~Iria"nrnayst gücü y^ejjniyorsaj_o zaman, nazar ve istidlali ter-kettiğt jçin günahkâr da oînîâz.~~~ "~~r~
KALP İLE TASDİK, DİL İLE İKRAR
İmanı tarif ederken, kalp ile tasdik etmenin şart olduğunu belirtmiştik. Bir kimsenin mü'min olup olmadığını bilebilmemiz için de, onun, ina nıp inanmadığını dili ile ikrar etmesi gerekir. Bir_ kimss, kalbinde tasdik olduğu halde, dili ile" ikrar etmiyorsa, Allah indinde mü'mindir. Fakat, bile medikleri için Müslümanlar nazannda kâfirdir. Ona, Müslümanlara yapılan muamele yapılmaz. İşte bu konuda mezhepler, çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Bu görüşlerin en mühimleri şunlar dır:
Kerrâmiyenin Görüşü
Ksrramiye mezhebine görgj_Jman, . sadece _dil_ ile ikrardan. ibarettir^ İmanın rüknü_bj£ tanedir^ o da sadece dil Ûe ikcarâır,..^.
Halbuki; dili ile ikrar eden bir kimse kalp üe tasdik etmezse; insanlar arasında mü'min sa yılır ve kendisine, dinin dünyaya ait hükümleri tatbik edilir. Mü'min olma haklarından istifade eder. Ölünce, Müslümanlar gibi namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına gömülür. Fakat, bu kim senin kalbinde tasdik olmadığı için, Allah indinde
m
63
kâfirdir ve cennete giremez. Aslında bu kimse münafıktır.
İddialarını ispat İçin Kerramiye, şunu ileri sürmektedir:
Resulü Ekrem Efendimizin, Onun ashabının ve daha sonrakibrin zamanında, bir kimse, Keli-me-İ Şahadeti dili ile söyleyince, onun Müslü man olduğuna hükmedilir ve kalp ile tasdik edip etmediği araştmlmazdı.
Bu İddiaya şöyle cevap verilir:
Eğer bu iddia doğru olsa, münafıkların da Müslüman sayılmaları lâzım gelirdi. Çünkü on lar da dil ile ikrar etmektadirler. Halbuki, müna fıkların Müslüman olmadıkları bir gerçektir. Zi ra kalplerinde tasdik yoktur. Nitekim, şu âyet-İ kerime de buna işaret etmektedir:
«Onlardan Ölen hiç bir kimseye ebediyyen dua etme. Kabrinin başında da durma. Çünkü onlar, Al lah'ı ve Resulünü inkâr ile kâfir oldular. Onlar fasık-lar olarak Öldüler.» (4)
Gerçi, Resulü Ekrem ve Ondan sonrakiler, di li ile ikrar edenlere mü'min demişlerdir. Fakat, aynı zamanda münafıklara da, dilleri ile ikrar et tikleri halde, münafık demişler, yani onları Müs lüman saymamışlardır. Demek ki, sadsce dil ile İkrar imanın tek rüknü olamaz. Nitekim, müna fıklar hakkında şöyle buyurulmuştur:
«İnsanlardan Öyle kimseler vardır ki, kendileri iman ctnıiş oImad)klaı;,rTialdc, 'Allah'a ve ahîret gü nüne inandık' derler. Halbuki, onlar inanıcılar değil-dir.».(5) ■■*"■"■ -.........................*..............~ ' ■',". ."T, ,
(4) Et-Tevbe Sûresi, âyet. 84.
(5) Et-BakaraJZûresi^ âyet. _§.
64
Burada bahis konusu olan, Allah (C.C.) İle kulları arasındaki gerçek iman meselesidir. Yoksa bir kimse, dili ile ikrar etse, ona, Müslümanlara^ tatbik edilen hükümler tatbik edilir.
Haricîlerin ve Mutezilenin Görüşleri
. Havariç ve Mutezile Mezheplerine göre. ise, iman; kalp ile tasdik,, dil üe ikrar, ve azalar ile amelden ibarettir. Demek ki, bu iki mezhebe gö re imanın rükünleri üç tanedir. Ancak, bu iki mezhebin, birbirinden ayrıldıkları noktalar da vardır:
1. Her iki mezhebe göre de; bir kimse, kalbi ile tasdik dili İla ikrar ettiği halde, ilâhî emirleri yapıp yasaklardan kaçınmazsa, yani amel etmez se, Müslüman sayılmaz. Bu kimse, harjpi^re.göre kâfir; Mg£ezjle]ye göre İse ne IkâflFne de Müslü-rnandır; fâsıktır.
2. Mutezile, «İmanın bîr rüknü olarak kabul edilen amelden maksat farz ve vacip durumun daki dinî vazifelerdir.» derken Har|çÜer^ç?aha jie-^ ri giderek nafileri jje^imamn bir rüknü olarak kabul ederler. Bun&jjöre de, bir kİmseTarz ve va cipler gibi, nafileyazifeleri de terkedlnçe_jman-dan çıkmış olur._
Öu görüşe göre, hiç kimsenin Müslüman sa yılmaması lâzım gelir. Çünkü nafilelerin hepsini bellemek ve yapmak zor ve hatta İmkânsızdır. Böyle olunca da, herkesin kâfir olması lâzım ge lir ki bu, dinde bir zorlamadır.
Mûtezils Mezhebi, yukanda izah edilen gö rüşlerini bazı âyet-İ herime ve Hadîs-İ Şeriflerle ispata çajişır.
Akaid — 5 66
Birinci delilleri:
«... Allah, imanınızı zayi edecek değildir.» (6) âyet-i kelimesindeki «îmaneküm» tabirinden mak sat «salâteküm» demektir, ve âyetin mânâsı şu dur: «Allah, Kudüs'e yönelerek kıldığınız namaz ların mükâfatını zayi etmiyecektir.» Öyle ise, na maz kıîmak, imandan bir cüzdür, diyorlar.
Bunun esvabı şudur: «îmaneküm» tabirinden maksat, «namazın farz olduğunu kabul ve tasdik etmek» keyfiyetidir. Böylece, amelin imandan bir cüz olmadığı ortaya çıkar.
İkinci delilleri:
«Mü"inin olan bir kimse zina etmez.» (7) ha-dîs-i serTFidîr7~Mû±fi2ile: «Amel imandan bir cüz olduğu için, bu Icimse, amel edemeyince yani, zi na edince müzminlikten" çıkar» diyorlar.,
Halbuki bu hadîsin" gerçek mânâsı şudur: «JMrJötoıse^rniVmmjiJiâm^ et-
mez^ Yani^ kâmil_jmTmine_zina^yaraşmaz» Bizi, böyle mânâ vermeye sevkeder^ âmil, Jmanın kalp ila tasdikten.ibaret olduğunu bildiren âyet-i keri melerdir. Bunları ilerde göreceğiz. —"~~
Selef-i Siüihînin Görüşü
SeleM Salîhîn âlimleri bazı hadisetler, İmam Şafiî,.İmam Malik ve benzeri değerli Jilimler de; imanın kalp İle tasdik, dil ile ikrar Ve azalarla
(6) El-Bakara Sûresi, ayet. 143.
(7) Müslim. 1/100; Buuhart. 46/36; Ebu Davud. 39/15; Tir-miti. 38/11; Nesâî, 45/48; îbnü Mace. 36/3; Müsned. 2/243*
tatbik etmekten ibaret olduğunu söylemişlerse de, bundan maksattan Haricîler ve MûtezHe gibi de ğildir. Onlar, böyle demekle İman-ı kâmili kasdet-mislerdir. Yoksa, amsl etmeyen bir kimsenin kâ fir olacağı görüşünde değildirler. ~~ ........ *"'•
Bazı Ehli Sünnet Alimlerinin Görüşü :
Ehl-i Sünnetten bazılarına göre; imanın rü künleri iki tanedir. Bunlar da, kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. Bu âlimlere göre, bir kimse ölüm tehdidi altında, kalbinde tasdik olduğu halde, dil ile ikrar edilmesi lâzım gelen bir şeyi inkâr ede cek olursa imandan çıkmaz. Çünkü, samimidir. Fakat, bir kimsenin kalbinde tasdik olmazsa, o zaman kâfir olur. Fakat o kimse, bir mazeret ol madığı, bir tehdit karşısında bulunmadığı halde, imanını sadece kalbinde tutar, yani kalben tas dik eder de, Müslüman olduğunu ömründe hiç kimseye söylemezse, yani dil ile ikrar etmezse, hem Allah ve hem de Müslümanlar nazarında kâ firdir. Çünkü imanını ilân etmesine hiç bir engel yoktur.
Bu görüşte olanlar, bazı Ehl-i Sünnet kelam-ciları İle Hanefî Mezhebi'nden olan Şemsü'1-Eim-metl's-Serahsî ve Fahrü'l-İslâm Aliyyü'l-Pezdevî'-dir.
Bu âlimler, görüşlerini bazı âyet~İ kerime ve hadîs-i şeriflerle te'yid ederler:
«Kalbi imnn üzere mutmain olduğu halde ikraha^ uğratılanlar müstesna olmak üzere, kim îmanından sonra Allah'ı tanımaz, fakat küfre sine açarsa; iste." jAllah'm gazabı o gibilerin basmadır. Onların haklfl. en büyük bir azaptır.» (Cool
En-Nakl Sûresi, âyet. 106.
«7
«Allah'tan başka ilah olmadığını sÖIyeyınceye ka dar insanlarla mukatele etmekle emrolundum.» (9)
imam Azam hazretleri de İmanı, «kalp ile tas dik ve dil ile ikrar» olarak tarif etmiş ise da; imam Azamın dil ile ikrardan maksadı, o kimseye dün ya hükümlerini tatbik edebilmek içindir.
Ekseri Muhakkıkunım Görüşü
Bu âlimlere «Muhakkikim» denmesimn_şefee-bi, meseleleri etraflıca tetkik edip derinlemesine
daj meşhur Imam_ Hasanü'l-Eş'arî,
meyn Yusuf el-Cüveynj ve imam Fahrüddin Râzl "gibi büyük zatlardır. Bunlara göre, imanın asıl rüknıfT^S^as1 lâzım gelen şeyleri kalben tas dik etmekten ibarettir. Dil ile ikrar, şart değildir. İkrar, sadece, o şahsa dünya hükümlerini tatbik edebilmek için lâzımdır. Ancak bir kimse, hiç bir mazeret yokken ikrarda bulunmazsa, imanını giz lediği için günahkâr olur. Kâfir olmaz.
Bu mevzuda, en isabetli olan ve beğenilsn göV rüz budur. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler de, bu görüşü -te'yid etmektedir.
«... Onlar, o kimselerdir ki, Allah, imara kalpleri ne yazmış, bunları kendinden bir ruh ile desteklemiş- .
kalplerinize girmemiş-
"cf~r~îman henüz sizin tir...» (II)
(9) Bttharh 2/17; Müslim, J/32; Bbu Davıtd. 15/95; Tir-
ım'zî, 38/1; Nesâî. 25/1; Îbnü Mace, Mukaddime; Miİs~ ned. 2/50.
(10) El-Mîicadile Sûresi, ftyet. 22. (Ji) Tıfckücurat Süresi, âyet. 14.
«AUahıml Kalbimi jUnmdeye sana İtaatte sabit
Usame b. Zeyd, bir adamı, ölürken keüme-i şahadet getirmesine rağmen öldürünce, Peygam berimiz bu hareketi kınadı. Bunun üzerine Usame hazretleri, «Ya Resulallah, dili ile söyledi ama kal bi ile tasdik etmedi» deyince, Peygamber Efendi miz, «Ya Üsanıe, sen onnn kalbini yardın mı?» bu yurdu. (13)
Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, imanın hakiki rüknü, sadece kalp ile tasdikten ibarettir^ Dil ile ikrar, o kimseye İşlâmırf hükümlerini tat bik edebilmek için lâzımdır. ~~ ~
AMEL İMANDAN BİR PARÇA MIDIE?
Ehl4 Sünnet inancına göre, ameller imanın cüz'ü değildirler. Bunu gösteren deliller şunlar dır: •'
1. Amel.Jjnana^dahil olamaz; çünküıjmanm hakikati tasdik; ameUnkiüe tatbiktir. Ba bakimi dan, aralarında kul ve cuz münasebeti buluna maz.
2. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, amejb
ler daijna_iman üzerme^îöTûmnuştuE Gramer kaidesine göreiseratîoian Ba^a;. kendisine bir şey atfedilen de başka olmak zorundadır. «...Elle rine âmcnû ve anıilü's-sâlihâti...» (14) şeklindeki ibareler Kur'an-ı Kerim'de sık sık geçer. Burada
(12) îbnü Mace^JA/2,
(tt)~~Büharr 2İ/U Müslim. 1/158; Bbu Davud. 9/1; Tir-
tnizl 44/88; Îbnü Mace. 36/1. (14) EUBakara Süresi. Syet. 277.
69
amel, imana atfedilmlştir. Amel, imandan ayrı-
jdır. """ ' '
3. Amellerin kabule şayan olabilmesi için, İman_§arttırJ_jljteklm,'*'gujatyefci kerfm£ljünu ifa de eçter._ ~
«Kim, iyi İyi amellerde, bir mü'min olarak bulu nursa...» (15)
4. Bazı ameller_tg£k edildiği halde İman yi ne sabjLkalmâtoâm. Şu~âyet-i kerlme~büna de lildir:
«Eğer mü'mirilerden iki zümre birbiriyle dö-ğüşürlerse aralarını düzeltin...» (16)
bir parça değildir.
İMAN ARTAR VE EKSİLİR Mî?
«Ameller artar ama (inanılma sı lâzım gelen şeyler bakımından) iman, ne artar ne de eksilir.»
îman, ziyadslik ve noksanlık kabul etmez. Çünkü iman, tam' Bir tesfirniyetlle tasdik etmek-£en ' İBarettîrvBu"tefe", ziyadejlk ye hbfeanlık kabul etmez. BiFTamsede tasdik varsa, rnü'mindir; yok-sa, kafirdir.
Şu âyo'n kerime ise, imanın artmasından bahsetmektedir:
(15) ' Taha Sûresi, âyet, 112.
(16) EUHucurat Sûresi, âyet. 9.
70
«MiTminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı za man yürekleri titrer. Karşılarında Allah'ın âyetleri okununca bu, onların imanını arttırır. Onlar, ancak Rablerine dayanıp güvenirler.» (17)
Bu ve benzeri âyetler, imanın nurunun ar tacağına işarettir. Aynı şekilde, kötü ameller de kalbi karartır ve imanın nurunu azaltır.
îman, artıp eksilmez. Ancak^iman, kuvvetli
zin imam ile diğer bütün insanların imam bir de ğildir. Aynı şekilde; Hz. Ebû Bekir'in imanı ile di-Çe1TîhsanIann~mıam"bir değildir. Bunun için ima nımızı amellerimizle takviye etmemiz lâzımdır.
Mü'minler, imanda ve Allah'ı tsk tanımada eşittirler. Amellerde ise, birbirinden farklı du rumdadırlar.
İMANIN SAHİH VE MAKBUL OLMASININ ŞARTLARI
İmanın sahih ve kabule şayan olabilmesi için üç şart vardır:
1. İman^ ürnitıSİzJik_JıaUndle almamalıdır. Me selâ, bir kimse, son nefesinde, çekeceği azabı görür ve korkusundan iman ederse; bu kimsenin imanı makbul değildir.
2. Mü'min inkâr ve tekzip alâmeti olan şey-İcrcifn birini yaprmurıahdrr Meselâ, bir kim&s, Al lah'a ve bütün peygamberlere İnandığı halde; Hz. Muhammed'e inanmazsa veya namaz, oruç gibi ibadetleri inkâr ederse^ mü'min sayılmaz.
3. Bir mü'min, dinî hükümlerin, yani emir vs
(17) BUEnfal Sûresi, âyet. 2.
71
, hikmeti, icabıolduğunu kabul etmelidir. Meselâ, bir kimse herhangi bir ibadeti beğenmezse; diyelim ki, «Hac da ne imiş canım» derse; bu kimse doğrudan doğruya İslâm'dan çı kar. Onun için bu gibi şeylerden sakınmak lâzım dır.
TASDİK VE İNKÂR BAKIMINDAN İNSANLAR
Allah'ın gönderdiği ve Hz. Muhammed'in ge tirip bizlere bildirdiği, inanılması gereken esasla ra İnanıp inanmama yönünden, insanlar üç gruba ayrılırlar:
1. MÜ'MİN: İnanılması gereken esasları kal ben tasdik eden ve bu inancını dili ib ikrar eden kimselere «mü'min» denir.
2. KAFİR: İmanın esaslarını kalbi ile inkâr eden ve bu inkârını dili ile de ifade eden insanlara «kâfir» denir.
3. MÜNAFIK; İnanılman gemken prensiple re kalbi ile inanmayan ve tasdik etmeyen fakat, r.ırf mü'minteri kandırmak için, dili ile inandığını söyleyenlere de «münafık» adı verilir.
İNANAN KİMSE, İMANI HAKKINDA DEMELİDİR?
«Dili ile ikrar ve kalbi ile tasdik etmiş olan kulun, «Ben muhakkak mü'minim.» demesi doğrudur. Onun, <(Ben inşallah mü'minim» demesi' doğru değildir.»
72
Eğer, bunu şek ve imanından şüphelendiği için söylüyorsa; o kimss kâfir olur. Yoksa, bunu edebinden, yahut işi Allah'a bıraktığından, yahut da geçmiş ve şu anki durumunu değil de geleceği ni kastederek, veya kendini öğmemek ve kendi ha linden gururlanmamak maksadından dolayı söy lüyorsa, küfre girmez. Fakat yine de en doğru yol, bu sözü terketmektir. Çünkü bu söz, insana şüp he vermektedir.
Bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurur:
«İşte onlar, gerçek mü'minlerin ta kendileridir..-> (18),
«Mü'minlcr, ancak o kimselerdir kî, Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye sapmazlar...» (19)
DİNÎ HÜKÜMLER KENDİSİNE ULAŞMAMIŞ KİMSENİN DURUMU
Dağ başında ömrünü geçirmiş, peygamberden, kitaptan ve hiç bir şeyden haberi olmamış bir ada mın durumu konusunda çeşitli görüşler vardır. Şöyle ki:
Ebu'l Haseni'l-Eş'arî ve ona tabî olanlara gö re; bu kimsa Allah'ı aklı ile bulmasa bile yine de mü'mindir. Çünkü, güzel ile çirkini ve iyi ile kö tüyü ayırabilecek kapasitede değildir. O halde bu kimse mazurdur.
Eş'arîler, bu fikirlerine şu âyet-i kerimeyi de lil olarak gösteriyorlar:
«... Biz, bir resul gönderinceye kadar, hiç bir kim seye ve kavme azap ediciler değiliz.* (20)
(181 Bl-Enfal Sûresi. Şyet. 4.
(19) Ef-flttcurat Süresi, âyet. 15.
(20) EUsra Sûresi, âyet. 15.
73
«O kim_se,jkj^a^ıjrûişahede ettikten sonra Allah'a İnanmış ise, mü'mindir; yoksa değflâif.»
Mâtürîdîler, Eş'arîlerin delil olarak gösterdik leri âyeti şöyle mânâlandınyorlar:
«Ayetteki azap, akıl İle idrak edilemeyen, «stil ve fiirûa ait şeyler içindir. Meselâ, namaz, oruç, hac böy ledir. Bunları, akıl kendi kendine bulamaz. Onun için Allah, peygamber göndermedikçe, bu ibadetleri yap madığı için kimseye azap etmez.»
imam Mâtüridî, Hz. İbrahim'in yıldızlara, aya, güneşe bakıp Allah'ın varlığına inanmasını, fikri ne delil olarak göstermektedir:
«İşte İbrahim, üstünü gece bürüyüp örtünce, bir yıldız görmüş; 'Hu mu benim Rabbim?' demiş; o sö nüp gidince ise şöyle demişti: 'Ben, boylc sönüp ba tanları sevmem.'
«Sonra ay t doğar halde görünce de, 'Bu mu be nim Rabbİm?' demiş; fakat o da batıp gidince; 'An-dolsıın, eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaymış, muhakkak sapıklar güruhundan olacakmışım' demiş ti.
Sonra, güneşi doğar vaziyette görünce «Bu, mu imiş benim Rabbim? Bu, hepsinden de büyük" demiş, batınca da; '£yJliLYJ^n^J^n^^ bütün nesnelerden kat'iyyen uzağım^^lemişti...» (21)
İMAN VE İSLÂM
«îman ile İslâm birdir.-»
İman; Peygamber Efendimizin, Allah tarafın dan tebli| buyurduğu katTsür5tt£]bTOeri emirler
(21) KlEnam Sûresi, âyet. 76-78.
74
ve nehiylerin hepsini, kat'iyyetle tasdik etmektir.
islâm ise, Peygamber Efendimizin tebliğ bu yurduğu şeylerin zahiren ve batınen kabul edip güzel görmekle, Cenab-ı Hak'ka itaat edip emir lerine boyun eğmektir.
Lügat mânâları birbirinden farklı olmakla be raber, bu iki mefhum, İslâm ıstılahında aynı mâ nâya gelir.
Akla şöyls bir soru gelebilir:
«iman ve İslâm birbirinden ayrı mefhumlar dır. iMm'ın şartlarının, yapılması gereken şeyler; faıanın şartlarının ise, inanılması gereken şeyler olması, bu iki terimin birbirinden ayn olduğunu* göstermez mi?»
Bu sorunun cevabı şudur:
Namaz, oruç, zekât vs hac İslâm'ın_ şartlan değil; onun meyveleri ve alâmetleridir^ Bu durum, İslâm'ın, kalp ile tasdik etmek demek olmasına aykırı değildir. Nitekim Peygamberimiz, ashabına «İman nedir?» diye sorduklarında onlar da: «Al lah ve Resulü daha iyi bilir» dedikleri zaman şöy le buyuruyor: «ÂÎTah'aT ve""MuhanımeçVin Allahm Resulü olduğuna şehadet elmek, namaz kılmak, oruç tııtmalî, zekât vermeR, hacca "gîtmek^ve.jga-nimet malından beşte birini beytüTmale yermek tir.» (22)'Görulüyöf"H^Peygambcrimiz, imanı ta rif ederken de amele yer veriyor, rey^amt^riml/, başka bir tarifinde İse imam «amcnlıi» deki gibi anlatıyor. (23)
Hülâsa, en doğru Ehl-i Sünnet inpncına göre; İman ile İslâm arasında bir fark yoktur.
(22) Ehu Davucİ. 39/.1&.—
(23) Buharı. 2/37; Müslim. I/l.
75
Netice olarak denilebilir ki:
îman ferdin te£e^l^U2^abuI_ettiği ve mut-
nın bağlanışıdır, jman, tereddüt ve şüphe taşıma yan bir bağlanıştır. İdeolojik ve tabiî varlığımız, imanın prensiplerinin değişik ölçülerle tesirleri al tındadırlar.
Başka bir deyişle iman, ideolojik varlığımı zın akideyi, yani doktrini tasdikidir. Bu tasdik nok tasına varabilmek için, bütün id2Oİojik yapı ve ta biî varlığımız müştereken çalışırlar. İnsanın ideo­lojik yapısının en yüksek tezahürü olan iman, ta bii ve ideolojik yapının müşterek çalışması neti cesinde doğar.
ideolojik yarimin baş muhtevası olan iman, kâinat ve hayat hakkında bir fikir verir. Bu dü şünce, yani akîd3, ferdin bütün düşüncelerinin kaynağı olur; Değerlendirmeler, akidenin mahsulü olan fikre göre yapılır.
îman, akla, hislere, ve hareketlerimize tedr eder ve onları ksndi istikametinde çalıştırır, poğ-. ruluğu tasdik.çdijenjıer inanç, fertte_ye_cenıiyette_ düjjünce, ilim, kültür, aîılakTâdet, hareket ve ni-zarn şekline inkilâb edşr. *" ~~
îman, insan ile doktrin arasındaki rabıtadır. înanç, akide ile fert arasındaki parçalanmaz bağ lılıktır. Akîde İse, rnü'min için en yüksek haki kattir. Ferdin, kâinat ve hayat hakkındaki ilk dü­şünüşü demek olan akîde, insan hayatını baştan başa tesir altında tutar.
Faxkjı__ JdeofolİJerJ__lnsan ı n tablî_varjığmjı,.te-. şir. Jütın.a„ almak fçjn. .savaşırlar. .»Bir- İcboloJL,..insa- nın tabiî varlığı üzerİndeı_mutlakJa .yakın bir te sir gösterirse; ideolojijrtiksek bir İman haline gel-
demgktir. Bu durum, ferdin İnanç, akıi, his ve hareketinin tamamen yeni ideoloji ile dolması de- •*£» *
m^ktir. , '****.
inanç, bir kelime tasdikinden,,ibaret kalmış uû şuur ve hareketler İdeol^inin muhtevası rhâmış ise, ideolojiye iman teşekkül ehnemiş ^
rriektir. Böyls bir iman, eksiktir. Fertte inkılâbı^" ','~'<% riT tamamlamamıştır. Zira, ideolojik IrilciTâp, ftT^ te, hiç bir farklı ideolojinin kalıntısını ^
Eğer fertte, farklı ideolojinin kalıntıları varsa; ö insanda ideolojik inkılâp gerçekleşmemiştir.
Fertte akidesine bağlılık, yani iman^ varsa^bu. akîde, fertts düşünce,^hjg,,...hareket şekünde^|ag ve ferdin hayatını tamamen kontrolü altına* Bu safhadan sonra fert, farklı ideolojT manı haline gelir. Farklı ideolojileri inanç, ve hareket sahasından atıp yok etmeye başlar!
Her ideoloji, mü'minds bu inkilâbı ri lar ve onu İdeoloji savaşçısı haline getirir. ^^
ideoloji, ferdin hayatını tamamen kontrolü altına almıştır. Fert, ideolojisine inanır, onu düşünür ve_> onu yaşar. Böylece, yaşayan bir ideoloji doğar. <*$, Bu durumdaki inanca «İman-ı Kânül» denildiğim< gibi; bu inanca sahip olana da «Mü'min-i Kâmil»
aHTvefilir. .
a
BÜYÜK GÜNAHLAR VE İMAN
( «Büyük günah, mü'min L T** insanı imandan çıkarmaz ve küfre L sokmaz.»
»/e t
İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre; büyük ?&. günahlar şunlardır:
76
77
1 — Haksız yere adam öldürmek.
2 — Namuslu kadına iftira etmek.
3 — Zina etmek.
4 — Harpten kaçmak.
5 —• Sihir yapmak.
6 — Yetim malı yemek.
7 — Müslüman olan ana babaya asi olmak.
8 — Haramda ileri gitmek.
9 — Faiz yemek. (Ebû Hursyre'nin ilâvesi)
10 — Hırsızlık yapmak.
11 — İçki içmek. (Hz. Ali'nin ilâveleri)
İKİNCİ KISIM
f/î
SAADET VE ŞEKAVET
«Bir kimse, saîd (günahsız) iken şald (günahkâr); şaJd iken de, saîd olabilir. Bu, fertte saadet ve şekaveti yaratma, Allah'ın sıfatla-nndandır. Allah ve sıfatlarında ise değişme olmaz.»
Allah'a îman
«Âlemi yoktan yaratan, AUahü Teâlâ'dır. O Allah ki, Öncesiz, diri, kadir, âlim, işiten, gören, dûeyen, muradedendir. Allah, araz değildir, cisim değildir, cevher değildir, suret ve şekil değildir, mahdut değildir, bir şeyin parçası veya cüz'ü değildir, bileşik değildir, sınırlı değildir. Cins ve keyfiyet ile vasıflanmaz, mekân dan münezzehtir, üzerinden saman cereyan etmez. O'na hiç bir şey ben zemez. İlminden, kudretinden hiç bir şey hariç değildir.»
ALLAH (C.C.) İN SIFATLARI
«Allah'ın (C.C.) ezelî, ve zatıy'la kaim sıfatları vardır. Bu sıfatlar, zatının aynı da değildir, gayrı da de ğildir.»
Ehl-i SünneVin bu inancı, bu sıfatlara malik birden fazla vücudun varlığı telâkkisini reddeder.
«Allah'ın ezelî sıfatlan; kudret, hayat, kuvvet, işitmek, < mek, irade, meşiyyet, fiil, ha} rnek, nziklandırmak ve kelâmctip,
«Allah, kelâm, sıfatı ite Kelâm, harf ve sesler cinsinden mayvp Allah'ın ezelî bir sıfatıdır. Al-
ı^l^
lahü Teâlâ, bu kelâm sıfatıyla, ke~ lâmedici, emredici, nehyedzci ve ha ber vericidir.»
Allahil Teâlâ'ntn kelâmı olan Kur'an, mahlûk değildir.»
Allah'ın kelâmı, mahlûk değildir; ancak harf ve seslerden ibaret olan Kur'an (Kitap), mahlûk tur.
«Allahü Teâlâ'nın kelâmı olan Kur'an, vıuskaflarımîzda (harfler ve kitabet şekliyle) yazılıdır. Kalpleri mizde (hayal edi'en lafızhrtrla) mah fuzdur. Dillerimizde okunur. Kulak-l/ırımızûa duyulur. Fakat, bunlara (mushaf, kalp dil ve kulaklara) hu lul etmez.
Tef vîn, Allahü Teâfâ'mn ezelî Sıfatıdır. Tekvin; AUahü Teâlâ'nın âlemi ve âlemin parçalarından her birini, tayin ettiği vakitte, icat et mesidir. Trkınn sıfatı, bize göre, ya-ratı7nn şeylerden atındır.
îrcfie, AVn.hu teâin'n^r ? atıyla kaim olan ezeli bir sıfatıdır.»
Fiil ve tahlîk (halketmi) sıfatlan da, Allah'ın ezelî sıfatlarındandır. Fiil, iş demektir. Tahlîk sı fatı ise, yaratmak mânâsına gelir.
Terzîk sıfatı da aynı durumda olup, nzıklan-dırma demektir. Bu sıfatlar, tekvin sıfatına râci-dirler.
irade sıfatı da( Allah'ın zatıyla kaim ezelî sı fatlarından biridir.
82
îrade, birbirine zıt iki oluştan (meselâ; var veya yok olmadan) birinin, muayyen bir anda, vukuunu tercih demektir.
Allahü Teâlâ, kendi iradesi hususunda Kur'-an'da şöyle buyuruyor:
«Onun emri, bîr şeyi dilediği zaman, ona ancak *ol' demesinden İbarettir. O da oluverir.» (i)
*Sizi de, (elinizle) yapageldiğiniz şeyleri de Allah yaratmıştır.» (2)
Hülâsa; Allah, hayn da şerri de irade eder. Fakat; «Allah, kullarının küfrüne razı olmaz.» (3)
âyet-i kerimesine göre, küfre ve ş=rre rızası yok tur.
ALLAH'I GÖRMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
«Allahü Teâlâ'yı görmek, aklen caiz, naklen vaciptir. AHahü teâlâ, görülür. Fakat bu görülme, bir me kânda, b'r yönde, bir ışık yardımıy la değildir. Görenle Allah (C.C.) arasında bir mesafe de bahis konu su değildir.»
Yani, bu görünüşte yon, yer, mesafe, cephe, bahis konusu değildir.
Mezheplerin bu husustaki görüşleri şudur:
Mutezilenin görüşü
Dünya ve ahirette Allah'ı görmek mümkün değildir, ve Allah'ı kimse göremiyecektir.»
(1) Yasin Sûresi, âyet. 82.
(2) Es-Saffat Süresi, âyet. 96.
(3) Ez'Zümer Sûresi, âyet. 7.
83
Kerrâmiye ve Müşcbbihe'nln görüşleri
Bunlar, ahirette Allah'ın, bir cihet ve mekân da, cisim olarak görüleceğini vehm ederler. Aslın da bunlar, Allah'ın cismanî olduğuna inanırlar. (4)
Bu mezhepler, Peygamber Efendimizin haber vermiş olduğu sapık fırkalardan olduklan için, bunların Ehl-i Sünnete uymayan görüşleri kabul edilmez.
Ehli Sünnetin görüşü
Allah'ı görmenin mümkün olduğu hususunda Ehl-i Sünnet âlimleri, iki çeşit delil getirirler:
1. Aklî Delil:
Biz, gözümüzü açıp baktığımızda, kendi zatı İle kaim olan boy, en gibi cevherleri; başkası İle kaim olan renk ve ışık gibi arazları görüyor ve birbirlerinden ayırt edebiliyoruz. Cevherlerde araz­ları görmemizi temin eden sebep, ikisinin de müş tereken sahip olduklan «vücut» keyfiyetidir. Yani İkisini de, mevcut olduklan için görebiliyoruz. Eğer mevcut olmasalardı, görmemiz mümkün ol mazdı.
Netice olarak, «vücut» yani «var olma» key fiyetinde Allah (C.C.) da cevher ve araz müşte rektir. Yani, Allah vardır. O halde, görmeyi müm kün kılan «vücut» sıfatı, Allah (C.C.) hakkında da tahakkuk etmiş olduğundan Allah'ı görmek
î, Şermt-Mekastd. C. II, İst. 1305.
(4) Saa s. 111.
84
2. Nakli Delil:
Bu meseledeki delil, Kur'an-ı Kerim'İn şu ftyet-İ kerimesidir:
«(Musa dedi ki) 'Ey Rabbİm, bana (zatını) göster de, seni göreyim' Rabbİ; 'sen, beni elbette göremezsin, Fakat dağa bak; eğer yerinde durabilirce ondan son ra beni görebilirsin' dedi.» (5)
Bu âyette, İki yönden, Allah'ı görmenin müm kün olduğunu isbatlamaktadır. (6)
a — Musa (A.S.), Rabbinden, O'nu görmek İstedi. Eğer, Allah'ı (C.C.) görmek imkânsız olsa idi, boyla bir istekte bulunmazdı. Zira, Hz. Musa' nın, imkânsız olduğunu bilerek, Allah'ı görmek istemesi muhaldir. Çünkü bu, mümkün olmayan birşeyi istemek olur ki, bir peygamber için abes tir. Eğer, Hz. Musa, Allah'ı görmenin imkânsızlı ğını bilmeyerek istemiş İse, cahillik olur ki, Allah. (C.C.) hakkında caiz olan ve olmayan şeylsri bil memek de peygamberliğe aykm olur. O halde, Al lah'ı görmek caizdir ki, Hz. Musa, Rabbini gör meyi istemiştir.
b — Allah (C.C.)» kendisinin görülmesini da ğın yerinde durabilmesine bağlamıştır. Dağın ye rinde kalabilmesi ise mümkündür. Mümküne bağ lanan şey de mümkündür. O halde, Allah'ı görmek mümkündür.
«Allah'ı görme» meselesini, Ehl-i Sünnet Üç yönden incelemektedir:
1 — Allah'ı ahirette görmek,
(5) El-A'raf Sûresi, ayet. 143.
(6) Teftazanî, a.gc, C. II, s. 111-114; Seyyid Şerif Cür-canî, Şerhü't-Mevafitf. C. II, İst. 1331, s. 368, 370.
85
2 — Allah'ı rüyada görmek,
3 — Allah'ı dünyada görmek.
AIIİRETTE ALLAH'I GÖRMEK
Ehli Sünnet, ahirette mü'minlerin Allah'ı (C.C.) karşılıktan, mekândan ve cismaniyetten münezzeh olarak göreceklerinde müttefiktirler.
Fatih'in hocası Hızır Bey, şöyle der:
«Mü'minlerin, baş gözleriyle, Allah'ı görmeleri vu ku bulacaktır. Fakat, kör olanlar (kâfirler) O'nu gö remezler.» (7)
Yine bu meselede, Allârre Ebu'l-Hasen Sira-cüddin Aliyyi-bni Osman da şunları kaydeder:
«Mü'minler. Allah'ı keyfiyetsiz, mahiyetini İdrak etmeden ve misalsiz olarak görürler. Allah'ı görünce bütün cennet nimetlerini unuturlar. Siz, Mutezilenin bu husustaki batıl inancından sakının.» (Cool
Aliyyülkari, bu beyitleri şerhederken ulema nın şu görüşlerini nakleder: (9)
1. İbnü Ebî Semre der ki: «Allah'ı görme meselesinde bu ümmetle diğer ümmetlerin mü'-minlcri müsavidir.»
2. «Ahkâmü'l-Mercan» kitabı, tbnü Abdi's-Selâm'ın yKavaİdü's-Suğra» kitabından naklen şunları kaydeder: «Allah'ı görmek İnsanlara mah sustur. Melekler ve cinler, Allah'ı göremlyeceklcr-
dir.»
(7) Hızır Bey,N«myye, İst., 1291, Beyit. 28.
(Cool Ebul-Hasen Siracüddİn b. Osman, Be<?u't-Ematl. İst.,
1010, Beyit, 20-21.
(9) Aliyyülkarî, ŞerAiTI-EmaR. İst. 1010. s. 14.
86
3. Ebu'l-Haseni'l-Eş'arî, «İbâne» kitabında; «Melekler de ahirette Allah'ı görürler.» demekte dir. Beyhakî, İbnü'l-Kayyim, Celâlüddin Belkaynî, Celâlüddin Süyûtî de ayni görüşe sahiptirler.
Hatta Belkayni, cinlerin mü'minlerinin de Al lah'ı görecekleri kanaatindedir.
Şeyhülislâm İbrahim B^ycûrî ise bu hususta şöyle der:
«Cinlerin mü'minleri de, diğer mü'minlerle bera ber «Mevkıf» ta Allah'ı görürler. Bu, kesindir. Cen nette görmeleri ise kuvvetle muhtemeldir. Allah'ı akıl sahiplerinden başkası, meselâ hayvanlar göremezler. Cennet ehli, Cuma ve bayram günleri görürler. Mü' minlerin havassı ise, her sabah ve akşam Rablerini göreceklerdir.» (10)
İmam Âzam Ebû Hanîfe ise, El-Fıkhu'1-Ekber kitabında; «Cennette mü'minler Rablerini baş göz leriyle görürler. Fakat aralarında mesafe, teşbih ve keyfiyet olmayacaktır.» demektedir.
Ahirette Allah'ı Görmenin Nakli Delilleri
Kitaptan:
«Yüzler vardır; o gün terü tazedir. Rabîerini gö receklerdir.» <1D
Sünnetten:
Cerirü'bnü Abdillah (R.A.) dan rivayet edil diğine göre; Nebî (S.A.V.) bir gece, ayın ondör-dünde aya bakarak; «Muhakkak siz hepiniz, ahi-
(10) lbnü'l-Lckkanî, Cevhcretü't - Tevhid Haşiyesi. Ut., Ul) Et-Ktyame Sûresi, âyet. 22-23.
87
rette Babbİnİzİ şu kameri görüp de şüphe etmedi-ğinİz gibi göreceksiniz.» buyurdular. (12)
Bu «rti'yet» hadisini Hulefa-i Erbaa, Abdullah İbnü Abbas, Abdullah îbnü Mes'ud, Süheyb ve Enes gibi, ashabın büyüklerinden yirmi zat riva yet etmişlerdir.
temadan:
Muhalifler zuhur etmezden evvel, bütün üm met; sahabe, tabiin, tebe'uttabiîn, hepsi ahirette Allah'ın görüleceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hususdaki âyet ve hadislere de zahirleri üzeri ne mânâ vermişlerdir. Onların bu ittifakı, icma delili olmuştur. (13)
ALLAH'I (C.C.) RÜYADA GÖRMEK
Şerhü Mevâkıf, îmam Âmidî'den şunları nak lediyor:
«Rüyada Allah'ı (C.C.) görmek caiz midir, değil midir, meselesinde; bir kısım âlimler, caizdir; bir kısmı da caiz değildir kanaatindedirler. Bu meselede doğru olan; rüyada Allah'ı görmeye mâni bir şey yok tur. Fakat bu görme, hakikî bir görüş değildir.» (14)
ki:
Saadeddin Taîtazanî İse, Şerhü Akaid'de der
«Rüyada Allah'ı (C.C.) görmek. Selefin bir çok larından hikâye edilmiştir. Rüyada Allah'ı görüş, bir çeşit müşahededir ki, kalp ile olur, göz ile değil.*
(12) Buharl 9/15; Müslim. 5/37; Ebû Davıtd, 34/20; Tir-mizh 36/15; îbnü Mace, Mukaddime.
(13) Teftazanî, a.g.e.. C. I., s, 116.
(14) Cürcanî, a.g.c, C. II, s. 368.
88
Bu kitaba haşiye yazan Ramazan Efendi. Se lefin bir kısmını şöyle anlatır:
«İmam Azam, Ebû Yezid, HamzatÜ'1-Kari, Saha benin büyüklerinden Hz. Ömer (R.A.), Rablerini rüya* da gördüklerim nakletmişlerdir.» (İS)
Abdüllatif el-Harputî ise, «Tenkihu'i-Kelâm fi Akaidi ehli'I-tsam» kitabında ulemanın bu husus* taki görüşlerini şöyle açıklar:
Uykuda Allah'ı (C.C.) görmek meselesinde Ehl-i Sünnet âlimleri arasında ihtilâf varsa da, «Rabbimi en güzel surette gördüm», «Rüyanın en hayırlısı, kulun Rabbini görmesi, veya Peygambe­rini görmesi, yahut Müslüman olan ana - baba sını görmesidir.» hadis-İ şeriflerine; sahabe, tabi-ûn ve din imamlarından nakledilenlere binaen ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden İmam Ami-di, rüyada Allah'ın (C.C.) görülebileceğine hük metmiştir.
İmam Âzam'm (R.A.), doksan dokuz kere, rü yasında Rabbini görüpp, yüzüncü kere, «Ya Rab-bi, kulların azap d an nasıl kurtulacak?» diye sor duğu hikâyesi meşhurdur.
îmam Ahmed b. Hanbel da Rabbini rüyada görmüş, Rabbine yaklaşmanın yolunu sormuş, oKur'an okumak» olduğu cevabını almıştır.
Kurra-1 Seb'adan Hamza, ve Muhammed bt AU Tİrmizi gibi daha birçok zevattan, rüyada Al lah'ı (C.C.) gördükleri rivayet olunmuştur.
Rüya tabircilerlnin imamı Muhammed IbnÜ Sirîn de, «Rüyada Eabbinİ gören kimsenin rüya-
(15) Ramazan Efendi, a.g.e., s. 179.
89
sı, onun cennete gireceği şeklinde tabir olunur.»
demiştir. (16)
Yine aynı hususta, fıkıh kitaplarından olan Bezzaziye'de şu açıklama vardır: Küyada Allah'ı (C.C.) görmeyi, Rüknü'Mslâm ve ekseri muta savvıflar caiz görürler. Ekseri meşayih ile Semar-kant ve Buhara'nın ekseri muhakkik (tahkikçi) âlimleri ise caiz görmezler. Hatta imam Mâtürî-dî, «Rüyada Allah'ı (C.C.) gördüğü iddiasında bu lunan, puta tapandan daha şerlidir. Zira, rüyada görülenler hayal ve misallerdir. Aİlahü Teâlâ ise bunlardan münezzehtir.» der. (17)
Tarikatü Muhammediye şerhi «Berika»' da büyük bilgin Hadimi, ihtilâfları beyan ettikten sonra, İmam Mâtürîdi'nin kavlini, bazı âlimlerin te'vil ettiğini yazmakta, aynı kitabın sarihi Recep Efendi ise, «Bu hususta susmak en güzeldir.» de mektedir. (18)
DÜNYADA ALLAH'I GÖRMEK
Bu hususta Ssyyid Şerif Cürcanî, îmam Âmi-dî'nin şu açıklamasını naklederler: (19)
«Bizim devrîmizdeki bütün imamlar, dünyada ve ahirette Allah'ın görülmesinin aklen caiz olduğunda müttefiktirler Fakat, dünyada Allah'ın görülmesinin senı'an (yani âyet ve hadislere göre) caiz olup olma masında ihtilâf ettiler. Bir kısmı bunun caiz olacağı, bir kısmı da caiz olmıyacağı kanaatine vardılar.»
(16) Harputî, a.g.e., s. 280.
(17) ibnü-l-Bezzazi'I-Kcrderî, Fetevayt Bezzazİye. C III Mısır, 1310. s. 356-357.
(18) El-Hac Recep b. Ahmed Et-Vesitetü'UAhmediyye Ve'z-Zeriatü's-Sermadiyye Fi $erhVt-Tarikati'UMu-hammeâiyye C. I, tst. 1326, s. 214-216.
(19) Cürcanî, a.g.e., C. II, s. 368.
PEYGAMBERİMİZ MİRAÇTA ALLAH'I NASIL GÖRDÜ?
Bu meselede Saadeddin Teftazanî şöyle der: Bazı selef, Mi'raç'ta Hz. Peygamberin, Rabbini baş gözüyle gördüğünü söylemişlerse de cumhur bu na muhaliftir. Sahih oian; Peygamberimizin, Rab bini baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmüş olma sıdır. Kendisine, «Rabbini gördün mü?» diye so rulunca; «Kalbimle gördüm» buyurmuştur. (20)
Allâme İbrahim Lekkanî «Cevheretü't - Tev-hid» kitabında, Peygamberimizin, Rabbini baş gö züyle gördüğünü şu beytiyle ifade eder:
«Allah'ı görmek caizdir. Nebî (S.A.S.) ise, dün yada Rabbini görmüştür.»
Bu kitaba haşiye yazan İbrahim Beycurî ise, şu bilgiyi verir:
«Ekseri ulemaya göre; Muhammed (SA.S.), Mi'-raçta Rabbini baş gözüyle görmüştür. Her ne kadar Hr. Ayşe (R.A.) bunu reddiyorsa da, İbnü Abbas (R.A.)'m hadisi bu hususu doğrulamaktadır. İbnü Ab-bas'm hadisi, Hz. Ayşe'nin kinden önce gelir. Zira «Müsbit» delili ile «Nâfi» delili tearuz edince; Müs-bit tercih edilir. Bu, bir Usûlü Hadis kaidesîdir. Aynı meselede, Ma'mer İbnü Raşid, «Ayşe, İbnü Abbas'dan daha bilgili değildir.» demektedir. Dünyada, baş gö züyle Allah'ı görmek, yalnız Resûlullah (S.A.S.) için mümkün olmuştur. Bunun dışında, uyanık olarak, kim Allah'ı gördüğünü iddia ederse sapıktır ve sözü batıldır. Hatta bazı âlimler, böyle bir iddiada bulu nan kimsenin kâfir olacağına kail olmuşlardır> (21)
(20) Taftazanl ŞerhiVt-Akaid, ist., 1308, s. 120; Teftazanî. Şerhü'l-Mekastd. s. 123.
(21) İbrahimül-Beycuri, TuhfetU't-Mürid Alâ CevheretVt Tevhid. İst. 1326, s. 61-62.

I
BAŞ GÖZÜYLE RÜ'YET HAKKINDA İHTİLAF
Bu meseledeki ihtilâfın sebebi; Müslim'in Ebû Zer (R.A.)'den rivayet ettiği şu hadistir:
Resûlullah (S.A.V.)'tan «Miraç gecesinde Rab-bini gördün mü?» diye soruldu. Resûlullah (S.A.V.) şu cevabı verdiler: «Nurun ennâ arâhu». Hadiste ki «ennâ» kelimesi, «elif» ve «nûn» harflerinin fet-hiyle de rivayet edildi, kesriyb de... Bu iki riva yet şekline göre ise, mânâ değişmektedir. Birinciye göre, (yani «ennâ» okunursa) mânâ, «O bir nur dur, nasıl görebilirim?» şeklindedir, ve «Resulül-lah, Allah'ı baş gözüyle görmedi» diyenlerin delili olmaktadır. İkinciye göre, (yani «innî» okunur sa) mânâ, «O bir nurdur, elbette gördüm» demek olur ki bu da, «Resuiullah, Allah'ı baş gözüyle gördü» diyenlerin delili olur. (22)
Ramazan Efendi, Şerhü Akaid Haşiyesi'nin 289. sayfasında «Allah'ı kalp ile görmeyi» şöyle izah eder:
«Allah (C.C.), Muhammed (S.A.S.)'in baş gözünü kalbinde kıldı. Kalbi için göz yarattı. O da Rabbini, baş gözüyle gördüğü gibi gördü.»
Rü'yet Hakkındaki Hadisler :
1. Atâ tarikiyle İbnü Abbas (R.A.)'dan: «Onu kalbiyle gördü.» (23)
2. Mesruk'tan şöyle rivayet edilmiştir:
«Hz. Ayşe'nin (R.A.) yanındaydım. «Ey mü*-
(22) Ramazan Efendi, Serhü'UAkaid Haşiyesi, tst. 1308. s. 178-179; Abdiillatif Harputî, Tenkihu't-Kelâm Fİ Akaidi Ehli'Utslâm. îst., 1327, s. 279.
(23) Müslim. C. I, s. 158. ' ■ , -
92
mirilerin annesi! Üç şeyi kim söylerse, Allah'a (C.C.) karşı büyük İftira etmiş olurmuş!.. Nedir onlar?» diye sorduğumuzda Hz. Ayşe, şöyle cevap verdi:
a) «Kim ki, Muhammed (S.A.V.) Rabbini gördü, diye iddia ederse, Allah'a karşı büyük ifti ra etmiş olur.» Bunun üzerine ben; «Ey mümin-lerin annesi, bana müsaade et, konuşayım: (Andol-sun ki, O, onu apaçık ufukta görmüştü.' (24) Ayetine ne dersin?» diye sorunca Hz. Ayşe, şu ce vabı verdi: «Bu meseleyi Resûlullahtan (S.A.V.) İlk önce soran benim... Resûlullah bana dedi ki; O Cebraildir... Hem işitmedin mi, Allahü Teâlâ; «Ona gözler erişemez. O ise bütün gözleri ihata eder.» (25) buyurmadı mı? Ve hem sen işitmedin mi ki, Allah (C.Ç.) şöyle buyurdu: «(Ya) birvahy İle, ya bir perde arkasından, yahut bir elçi gön derip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi ol madıkça, Allah'ın hiçbir beşere kelâm söylemesi (vaki) olmamıştır.» (26)
b) «Her kim ki; Resûlullah (S.A.V.), Allah' ın (C.C.) kitabından bir şeyi gizledi derse; Allah'-a büyük iftira etmiş olur.»
c) «Her kim ki Muhammed (S.A.V.) gaybı bilir iddiasında bulunursa, Allah'a (C.C.) büyük İftira etmiş olur.» (27)
3. Abdullah İbnü Şakîk tarikiyle Ebû Zer (R.A.)'d2n rivayet edilmiştir:
Resûlullah'a (S.A.V.), «Rabbini gördün mü?»
U4) Et-Tekvir Sûresi âyet. 23.
(25) EUEn'am Güresi, ayet. 103.
(26) Eş-Sûra Sûresi, âyet. 51.
(27) Müslim, C. II. s. 159.
93
diye sordum. Buyurdu ki, «Bir nur, onu nasıl gö rürüm?» Aynı tarîkle, ikinci bir rivayette Lse, «Bir nur gördüm.» buyurdu. (28)
Kadı İyaz, Şifa isimli kitabında şöyle der:
«Bir grup âlimin fikri, Hz. Ayşe'nin kavlinecdir. lbnü Mes'ud'dan ve Ebû Hüreyre'dcn, meşhur olarak nakledilen de budur. Bunun üzerine, hadisciler ve fa-kihierden bir kısmı, dünyada niyetin mümkün olma yacağına kail olmuşlardır. İbnü Abbas'tan meşhur olan rivayet ise, Peygamber (S.A.S.)in, Rabbini gözle riyle görmüş olmasıdır. Halta lbnü Abbas. Hâkini, Ncsâî ve Tabaranî, rivayetlerinde; 'Allahü Tcalâ, Mu sa'ya (A.S.) Kelâm; İbrahim'e (A.S.) hullet (dosttuk); Muhammcd'e (SA-S.I İse rü'yet ile ihtisas buyurdu" demiştir. İmam Flş'arî ile ashabından bîr grup da Peygamberin (S.A.S.l, AMalı'ı (C.C.) baş gözüyle gör düğüne kaildirler. Hazı meşayih de, Allah'ı baş gözüy le görme meselesinde tevakkuF eylemiştir. Şüphesiz, bu meselede hak olan da. tevakkuf, yani kat'î bir kanaat izharında bulunmayıp bu meseleyi Allah'a (C. C.) havale etmektir.
Şifa şerhinde Aliyyülkarî ise şunları zikreder:
«RcsûtuÜah (S AS,). Mi'raç gecesi Allahü Teâlâ'yı görmedi. Fakat Nevcvî, «Fetâvâ»da rü'yetİn vaki ol-duÇunu doğrulamış ve bunu muhakkikun'dan naklet-miştir.» (29)
ALLAH (C.C), VE KULLARIN FULLERİ
«Allahü trâlâ, kullarının iman,
küfür, İsyan ve badet (tâat) olan
bütün fiillerinin yaratıcısıdır.»
Mûtezile'nin ve rasyonalistlerin dediği gibi,
kul; fiillerinin, harekatlerintn yaratıcısı değildir.
(28) Buharı. C. V!. s. 5u; Milstim. C. I. s. 16!.
(29) Aliyyülkarî, Serhü'ş-Şifa. C. 1, İst. 1307, s. 418.
94
Bu İddia sakattır. Zira, insan, fiillerinin neticele rini tafsilatıyla bilemez. Bilemediğine göre, fiille rin halikı olamaz.
Ayrıca, bu konuda naklî deliller şunlardır:
«Allah, her şeyi yaratandır...» (30) «Sizi de, telinizle) yapageldiğiniz şeyleri de Allah yaratmıştır.» (31)
Cebriye'nin, zamanımızda fatalistlerin, «Allah her şeyin halikı olduğuna göre; kul, fiilleri yap mağa mecburdur, dolayısıyla ceza görmemelidir.»
demeleri de yanlıştır. Zira, fiillerin yaratılman, kulun talep ve kisbine tâbidir. Allah, kulun hangi iiili yapacağını bilir, fert, iyi veya kötü işi ihtiyar eder ve Allah onu, o fiili, halkedar.
«Kulların bu fiillerinin hepsi> Allah'ın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri iledir. Ancak, kul lar için, ihtiyarî filler vardır. Bu fi iller dolayısıyla sevap alırlar veya cezalanırlar.»
Cebriye ve zamanımız fatalistleri, insanın ih tiyarî fiillerini reddediyorlar. Ve «Kulun hareketi, cansız varlıkların hareketi gibidir.» diyorlar.
Şurası açıktır ki; insanın hareketi ihtiyarî; cansızların hareketi is2 mecburidir. İnsan, ihti yar ettiğinin karşılığını görecektir. İnsanı irade siz bir mahlûk, suç işlemeye veya işlememeye mecbur bir yaratık olarak görmek ve göstermek tamamen yanlıştır.
(30) F.z-Zümer Sûresi, âyet. 62. CM) P.s-Saffat Sûresi, âyet. 96.
Hsr fert için, ihtiyarî fiillerinin bir karşılı ğı vardır.
«İşledikleri iyi amellere bir mükâfat olarak..» (32) «Dileyen iman etsin; dileyen kâFİr olsun..» (33)
âyet-i kerimeleri bunun delilidir.
«Kulların yaptığı iyi ve güzel elan fiillere Allah'ın rızası vardır. Fena olan fiillere İse, rızası yoktur.»
1 Zira; bir âyet-i kelimeye göre:
j< Allah kullarının küfrüne razı olmaz.» (34)
«Kulların fiilleri» meselesini iyice anlayabil mek için; meşhur âlim Hadimî'nin bu husustaki «Efâl-İ ibâd» risalesini inceleyelim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:40 am

EF'ÂL-1 İBÂD (KULLARIN FİİLLERİ)
Bu meselede mezheplerin görüşleri şöyledir:
1. Cebriye'nln Görüşü:
Kulların fiillerinde sadece Allah'ın kudreti müessirdir. Kullar, ksndi fiillerinde, asla kudret sahibi değillerdir. Kulun herhangi bir İşte dahil ve tesiri yoktur. Kuî, cansız varlık durumunda dır.
2. Eş'arîlerİn Görüşü:
Fiilde hem Allah'ın, hem de kulun kudreti vardır. Fakat kulun kudretinin tesiri yoktur.
(32) Et-Vakta Sûresi, ayet. 24.
(33) Fl-Kchf SÛrest, âyet. 29.
(34) Ez-Zümer Sûresi âyet. 7.
96
3. Mûtczile'nin Görüşü:
Kulun kudreti, fiilde, bilâ icap velâ ızdırar müessirdir. Kulun kudretini Allah yaratır. Kulda, kendi isteği ve kendi kudreti ile, kendi fiillerini
yaratır.
4. Filozofların ve İmamü'l-Haremeyn'in Gö rüşü:
Fiilde kulun kudreti blMcap müessirdir. Fiil, kudrete muhalif olamaz. Yani, kudretin sarfedil-müsi ile beraber fiilin meydana gelmesi icabeder.
Filozoflara göre; kul, kendi fiilini yaratma ya mecburdur. Bu hususta muhtar değildir. Tef-tazanî, bu durumu «Şerhü Mekasıd»'da şöyle ifa de eder: Allah'ın kul için, bir kudret ve irade ya^ tatması vaciptir. Kuldaki bu irade ve kudret de, fiilin meydana gelmesini gerektirir. İşte «Kul, fiilinin bil-îcap halikıdır» demenin anlamı budur.
5. Ebu İshak Isferaînî'nin Görüşü:
Kulun fiilinde hem Allah'ın, hem de kulun kudreti bir arada bulunur. İki kudretin İkisi de, asıl fiilde müessirdirler.
6. Kadı Ebu Bckri'l-BakıIIânî'nin Görüşü:
Allah'ın kudreti asıl fiilde; kulun kudreti de fiilin vasfında mtiîssirdjr. Fiil ise, lâat ve ma'siyet» olarak vasıflanır. Meselâ; bir yetime atılan dayak fiilinin aslı, Allah'ın kadîm kudreti İle; bu daya ğın adalet veya zulüm, tâat veya ma'siyet olma vasıfları ise, kulun sonradan olan kudreti ile hasıl olur. (35)
(35) Harputî, a.g.e., s. 296. Akaid — 7
97
Bu görüşlerden asıl olan, Üstad Ebu îshak'ın görüşüdür. Mâtüridîlerin itikadı da budur. (36)
Kulun fiilinde iki kudretin de berabarce mü essir olması, Allah'ın âdetinin böyle cereyan etme-sindendir. Şöyle ki, Allah (C.C.), kulun, bir fiili yapmak istemesinin hemen akabinde o fiili yara­tır. Kul, bir fiili kasd ve irade etmeden ve Allah'ın kendisine verdiği kudreti sarfetmeden, Allah, o fii li yaratmaz. Fakat, kulun iradesi olmadan da, Al lah o fiili yaratmaya kadirdir. Lâkin cebr olma ması ve kulun, yaptığı fiilden dolayı ceza veya mükâfata lâyık olması sebebiyle âdet-i ilâhî böyle
csreyan eder.
Meseleyi biraz daha derinleştirirsek, Allah (C.C.), başlangıçta, kulda bir kudret yaratmıştır. Kuldaki bu kudret ızdırarîdir. Kul, bu kudreti, «bir işi yapmak veya yapmamak» isteğinden birisi ne satfetmede hürdür. İşte, kulun bu ihtiyarına Rİradc-i Külliye» (37) denir ki, bu irads ve kud ret, mahlûktur. Kul, bu kudretini bir işi yapmak veya terketmekten birisine sarfederek bu iki şık tan birini diğerine tercih eder. İşte, kulun bu sar fı, hariçta mevcut değildir. Ne var, ne de yok ka bilinden olan şeylerdendir. Buna, «trade-İ Cüz'iy-yc», «Kisb», veya «Kasıt» denir.
Netice şudur ki; kul, kudretini bir fiile katMy-yetlo sarfedlnce Allah (C.C.), âdeti icabı, o fiili yaratır. Eğer, bu fiilin meydana gelmesinde Al lah'ın yaratmasının yanında kulun da dahil bu­lunmamış olsa idi; kulun infiradı da sahih olmaz-
(36) A.g.e., s. 296.
(37) Bunu, Allah'ın iradesi olan «îrade-i Külliye» ile karış-tırmamahdır.
08
di. O halde, kulun fiili, iki kudretin içtimai ile hasıl olmaktadır. Allah'ın kudreti ile hasıl olması, Allah'ın halkı (yaratması) dır. Kulun kudreti ile hasıl olması ise, kulun kisbi (seçip tercih etmesi) dir. Fiilin, makdur (takdir edilen), hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) olarak vasıflanmasını gerekti ren şey ise, kisb'dir.
Fiilin, Allah'ın kudreti ile olduğu İnancı, ce birdir. Kulun kudreti ile olduğu inancı ise, tefviz, yani fiili kula bırakmaktır. Böylece, seleften nak-ledilegelsn «Cebrü Mutavassıt» görüşü ortaya çı kar ki, Mâtüridîlerin kabul ettikleri görüş de bu dur.
Eş'arî Mezhebi'ne göre İse: Allah (C.C.), kul da bir kudret icat eder. Kul da, bu kudrete uy gun olarak, kendi fiilini icat eder. Burada mües sir, yalnız Allah'ın kudretidir. Kulun kudreti mü essir değildir. O, sadece fiilin mahallidir. Kullar, fiillerinde muhtar; ihtiyarlarında ise muzdardir-lar. Yani hür değil, mecburdurlar. Çünkü Eş'arî-ler, «îrade-i Cüz'iyye» nin mahlûk olduğuna kail dirler. Onlara göre, fiilin vukuu, ızdırarıdir. Ku lun, fiili yapmak veya terketmek hususlarından birisini tercih etmeye kudreti yoktur. Bunun için, her ne kadar Eş'ari, kendisinin «Ccbrü Mutavas sıt» olduğunu iddia etmişse de, Eş'arîl-sre «Cebrü Mahz» denilmiştir.
Tekrar edecek olursak, Eş'arî Mezhebi'nin gö rüşünün özeti şudur: Allah (C.C.), âdeti üzere, kulların fiillerini kudretlerine yakın olarak yarat tı. Bu halde, kulun fiili, Allah'ın kudretinin tssirl ve Allah'ın İcadı İle olduğundan, Allah'ın mahlû kudur. Kulun kudretine yakın olduğu için de ku lun kisbidir.
99
Eş'arî ve Mâtürîdî'nln İttifak Noktalan :
1. İki kudretin isbatında,
2. Allah'ın kudretinin, kulun kudretine mu-
vaffık olmasında,
3. Fiilin, kul için «kisb» ve Allah için «halk»
olmasında,
4. «Cebrü Mutavassıt» olduklarım iddiada.
Eş'arî ve Mâtürîdî'nin ihtilâf Noktalan :
1. Mâtürîdîlere göre; kulun kudreti, Allah'ın adetine muvafık olarak, fiilde müessirdir.
Eşarilere göre ise; kulun, kendi fiilinde tesiri
yoktur.
2. Mâtürîdîlere göre; fiil, kuldan bll-ihtiyar (kulun ihtiyarı ile) sudur eder. Eş'ârîlere göre ise, fiil kuldan bil-ızdırar (mecburen) sudur eder.
3. Mâtürîdîlere göre; kulda irade-i cüz'iyye vardır. Fakat hariçte mevcut değildir. İrade-i cüz'iyye, mahlûk da değildir.
Eş'ârîlere göre ise, irade-i cüz'iyye da, kulda ki kudret vs. gibi, mahlûktur.
İSTİTÂ AT
(FULLERİN YAPILMASINDA GEREKLÎ
GÜÇ)
«İstitâat (kulun gücü), ferdin
fiili İle başlar ve fiilin bitmesi ile so na erer. Kula verilen "bu güç, fiili ya pan kudretin kendisidir.» Ferdin herhangi bir işi yapması, ancak Al-lah*ın, o İşin yapılmasını temin edecek güçte o fer de vermesiyle mümkün olur.
100
Fert, İradî vs gayri İradi bütün fiilleri yap mak için, bu kudrete muhtaçtır. Muayyen bir ha reketi yaptıran kudret, her şeye kadir olan Allah' ın, o fiilin yapılmasına mahsus olarak ferde ver diği kudrettir.
Mutezile, kulun, fiillerine kadir olduğu inan cındadır. Zamanımız felsefac ilerinden bir çoğu da aynı kanaattedir. Mûtezile'nin başka bir kolu olan Dialektik - Materyalizm; maddenin ve vücu­dun, kudretin esası olduğunu ileri sürer. Halbuki madde ve insan, âcizdir. Her, fiilinde, Allah'ın kendisine kudret vermesine muhtaçtır. Allah ise Kadir-i Mutlak'tır.
tîstitâat (ferdin, bir şeye gücü nün yetmesi); sebeplerin, âletlerin ve azaların salim olmasıyla müm~ kündür.»
«Sel:cplcn>. ferdin dışındaki şartlardır.
Meselâ; namaz için vakit; zekât için nisap miktarı mal, bir fiilin yapılması için gereken gü cün verilmelinde sebeplerdir.
«Aîetlrr ve aznlnnn sağlam olması» ise; fer din şahsında olan şartlardır. El, ayak veya zihnin normal çalışması gibi.
«Allah, kulun gücünün yetme yeceği şeyi teklif etmez.»
Cenâb-ı Hak buyurur:
«Allah, lıiç kimseye, gücünün yeteceğinden baş kasını yüklemez.» (38)
(38) FJ-Bakara Sûresi, flyet. 286.
101
«İnsanın darbelenmesınîn he men akabinde; döğülende meydana gelen acı ve elem; insanın vurması nın heTnen akabinde camın kırûma-1 sz ve buna benzer şeylerin hepsi, Al~
lahû Teâlâ'mn yarattıklarıdır. Bu neticeleri meydana getirmekte, ku lun bir yaratma kudreti yoktur.»
Meseleyi biraz daha derinleştirebilmek İçin, mezheplerin bu husustaki görüşlerini tetkik ede lim.
Ehl-i Sünnet itikadına göre, kulların fiilleri ni Allah yaratır. Mûbazite Mezhebi'ne göre ise, kul, fiillerini kendisi yaratır.
Fiillerin meydana gelmesinde, kulun da kud reti vardır. Ehl-İ Sünnet İnancına göre, fiili mey dana getirmede, kulun kudreti müstakil değildir. Mûtezile'ye göre isa, müstakildir. Her iki mezhe-b3 göre de, fiili meydana getiren kulun kudretini Allah yaratmıştır.
Bu meselede, üzerinde çok münakaşa edilmiş olan husus şudur: «Fiili meydana getiren ve Al lah'ın yaratmış olduğu kulun kudreti, fiil ile be raber midir? Fiilden sonra mıdır? Yoksa fiilden evvel midir?»
Khl-i Sünnct'in Görüşü :
Kudret, kuvvet, güç ve takat mânâlarına ge len «istitâat», bir sıfattır ki; Allah (C.C.) bu sıfa tı, kıran bir işi yapmayı kasdettiği anda —bu işi yapmak için gereken âbtler ve sebepler de salim ve tam olunca — yaratır. İnsan, «hayır» fiilini yapmayı kasdedince; Allah da hayır kudretini ya-
102
ratır; «şer» fiilini kasdedince de; Allah şer kudre tini yaratır.
İşte bu kudret, fiil ile beraberdir. Allah (C.C.) tarafından, kul için, fiil ile berabsr olarak yaratı lır. Fiilden evvel olamaz. Zira, fiilden evvel olsa idi; bir şey yapmak istediğinde, kulun Allah'a ih-ityacı olmaması gerekirdi. Bu halde İse, Mûtezile'-nin dediği gibi, kul, fiilinin halikı olurdu. Bu kud ret, fiilden sonra da olamaz. Zira, kudrst olmadan fiilin hasıl olması gerekir. Bu ise, muhaldir. Ceb riye Mezhebi, bu görüşü savunur.
Netice olarak; istitâat, kul için bir sıfattır ve bu kudret; kul, irade-i cüz'iyyesini sarfsttiği anda hasıl olur. Bu ise, dört kademede meydana gelir:
1. İrade-i külliye ki; bu iradenin kendisinde, takdir edilmiş şeylerin her birisine taalluk etms salâhiyeti vardır.
2. Bundan sonra, fiilin mevcudiyeti için şart olan bütün sebeplerin selâmeti gerekir.
3. Daha ronra kul; irade-i külliyesini belirli bir fiile sarfsder ki; bu sarf, irade-i cüz'iyyedir.
4. Bundan sonra da, kulun, irade-i cüz'iyyesi ni fiile sarfı ânında Allah (C.C), fiil ile beraber, kulda kudret yaratır. Bu son sarf, Allah'ın, kulda kudreti yaratmasına sebeptir.
Kudretin aslını isbat, Cebrİyye'yi; kudretin fiil ile beraber olduğunu isbat ise Mutezileyi yı kar.
Mûtezlle'nîn Görüşü :
Bunlara göre; kula kudret, fiilden evvel ve rilir. İnsan, bir işe teşebbüs etmeden evvel do, o işi yapacak kudret kendisinde mevcuttur. Kuî, bütün işlerini kendisinde mevcut olan bu kudret
- 103
ile yapar ve yaratır. Kulun, iş ânında, Allah'ın kudretine ihtiyacı yoktur. Allah'ın da, o işte dah-
li yoktur:
Bunların on kuvvetli delili şudur: Teklif, ya ni emir ve yasaklar, fiillerden evvel hasıl olur. Meselâ; kâfir, iman etmekle mükelleftir. Namazı terkeden bir kimse de, vakit girdikten sonra na maz kılmakla rnükelUftir. Eğer kudret, fiilden ev vel olmasa idi, âcize, kudret ve takati olmayan şey teklif edilmiş olurdu. Bu ise, batıldır. Bu hale göre; namaz fiilinden evvel, namaz kılma kudreti olmazsa; «namaz kıl» teklifi doğru olmaz.
Ehl-i Sunmt'in, bu görüşe cevabı şudur: İs titâat iki mânâda kullanılır:
■ 1. Yukarıda beyan edildiği gibi, fiil ile bera ber olan kudret mânâsında. Bu istitâat, fiilden no önce, ne de sonradır. Fiil ile beraberdir ve fiilin müessiridir. İhtiyari fiiller, bu istitâat ile meyda^
na geliri 2r.
2. İstit&at; hisler ve azalar gibi sebeplerin, âletlerin ve insan uzuvlarının selâmeti mânâsında da kullanılır. Emir ve nehiylerle Allah'ın teklifi, , bu mânâya gelen istitâat üzerinedir. Bu halds acizlik de gerekmez. Şu âyet-i kerime de, buna İşaret etmektedir:
«Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Hcy-Ü hacc (ve ziyaret) ölmesi, Allah'ın insanlar üzerin de bir hakkıdır...» (39)
Netice şudur ki, âdet ve sebeplerin salim ol ması mânâsına gelen ve Önceden kulda mevcut olan tetitâa1;, teklifin, yani emir ve nehiylerin ve-
(39) Al-i tmran Süresi, âyet. 97. 104
rllmcsinin sıhhati içindir. Fiil İle beraber olan İs titâat İS2, kulun sevaba veya azaba müstelıak ol masının sebebidir.
DALALET VE HİDAYET
«Altahü Teâlâ, dilediği k'mseyi sapıklıkta; dilediği kimseyi hidayet te kılar.»
Allah hidayet ve sapıklığı halkeder, İnsan da kazanır. Kul, kurtuluşu veya sapıklığı seçer. Al lah da onu halkeder.
cAllah kul için, sadece hayırlı olanı yaratmalıydı denemez.»
GÜNAHLAR, VE ALLAH'IN AFFI
«Al lahit Teâlâ, kendisine koşam af etmez.*
şirk
Bugün, türlü maskeler altında, İnsanlar Al lah'a şirk koşmaca teşvik odiliyor. Materyalistler maddeyi, rasyonalistler aklı; natüralistler (tabiiy-yûn) tabiatı; şehvetperestler şehveti (seksi) ve ne fislerini; sapık mistik telâkkiler İn*am; bazı siya sî görüşler, bir milletin tamamım veya bir sınıfı yahut da bir azınlığı, rmkimiy3tin menşei sayarak ilâhla^ürıyorlar. Ve AUnh'a, zadında, sıfatlarında ve fiillerinde ort aklar koşuyorlar. Allah, hangi şe kilde olurca olrun, kendisinden başka Allah kabııl edeni, yani müşri&i affetmez.
105
«Şirkten başka, dilediği kimsele rin, büyük veya küçük günahlarını affeder.
Helâl olarak kabul edilmediği takidrde, Allah dilerse, büyük güna hı da affeder.»
Büyük günahı helâl kabul etmek ise küfürdür. Küçük günahlan helâl sayan da kâfir olur.
RIZIK MESELESİ
ÜÇÜNCÜ KISIM
«Haram edilmiş şeyler de rtzık*
Ur.»
Rızık Cenâb-ı Allah'ın canlılara yemeleri için, verdiği her şeydir.
Bir şeyin nzık olması, onun haramlık vasfını kaldırmaz. «Allah, insanı rızıklandırdığına göre, Allah'ın insana nzık olarak verdiği bizatihi haram olan (şarap veya domuz eti gibi) şeyler, haram de ğildir» demek küfürdür.
«Helâl olsun, haram olsun; her kes kendi rızkını yer. Bir insanın kendi rızkını yememesi, veya baş kasının onun rızkını yemesi tasav vur edilemez.»
Allah'ın, bir mahlûk için, tayin ettiği şeyi, başkasının yemesi imkânsızdır.
Meleklere iman
106
ı
«Melekler, Allah'ın kulları olup, Allah'ın emri ile hareket ederler.»
«...Bunlar (Melekler) Allah'ın emri ile hareket ederler.» (1)
«Onların, erkeklik ve dişilik va sıflan yoktur.»
Meleklerin kesin sayıları yakkmda kat'î bir bilgimiz yoktur. Onu, aniak, Allah bilir. Kur'an-ı Kerim'de ve Peygamberimizin hadîs-i şeriflerinde isimleri zikredilen melekler şunlardır:
Maleklerin Peygamberi durumunda olan dört büyük melek:
1. Cebrail: Vazifesi, Allah ile Peygamberler arasında elçiliktir.
2. Mikâil: Görevi, tabiat olaylarım idare et mektir.
3. İsrafil: Vazifesi, «Sûr» denilen bir vasıta
ile, kıyametin ve Öldükten sonra bütün canlı var lıkların dirilecekleri zamanın geldiğini haber ver mektir.
4. Azrail: Bunun da vazifesi, canlıların ru hunu almaktır.
ı
<1) El-Enbiya Sûresi, âyet. 27.
109
Bu dört büyük melekten başka; Cennetin bek çisi Rıdvan, Cehennemin bekçisi Mâlik, insanların sevaplarını ve günâhlarını tesbit eden Hafaza Me lekleri, kabird* sual soran Münker ve Nekir, isim lerini bildirimiz meleklerdir.
DÖRDÜNCÜ KISIM
Kitaplara îman
110
«Allah'ın peygamberlerine inzal etmiş olduğu kitaplar vardır. Bu ki-tavlarda emrini, nehvini, mükâfatı nı ve azabım beyan edip açıklamış tır.»
Allahü Teâlâ, Cebrail vasıtasıyla, bütün pey gamberlere emir ve yasaklarını bildirmiştir. Bun ların bazıları kitap haline gelmiş ve zamanımıza kadar ulaşmış, büyük bir kısmı ise günümüze ula­şamamıştır. Allahü Teâlâ'nın bazı peygamberlere gönderdiklerine «Suhuf» (sayfalar) denir. Bir ri vayete göre bunlar;
1. Âdem Peygambere 10 sayfa,
2. Şit Peygambere 50 sayfa,
3. İdris Peygambere 30 sayfa,
4. İbrahim Peygamber* 10 sayfa olmak üze re cem'an 100 sayfadır.
«Mukaddes Kitaplar» olarak bildiğimiz dört büyük kitap ise, «Kütübü Erbaa» diye isimlendi rilir. Bu kitaplar da, şu peygamberlere gönderil miştir:
1. Tevrat, IIz. Musa'ya,
2. Zebur, Hz. Davud'a,
3. İncil, Hz. İsa'ya,
4. Kur'an-ı Kerim, Hz. Muhammed'e.
Tevrat, Zebur vs İncil, peygamberler tarafın dan getirildikleri, yani Allah'ın gönderdiği şeklini
Akaid — 8
113
muhafaza edememiş, insanlar tarafından tahrif edilmişlerdir. Bu husus hem tarihî, hem aklî hem de nakli delillerle sabittir.
Ayrıca, Kur'an-ı Kerim, kendisinden önceki kitap ve dinleri neshetmiş, yani hükümlerini yü rürlükten kaldırmıştır.
Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi, tahriften ve taklitten uzak yegâ ne hak kitap olarak, günümüze kadar, bir harfi dahi değişmeden gelmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in Peygamberimize gönderil mesi 23 senede tamamlanmış, Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir zamanında bir araya toplanmış, Hz. Osman zamanında nüshalar halinde çoğaltılarak, İslâm'ın o zamanki merkez lerine gönderilmiştir.
Kur'an-ı Kerim, çeşitli zaman ve çeşitli yer lerde inzal edilen 114 sûre ve 6666 âyetten müte şekkildir. - »
BEŞİNCİ KISIM
Peygamberlere îman
114
«Resullerin gönderilmesinde hikmet vardır, Allahü Teâlâ, beşer
içinden bazılarını, beşeriyete müjde-leyici ve korkutucu resuller olarak göndermiştir. Bu resuller; insanlara, din ve dünya işlerinden, muhtaç ol dukları her şeyi açıklamışlardır.»
Resuller, insanların ezelden ebede kadar ihti yaç duyacakları her şsyl bildirmişlerdir. İnsanın, kendisine, başkalarına, din vazifelerini ve takip edeceği hareket şeklini gösteren ebedî kanunlar getirmişlerdir. Bunlar imana, kültüre, hayat niza mına ve amallere dair olan ölümsüz kaidelerdir. Dini kabul, onun muhtevası olan imanı, kültürü, hayat nizamını ve amelleri de kabul demektir.
«Cenâb-ı Allah, peygamberleri, tabiat kanunlarını yırtan mucizeler le te'yid etmiştir.
Mucize; peygamberden, Allah'ın izni İle sadır olan fevkalâde haldir.
«Peygamberlerin ükt, Hz. Âdem ve sonuncusu, Hz, Muhammed (S,A.
t
Âdem (A.S.) in ilk insan ve ilk peygamber ol duğu hususunda kitap, sünnet v= İcma'da deliller vardır. Bunu İnkâr eden, (DarwinisUer ve aynı düşüncede olanlar) kâfir olur.
Hz. Muhammed (S.A.V.) in son peygamber olduğunu inkâr eden de kâfir olur.
117
«tsa (A.S.)'nın yer yüzüne ineceği hadis-İ şe rifte zikre di İd iği ne göre; son peygamber, Hz. İsa olmaz mı?» şeklindeki sual yanlıştır. Zira, Hz. İsa, yer yüzüne, Hz. Muhammed'e tâbi olarak gelecek tir. Çünkü, onun şeriati neshedilmiştir. Onun İçin vahy ve hüküm koymak yoktur.
«Peygamberlerin sayılarının ne olduğu konusunda münâkaşa etme melidir. Zira, Allahü Teâlâ buyur muştur ki; «Andolsun kî, senden ev vel de peygamberler gönderdik. On-lann içinden, sana kıssalarım bildir diğimiz kimseler de var; sana bildir mediğimiz kimseler de var.-» (1) E-ğer adet zikredilirse; zikredilen adet ten fazla peygamber gelmiş geçmiş se onlar inkâr edilmiş; zikredilen adetten az peygamber gelmişse pey gamber olmayanlara peygamberlik İzafe edilmiş olur.
Peygamberlerin hepsi, Allah' tan aldıklarım tebliğ etmişler ve ha ber vermişlerdir.,»
Peygamberler, İnsanlığın kurtuluş yolunu; bü tün insanlara, her türlü eziyctlers rağmen bildir mişlerdir. Onlar tebliği gerekli her şeyi açıklamış lardır. İşte, bu tebliğ edilenler, kurtuluşun tek yo ludur.
Bazıları, «Peygamberler kurtuluşumuzun esas larını herkese değil, sadece bazı insanlara bildirdi ler. Biz de, o kendisine sır tevdi edilen kimseler-
(1) EUM'û'min Sûresi, âyet. 78.
118
den öğrenerek kurtulabiliriz.» derler. Bunlar, pey gamberleri, tebliğ vazifesini yapmamış olmakla it ham etmiş oluyorlar. Bu da tam bir küfürdür.
«Peygamberler sadıktırlar ve na sihat edicidirler.
Peygamberlerin en efdali, Hz. Muhammed (S.A.S.)'dir.n
Allah (C.C.), Kur'an-i Hakiminde, İSLÂM ÜM-
METİ'ni en hayırlı ümmet olarak bildirir. Ümme tin hayırlı oluşu, dinlerinin yüksekliği sebebiyle dir. Dinin yüksekliği ise, o dinin peygamberinin yüceliğine işarettir.
Peygamberler de bizim gibi birer insandır lar. Fakat, Allah tarafından seçilmiş kimseler ol dukları İçin, diğer insanlardan ayrı, bazı vasıfla rı vardır. Peygamberlerin bu sıfatlarını şöyle özet­leyebiliriz:
1. «Sidk» (Doğru olmak): Peygamberler, as la yalan söylemezler. Onlar, dürüst İnsanlardır.
2. «Emanet»» (Güvenilir olmak): Peygamber ler, güvenilir kimselerdir. Asla emanete hiyanet etmezler.
3. «îsmet» (Günah işlememek): Peygamber ler, günah işlemezler. İnsanlık icabı olan ufak te fek hataları da, Aliah tarafından düzeltilir.
4. «Fetanet» (Zeki olmak): Peygamberlerin hepsi de, insanların mutlaka en zekileridirler.
5. ttTebliğ» (açıklamak): Peygamberler, Al lah'tan almış oldukları emirleri insanlara mutla ka ulaştırmışlardır. Hiç bir şey gizlememişler ve hiç bir şey de ilâve etmemişlerdir.
Peygamberlerin kesin sayılarını ve İsimlerini
119
bilmiyoruz. Bunlardan, Kur'an-ı Kerlm'de İsmi ge çen peygamberler şunlardır:
1. Hz. Adem
14. Ha. Harun,
2. Hz. İdris,
15. Hz. Davut,
3. Hz Nuh,
16. Hz. Süleyman
4. Hz. Hud,
17. Hz. Eyyub,
5. Hz. Salih,
18. Hz. Zülkifl,
6. Hz. Lût,
19. Hz. Yunus,
7. Hz. İbrahim,
20. Hz. İlyas,
8. Hz. İsmail,
21. Hz. El-Y3sa,
9. Hz. tf-hak,
22. Hz. Zekeriya,
10. Hz. Yakup,
23. Hz. Yahya,
11. Hz. Yusuf,
24. Hz. İsa,
12. Hz. Şuayb,
25. Hz. Muhammed
13. Hz. Musa,

Bunlardan başka, peygamber veya velî olduk ları hususunda, İslâm âlimlerinin İhtilâf ettikleri Hz. Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'in İsimleri de, Kur'an-ı Kerim'de zikredilmektedir.
ŞEFAAT
«Peygamberlerin ve hayırlı kim selerin büyük günah işlemiş olanla ra da şefaat edecekleri (âyet ve ha dislerle) sabittir.»
«Hem kendinin, hem erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin günahının yari i ğan masını iste.» (2)
(2) Muhammed (SA.S.) Sûresi, âyet. 19. 120
«Artık şefaat edici (melekler, peygamberler ve salihlerJİn hiç bir şefaati onlara fayda veremeyecek» (3)
Câbir (R.A.) dsn:
«Ümmetimden büyük günah işlemiş olanlar için de şefaatim vardır.» (4)
KÜL VE VAZİFELERİ
«Kul, kendisinden emir ve ya saklamaların kalkacağı bir duruma ulaşamaz.n
Bazı sapıklar; «kul aşın sevgiye (aşka ulaşın ca ve kalbi temizlenince, artık onun ibadet etme sine; dinin emirlerin! tutup yasaklarından sakın masına lüzum yoktur» derler. Bu, kâfirce bir inançtır. İnsanların en temiz kalbine malik olan Peygamber (S.A.V.) ibadatten, taatten vaz geçmiş midir?
Bazı sapık kimseler de, «İnsan muayyen bir mertebeye (fena fillah'a) vardıktan sonra; ferdin İbadetine, taatına lüzum kalmaz» derler. Bunun te'vile gelen bir tarafı yoktur. Buna inanan kâ­firdir.
MAHLÛKLARIN FAZİLET DERECELERİ
Beşerîn resulleri, meleklerin re sullerinden daha faziletlidir. Melek*
(3> IîUMJİddcssir Sûresi, ayet. 48.
(4) Ebtt Davud. 34/23; Tirmİzl 35/11; îbnü Mace. 37/37.
121
ı
lerin resulleri de, (Peygamberler ha riç) bütün beşerden daha efdaldir. Mü'minlerin umumu ise, meleklerin umumundan faziletlidir.»
İNSANLARIN EN FAZİLETLİLERİ
«İnsanların en efdali, peygam berimizden sonra, Ebu Bekr'is Sid-dîk (RA.ytîr. Ebu Bekir'den sonra, Omerü'l-Faruk' (RA.)'tur. Sonra Os man zü'n-Nureyn' (R.A.) dir. Sonra da, Aliyyül-Murtaza (R.A.) dır. Hu-lefa-i Raşidîn'in hilâfetleri de, bu sı raya göre olmu§tur.»
SAHABEYE KARŞI NASIL BİR HİS DUYULUR?
«Sahabe, ancak hayırla yadedi-
lr.y>
Bu konuda Peygamberimiz ■ şöyle buyurur:
«Ashabıma kötü söz söylemeyiniz. Sîzden biriniz, Uhut. Dağı kadar altını sadaka olarak verse; gene do ashabından birisinin tujaşmış uldngu yüce derecenin) boyuna, hatta yan boyuna ulaşamaz.» (5)
«Allah!.. Allah!.. Ashabım hakkında (fena konuş mayınız) Allah'tan korkunuz. Benden sonra onlara garazla, haklarında kötü lâf etmeyiniz. Kim onları se-
verse, beni sevdiğinden dolayı sevmiştir. Kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet ede ne ise, Allah'ın azap etmesi yakındır.» (6)
Sahabeye ta'n etmek eğer kafi delillere-ay kırı ise, küfürdür. Kafi delillere aykırı değilse; bid'at ve fısktır.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE
«Peygamber (SA.S.)'in cennetle müjdelediği aşere-i . mübeşşere'nin, cennete gideceklerine şehadet edilir.»
Tirmizî ve Ahmet b. Hanbel'in tahric ettik-teri bir hadîs-i şerife göre, Aşere-i Mübeşşere şun lardır.
1 — Hz. Ebu Bekir.
2 — Hz. Ömer.
3 — Hz. Osman.
4 — Hz. Aji.
5 — Hz. Talha.
6 — Hz. Zübeyr
7 — Hz. Abdurrahman îbnü Avf.
8 — Hz. Sa'd Îbnü Ebî Vakkas.
9 — Hz. Sa'd îbnü Zeyd.
10 -— Hz. Ubeyde Îbnü Cerrah.
(Allah, cümlesinden razı oîsun)
(5) Buharî 62/6. Müslim. 44/54; Ebu Davud. 34/11; Tir-mizt. 46/58.
<6) Tirmizl 46/58.
122
123
ALTINCI KISIM
Ahirete îman
i
KIYAMET ALAMETLERİ
«Hz. Muhammed (S.A.S.)'in kı yamet alâmetlerinden olarak; Dec-câTin, Dâbbe-i Arz'ın, Ye'cüc ve Me*-cüc'ün çıkması; Hz. İsa'nın gökten inmesi ve güneşin batıdan doğması hakkında verdiği haberler haktır.*
ÖLÜM VE ECEL
«Öldürülen bir kimse, eceli ile ölmüştür. Ölüm de, (hayat gibi) bir varlıktır.*
Ölüm, tıpkı hayat gibi Allah'ın bir yaratığı dır. Beşeriyet için, ölümü yaratmak, veya yok et mek İmkânsızdır.
Zira, Allah (C.C.) şöyle buyurmaktadır.
«O (Allah) Ölümü de, dirimi de yaratandır...» (1)
Öldürülen bir adam için, «daha fazla yaşaya caktı» denemez. Ölümün eceli (vakti), değişmez. Çünkü:
«O ecelleri gelince; ne bir saat geri bırakabilirler, ne Öne alabilirler.» (2)
(1) FJ-MiUk Sûresi, âyet. 2.
(2) El-A'raf Sûresi, âyet. 34.
127
KABİR AZABI KAHİRDE NİMETLENMK KABİR SUALİ
«Kâfirlere ve müminlerden bazı günahkâr olanlara kabir azabı; itaat edenleri kabirde nimettendirmek; ve Nekifin suali (3), kitap ve sün net ile sabittir (gerçektir).a
«(Kabir azabından biri de) ateştir ki, onlar sabah, akşam arzolunacaklar. Kıyametin kopacağı gün de, 'Firavun hanedanını azabın en çelininc sokun' deni lecek.» (4)
İbnü Abbas (R.A.) tan: Nebî (S.A.V.), iki kab rin yanından geçerken buyurdu ki:
^Muhakkak, bu İkisi de azap görüyorlar. Gördük leri a/ap da, çok büyük olan bir İş için dcgil. Onlar-ıtnn birisi, idrardan sakınmaz ve temizlenmezdi. Di ğeri ise, lâf getirip götürerek halkın arasım ifsat ederdi...» (5)
Âyet ve hadislerle sabittir ki, kabir azabı, haktır. Fakat, azabın keyfiyeti bize bildirilmemiş tir.
«Ölü, idrak edemez; dolayısıyla azap müm kün değildir» diyenler kâfirlerdir. Zira, Allah'ın, cansız telâkki ettikleri maddeye, bu azabı hisse decek bir hayatiyH vermesi, kâinatı yoktan var-
(3) Kabirde ölüye Rabbİ, Dni ve Peygamberi hakkında meleklerin sorduğu sorular.
(4) f.UMü'mm Sûresi, âyet. 4ft.
(5) Btıharl 4/55: Müslim. 2/34; Ehu Davttd. I/U; Tirmi-z. 1/53; Ncsâl 1/26; İbnü Mace. 1/26.
128
ÖLDÜKTEN SONBA DİRİLME
«Öldükten sonra dirilmek, hak tir.»
Allah buyuruyor;
«Sonra sîz, kıyamet gününde tekrar dilitilip kal-dinlacaksmız...» (6)
Şüphesiz ki; kâinatı yoktan var eden, kuru tanelerden hayat dolu bitkiler çıkartan, birer damla sudan canhlar meydana getiren Allah; öl dükten sonra, kullan yeniden tsrkip etmeğe ka dirdir.
«Amellerin Ölçülmesi, haktır.» Cehâb-ı Allah buyurmaktadır:
«Herkesin dünyada yapıp ettiğini tartmak da, o gün haktır.» (7)
«Âhirette kula verilecek olan ki tap, haktır.»
Bu kitapta kulların tâat (hayır) lan ve hata-lan bildirilir:
«...Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, neşredilmiş olarak kendisine kavuşacak.> (Cool
(6) El-MİVmin Sûresi âyet. 16.
(7) Et-A'raf Süresi, âyet. 8.
(Cool El-îsra Sûresi, âyet. 13. .
U^^'
- 9
129
«Artık kitabı sağ eline verilmiş olana gelince; der kî: 'Alın okuyun kitabımı..Çünkü ben hakikaten he sabıma kavuşacağımı zannetmiştim (bilmiştim)'.
«Kitabı sol eline verilmiş olana gelince; o da der ki: 'Ah keşke benini kitabım veri!meşeydi1.» (9)
«CKitabt sağ eline verilen kimse) kolayca bir he sap ile muhasebe edilecek o.
«Ama kitabı arkasından (solundan) verilen kim se; derhal helakini temenni edecek, o şiddetli ateşe girecek.» (10)
«Ahirette, Allah'ın kullanım su al sorması, haktır.»
KEVSER HAVUZU
«Kevser havuzu, haktır» Cenâb-ı Hak buyurur:
«(Habibim) Biz sana, hakikaten, kevseri verdik.» (11)
Resulü Ekrem ise; şöyle buyurmuşlardır;
«Benim havzım, bir aylık yoldur. Onun suyu, süt ten daha beyazdır. Onun kokusu, miskten dalın güzel dir. Bardakları, semanın yıldızları gibidir. Ondan içen kimse artık ebediyyen susamaz.» 02)
(9) El-Haakka Sûresi âyet. 19-20, 25.
(10) El-İnşikak Sûresi, âyet. 8, 10-12.
(11) El-Kcvser Sûresi, âyet. 1.
(12) Buhart 81/52; Müslim. 43/9; Tirmizî 35/15; Mace, 37/36.
130
İbnü
SIRAT KÖPRÜSÜ
«Sırat köpjiisü, haktır»
Bu, Cehennem üstüne kurulmuş bir köprü dür. Cennetlikler geçer; cehsnnemliklerin ayağı kayar.
Peygamberimizin bildirdiğine göre:
«...Mü'minler sıratı göz açıp yumuneaya kadar (kısa bir zamanda): şimşek gibi, rüzgâr gibi, kuş gibi, ata veya (diğer) binitlere binmiş gibi geçerler...» (13)
CENNET VE CEHENNEM
(14)
«Cennet ve Cehennem, haktin Cennet ve Cehennem, yaratılmıştır ve şu anda da mevcutturlar.»
«Ey Adem, sen eşinle beraber Cennette yerleş...»
Ayrıca, Cennet ve Cehennemin hazırlandığını bildiren âyetler vardır:
«O (Cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır.» (14)
«O (Cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır.* (15)
«O (Cennet), Allah'a ve Peygamberine iman eden ler için hazırlanmıştır..» (16)
<16)
Buhart 97/24; Müslim. 1/8Î; Tirmizî 36/20.
Et- Bakara Sûresi, âyet, 35; El-A'raf Sûresi, âyet. 19.
At-i îmran Sûresi, âyet, 113.
El-Hadid Sûresi, âyet. 21.
131
«O (Cehennem ateşi) kâfirler için hazırlanmış tır...» (17)
«Cennet ve Cehennem sonsuz dur. Hiç bir zaman yok olmazlar ve içindekiler de yok olmayacaklardır.»
Cenâb-ı Allah buyuruyor:
«Onlar (iman edip de iyi işler yapanlar), orada (Cennetlerde) ebedî kalıcıdırlar.» (18)
«Onlar (o inkâr edip kâfir olanlar ve zulmeden ler), orada (Cehennemde) ebedî kalıcıdırlar.» (19)
GÜNAHKÂR MÜMİN CEHENNEMDE EBEDİ KALMAZ
«Büyük günah işlemiş olan mü'-mınler (tevbe etmeden ölseler dahi), Cehennemde ebedi kalmayacaklar-dır.»
Allah buyuruyor:
«Allah, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara da -kendileri içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere- alt-, lanndan ırmaklar akan Adn Cennetlerini ve çok gü zel meskenler vaadetti.» (20)
ŞUALARIMIZ VE KABULÜ
«Dirilerin ölülere dua etmelerin de ve onlar için sadaka vermelerin de ölülere fayda vardır.»
(17) EUBakara Sûresi, âyet. 24.
(18) En-Nisa Sûresi âyet. 122.
(19) En-Nisa Sûresi, âyet. 169.
(20) Et-Tevbe Sûresi, âyet. 72.
132
Peygamberimiz (S.A.V.) buyurur;
«Müslümanlardan bir grup, bir ölünün namazını kılınca ona şefaat etmiş olurlar.» (21)
«Allah (C.C.), dualara icabet etfer ve hacetleri bitirir.»
«Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin; size icabet (ve duanızı kabul) edeyim.» (22)
Duada esas; niyetih sadık, halis olması ve kalbin huzurudur.
Resulüllah buyurur:
«Allah'a dua ediniz. Kabul edeceğine inanınız. Bi liniz ki; Allah, gafil ve (dünyaya iyice) dalmış kalp-ten dua kabul etmez.» (23)
(21) Ncsâl 21/78.
(22) BUMü'minun Sûresi, âyet. 60.
(23) Tirmİzh
I
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:41 am

YEDİNCİ KISIM
Kadere İman
KAZA VE KADER NEDİR?
Kaza ve kader kelimelerinin İslâm ıstılahın da ifade ettikleri mânâ şudur:
«Kader», ezelden ebede kadar olmuş ve ola cak şeylerin hepsinin zamanının, yerinin ve na sıl olacaklarının Allah tarafından ezelde bilinme si ve bu bilgiye uygun olarak takdir ve irade edil­mesidir. Kader, Allah'ın «ilim» ve «irade» sıfatla rı ile ilgilidir. Allah, ilim sıfatı ile, olacak şeyleri bütün teferruatı ile bilir, irade sıfatı ile şöyle ve ya böyle olmasını tercih ve takdir eder. işte bir ş^yin, ezelde Allah tarafından bilinmesine ve öy lece tercih ve takdir edilmesine «kader» denir.
«Kaza» ezelde, Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin, zamanı ve yeri geldiğinde, ezeldeki bilgi ve takdire uygun olarak, Allah tara fından yaratılmasıdır. Kaza, Allah'ın «Kudret» ve «Tekvin» sıfatlan ile ilgilidir. Allah, kadere uy gun olarak, her şeyi kudret va tekvin sıfatları ile yaratır.
Kâinatta hc-r şey, kaza ve kadere bağlıdır. Allah'ın takdir ve iradesinin dışında hiç bir şey olmaz.
«Kadere İman»; iyi-köı,ü, hayır-şer ne varsa hepsinin Allah tarafından ezelde takdir edilip za manı gelince de yine Allah tarafından bu takdire göre yaratıldığına inanmak demektir.
Kaza ve Kadere iman, İslâm'ın inanç e.^a^la-nnın en mühimlerinden biridir. İslâm mütefek-
137
kirleri ve kelâm âlimleri, Kaza ve Kader mesels-sinde çeşitli görüşlere sahip olmuşlar, bu konuda birçokları yanılmış ve temel inançtan sapmışlar dır.
Kaza ve Kader meselesindeki ihtilâf; «kulla rın kendi fiillerini halk (yaratma)» meselesinde ki ihtilâftan doğmuştur.
Kaza ve Kader kelimeleri, umumiyetle, ikisi de bir arada kullanılır. Bu kelimelerden; biri di ğerinin lâzım'ı olmakla beraber; mezhepler ara sında kullanılışlarında ihtilâf vardır. Meselâ, bi zim (Matürîdîlerin) Kaza diye tarif ettiğimizi, Eş'arîler Kader diys tarif ederler.
Rağıp'a göre: Kader, takdir; Kaza da, tahsil etmek ve kesin olarak hükmetmektir.
Başka bir deyimle Kader, ölçmek için hazır lanan şey; Kaza ise, fiilen ölçmekten İbarettir.
Kad:r, bir şeyin esası; Kaza da onun tafsilâ tıdır. Merelâ; Kader, bir devletin divan'mdaki İc mal defteri; Kaza da o deftere göre, vazife sahip lerine Beytü'l-mal'İn tevzi ve taksimidir.
İbnü'1-Esîr, «El-Bidaye Ve'n-Nihaye» isimli eserinde şöyle demektedir:
«Kader, takdir; Kaza İse, halk (yaratma) manası nadır. Bunlar, birbirinin mütelâzımıdır. Yani, bunlar birbirlerinden ayrılmayan iki emirdir. Kader, esas (le-mcl); Kaza ise bina mesabesindedir. Kim ki, birbirin den ayırmak isterse Kaza ve Kader binasint yıkmış olur.»
Yani, Îbnü'l-Esir'e göre; Kaza ve Kader aynı mânâya geliyor. (1)
(1) İbnü'l-F.sîr, ft.g.c, (F,bu Abbas Zeynü'd-Pİn Ahmcd b. Ahmcd b. Abdüllatif F.z-Zcbîdî, FJ-Tecridü's-Sarih Tcr-cemesi. C. XII, s. 241-242'den naklen)
138
KAZA VE KADERİN KURANDA KULLANILIŞI
Kerim'de birkaç
Kaza ve Kader, Kur'an-ı mânâda kullanılmıştır. (2)
1) Kaza ve Kader, «halk» (yaratmak) mâ nâsına gelir. Şu âyetlerde olduğu gibi:
«Bu suretle onları, yedi gök olmak üzere. 2 günde vücuda getirdi (yarattı)» (3)
«(Allah) onda (arzda), arayanlar için dürt günde müsavi gıdalar takdir elti (yarattı).» (4)
2) Kaza ve Kader, «Emir ve hüküm» mânâ sına gelir. Şu âyetİ2ide böyledir:
«Rabbin, kendin başkasına kulluk etmeyin, ana ve babaya iyi muamele edin diye hükmetti.-.» (5)
«Aranızda ölümün keyfiyetini, zamanını, mekanını ve ecellerin miktarını biz ((ayin, hüküm ve) takdir ettik.» (6)
3) Kaza ve Kader, «Mân ve Beyan» mânâ larına da geür. Şu âyetlerde olduğu gibi:
«Biz, Kitapta İsrail Oğullarına şu haberi verdik (beyan etlik); 'Siz, arzda muhakkak iki defa fesal çı karacak ve muhakkak (bana karşı) büyük bir serkeş lik yapıp kabaracaksınız.» (7)
«(Lut'un) karısı başka. Biz oıjun mutlaka geride kalan (helak olan) kimselerden olmasını takdir ive ilan) ettik.* (Cool
(2) Cürcanî, a.g.e., C. III, s. 313.
(3) Fııssilet Sûresi: âyet. 17.
(4) Fııssilet Sûresi, âyet 10.
(5) Fl-fsra Sûresi, ayet. 23.
(6) F.LVakta Sûresi, âyet. 60.
(7) Et-îsra Sûresi, âyet. 4.
(Cool EUHıcr Sûresi, âyet. 60.
139
I
MATÜRİDİLERE GÖRE KAZA VE KADEHİN İSTILAH MANALARI
Kader: Allahü Teâlâ'nın, ezelden ebede ka dar olmuş ve olacak seyisim zamanını, mekânını, vasıflarını, şekillerim ve her türlü özelliklerini ezelde bilip ve bilgisi üzerine tahdid ve takdir et­mesidir.
Kaza: Allahü Teâlâ'nın ezelds, ilmi üzerine takdir ve tesbit etmiş olduğu şeylen, zamanı ge lince, ezeldeki ilim ve iradesine uygun olarak icat etmesi ve yaratmasıdır.
Kader, Allahü Tsâlâ'nın ezelî olan tüm ve İrade sıfatına; Kaza da Tekvin sıfatına racidir.
KAZA VE KADER HAKKINDA EHLİ SÜNNETİN GÖRÜŞÜ
Kaza ve Kader kelimelerinin lügat ve ıstılah mânâları beyan edildikten sonra Ehl-1 Sünnet Mezhebinin Kaza ve Kader hakkındaki tezi şöyle hülâsa olunabilir:
Cenâb-ı Hak, eşyayı yaratmazdan önce, eşya nın miktarlarım, ahvalini, halkın amellerini, ken di iradeleriyle yapacakları hayır ve serleri ilm-i ezelîsiyle bilip, ezelî iradesiyle levh'i mahfuzda, ilk yarattığı kalemle yazmıştır. Ezelde ilim ve İradeye muvafık olarak takdir edilen şeyler de, zamanı gelince, harfiyen kaza olarak meydana gelmektedir.
«Hcrşey ezelde takdir edilip, Lcvh-İ Mahfuz'-da yazılmış olduğuna, zanıam gelince de kaza
140
olarak icat edileceğine, takdir ve kazada hata ol nı i varağına göre; insan, yapmış olduğu işlerden nasıl sorumlu tutulur?» şeklindeki soruya cevap vermedsn önce, insanların fiillerini kısaca tetkik edelim.
İnsanların fiil ve hareketleri ikiye ayrılır:
a) İhtiyarî fiiller.
b) Gayri ihtiyari fiiller.
İnsanların gayri ihityarî olan fiil ve hareket leri, kendi ihtiyar ve iradeleri olmaksızın, sadecs Allah'ın yaratması ile olduğu için, insan bunîar-dan sorumlu tutulmaz. İnsanın açlık hissetmesi, vücudundaki kanın dolaşımı, organların çalışması vs. gibi işler, bu kabildendir. Bunlardan ne sevap, ne de günah hasıl olmaz.
İhtiyarî fiiller ise; insanların ihtiyar ve ira desi vasıtası İle yaratılır. İnsanlar, bu hususta bir kisb?, bir irade-i cüz-iyyeye ve bir kudrete sa hiptirler. İnsanlar, kendi iradelerini ve kudretle rini sarfeder, akabinde Allah (C.C.) da o fiilleri yaratır. Yoksa, insan kendi fiillerini yaratmaz. Binaenaleyh, insanların bu kabil hareket ve fiil leri, kendi irads ve İhityarlarma müstenit oldu ğundan, cebir lâzım gelmez. Bu fiillerin yaratıcı sı Allah olup, kul olmadığından tefviz (yani ku lun, fiillerini yaratmış olması) de lâzım gelmez.
Yalnız, Allah (C.C), her hususta, olan ve olacak olan her şeyi sebeplere bağlamıştır. Kul, bu sebspiere tevessül edince, Allah (C.C.) da o şe yi yaratır ve vücuda getirir. İlâhî sünnet ve tarz da cereyan eder.
Şimdi, asıl sorunun cevabına gelsîim: «Fiil re hareketlerimiz ezelde takdir edilmiş ve Levh'a
141
ı
yazılmış olduğuna göre; bu işleri yapmak zorun da kalmıyor muyuz? Öyleyse niçin sorumluyuz?»
Evet, herşey ezelde Allah'ın irade ve ilmiyle takdir edilmiş ve yazılmıştır. Fakat ehemmiyetle bilmemiz gereken husus şudur: «İLİM MALUMA TÂBİDİR.» Bilgi, ancak hadiselere ve eşyaya uy gun olursa, ona ilim denir. Uygun olmazsa cehil denir. «İLİM MALUMA TÂBİDİR.» Yani, ilim (bilmek) malûma (bilinen şeylere ve hadiselere) tâbidir. İlmin, hadiselerde tesiri yoktur. Meselâ; biz güneşin nereden ve ne zaman doğacağını bi liriz. Güneşin ise söylediğimiz zamanda doğması, bizim bilgimizden dolayı değildir. Veyahut, meteo roloji istasyonlarının, âletleri ve tecrübeleri ile, bugün rüzgârın hangi yönden eseceğini bilmeleri nin ve bunu daha önceden tesbit etmelerinin, rüz gârın aynı yönden esmesinde tesiri yoktur. Yani, onlar bildi ve yazdı diye rüzgâr o yönden esmiş, veya yağmur yağmış değildir. Zaten yağmur ya ğacağı ve rüzgâr o yönden eseceği için onlar bil miş ve yazmıştır.
«tüm malûma tâbidir» genel kaidesinin izahı, budur. Hak Teâlâ da, he şeyi kaplayan ilmi ile, dünyaya gelen ve gelecek olan bütün insanların; İrad9 ve kudretlerini nasıl kullanacaklarını, iyiyi mi, fenayı mı seçeceklerini, irade ve kudretlerini kullanmalarının sonunda neticelerin ne olacağını eksiksiz bir ilimle bilir ve bu bilgisi üzerine, ezel de, insanın her fiilini takdir eder v-3 Levhİ Mah-fuz'a yazdırır. Netice; ezeldeki takdiri ilâhî ve ya zı, ilm-i İlâhî'ye tâbidir. Yani, Allah nasıl olacağı nı ve geleceğini bildiği için öylece takdir edilmiş tir, llm-i ilâhî ise, malûma tâbidir.
142
Cenâb-i Hak, nasü olacak işe öylece bilmiş, bildiği gibi hüküm ve takdir etmiştir. Hülâsa; Al-lahü Teâîâ, insanların ne şekil hareket edecekle rini bildiği ve takdir ettiği için insanlar hareket etmiş değillerdir. Ancak, Allah (C.C.), insanları kendi irade-i cüz'iyyelerini nasıl kullanacaklarını ve dolayısıyla nasıl hareket edeceklerini tamamen bildiği için, öylece takdir edip yazmıştır.
Başka bir deyimle; insan, hayır ve şerri, ezel de yazıldığı ve takdir edildiği için işlemiyor. İnsa nın, kendi iradesi ile hayır veya şer işleyeceği, Al lah tarafından bilindiği için, ezelde öylece yazılıp takdir ediliyor. Bunun için de insan, işlediği ha yırlarından sevap, ve mahiyetlerinden günah ka zanıyor ve sorumlu tutuluyor.
Bu hususu iyic3 aydınlatmak için, Hz. AH (R.A.)'nin «Kaza ve Kader» hakkındaki görüşle rini inceleyelim (9):
Hz. Ali (R.A.) Sıffîn savaşından dönünce, bir ihtiyar kalkıp, «Ya Ali! Bize haber ver- Şam seferine gitmemiz Allah'ın kaza ve kaderi ile mi dir?» diye sordu. İmam Ali: «Evet, tohumu yarıp canlandıran, insanı yaratan Allah'a yemin olsun ki, allığımız hrr adını, indisimiz her vadi, çıktığı mız her yokuş, Allah'ın kaza ve kaderi İledir.» bu-yurunca; ihtiyar adam, «Bıı halde, ben Allah'ın hiç sevap vereceğini ümit etmiyorum.» dedi.
Bunun üzerine Hz. AH, şöyle buyurdu: «Dur, ey ihtiyar! Allah sizin yürümenize de, geri dönü-
(9) Cürcanî, a.^.c, C. ITI, s. 313; Tcftazanî, a.g.c, C.II, s. İ43; Harputî, a.g.c., s. 305.
t
143
şünüz halinde, dönmenize de büyük ecir verir. Siz, hiç bir harekete zorlanmazsınız. Hiç bir şeyi yap maya da mecbur değilsiniz.» Bu sözleri işiten ih tiyarın, «O halde, kaza ve kader bizi nasıl sevke-diyor?» demesi üzerine Hz. Ali (R.A.) kızdı ve şun ları söyledi: «Yazıklar olsun sana! Sen, kaza ve kaderi, kendi ümitlerini ve hareketlerini il zum eden bir kaza onları gerekli kılan bir kader mi zannettin? Hayır, öyle değildir. Eğer böyle olsay dı (yani, insan, kaza ve kadarin icabı olarak bir şeyi yapmak zorunda olsaydı); sevap, azap, va'd, vaîd, emir, nehiy, günahkârı kınamak ve iyilik yapanı övmek gibi hususlar batıl olurdu. Bu gö rüş ise; puta tapanların, şeytan ordularının söz leridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecu-sileridir. Şüphesiz ki Allah (C.C.), hayır olan şeyleri emreder, fenalıkları yasak eder, kolay ola nı teklif eder, zorla itaat ve zorla isyan ettirmez. Peygamberleri, halka, abes olarak göndermedi. Yerleri, gökleri ve ikisi arasındakilerini bâtıl ola rak yaratmadı.» İhtiyar adam «Buna göre, bizi yürüten kaza ve kader nedir?» diye sorunca, Hz. Ali, «Allah'ın emir ve hükmüdür. Bu ise, kulun kisb ve ihtiyarına bağlıdır.» buyurdu.
KAZA VE KADER DEĞİŞİR Mİ?
Resulü Ekrem (8.A.V.), bir gün, yıkılmaya yüz tutmuş olan bir binanın yanından geçerken sür'atîe yürüyünce, kendilerine sorulan '«Ya Re-sulallah, Allah'ın kazasından mı kaçıyorsun?» sualine, «Allah'ın kazasından, Allah'ın kaderine iltica ediyorum» diyerek cevap vermişlerdir.
144
Hz. Ömer (R.A.), Şam'a gittiğinde, orada ve ba hastalığı bulunduğunu işitince, geri dönmüş tü. Bunun üzerine Ebû Ubeyde b. Cerrah; «Ya Ömer, Allah'ın kazasından mı kaçıyorsun?» deyin-cb; Hz. Ömer, «Evet Allah'ın kazasından yine Al lah'ın kaderine kaçıyor ve iltica ediyorum.» ceva bını vermiştir.
Bunlardan anlaşılıyor ki; kader, kaza haline gelmedikçe, Allah tarafından değiştirilmesi umu lur.
Kur'an'ı Kerim'de; «Allah ne dilerse (onu yapar, bazısını) mahveder, (vücuda getirmez. Ba zısını da) vücuda getirtir. Ana kitap (Levh-i Mah fuz), O'nun nezdindedir.» (10) buyrulmuştur.
Bu ftyet-1 kerimede «değişmez» denilen şey; Levh-i Mahfuz, kader ve ezelî olan Ilm-i ilâhîdir. Değişen ve tağyire uğrayan ise, kazadır.
Peygamber Efendimiz, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır:
«Allah bir kavmi aziz, bir kavmi zelil kılar. Biri sinin menfaatini katdinr, öbürününkini arttırır.» (11)
Hz. Ömer ise, imhası mümkün olan kazalar dan dolayı şöyle dua ederdi:
«Allahım!... Eğer ismimi şakî divanına yazmişsan ismimi oradan sil!... Eğer saidler divanına yazmişsan onu orada sabit kıl!... Zira sen; 'Allah ne dilerse mah veder veya vücuda getirir. Ana kitap, O'nun nezdin dedir.' buyurdun. Senin bu sözün haktır.» (12)
(10) Er-Ra'd sftresi. ayet. 39. (1!) Zcbidî, a.g.c, C. VI, s. 224-225.
(12) Süleyman Vehbi Efendi, Mecmtıaiü't-Maarif. Konya, 1327, s. 123 . *
Akaİd — 10
145
Bir gün, bir kimse Hz. Ömer'e (R.A.); Ya Eba Abuuırahmıuı! Bir kavim şarap içiyor, zina ediyor, hırsızlık ediyor ve bir de; 'Bizim yaptıkla rımızı Allah biliyor. Bizim için kurtuluş yoktur* diyorlar ne dersiniz?» diye sorunca Hz. Ömer, kızarak şu ceVabı verdi: «Sübhanallah!.. Evet on-lann yapacaklarım ve yaptıklarını Allah (C.C> bilir. Fakat Allah'ın bilmesi onları, o işlere zorla­maz ki.» (13)
Allah'ın ilmi, haberi ve iradesi, bir şeyin ol masını veya olmamasını gerektirerek failin kud retini kaldırmaz. Allah'ın bir şeyi haber vermesi,, o şey üzerine haberin mânâsının hükmüdür. Hü küm, hâkimin iradesine bağlıdır. İrade de, ilme tâbidir. İlim ise, malûma tâbidir. Malûm da, ya pılan ve failden çıkan fiillerdir. Bu fiiller, failden, ihtiyarı ile çıkmaktadır. Şu halde ssvabı ve veba lı faile râcidir.
Bu mesele ile ilgili olarak; «Bütün kötülük-k-r ve tamlardan biri olan küfür tlc Allah'ın İrade siyle olduğuna göre aynı zamanda, Allah'ın kaza sı ile de olması lâzımdır. Küfür de Allah'ın kaza-st ile olmuş olur. Kazaya rıza ise, vaciptir. Bu hal-îîc, küfre &<> razı olunmalı mıdır? Halbuki küfre rızanın küfür olduğu hususunda ittifnk vardır.» şeklindeki bir düşünceye verilecek cevap şudur (H):
Vacip olan, kazaya madır; kaza olunan şeye değil. Burada iki hal vardır:
1. Küfrün faili ve mucidi.
2. Küfrün mahalli.
(1.1) A.g.c, s. 12?..
(14) Ramazan Efendi, a.g.e., s. 187.
146
Küfrün faili, mucidi ve yaratıcısı Allah'tır. Küfrü Allah yarattığı için kazadır ve bu kazaya rıza gerekir. «Allah niçin küfrü yarattı?» diye iti raz edilsmez. «Şeytanı, domuzu neye yarattı?» diye itiraz edilemez. Bunların hepsinde hikmet vardır.
Küfre mahal olmak, yani küfrü ihtiyarımızla kesbederek küfre girmek İse; kula racidir. Küfre mahaî, yani kâfir olmaya nza ise, küfürdür.
Şu halde; küfre rıza ile, küfrü Allah'ın yarat mış olduğuna nza arasında fark vardır.
imam Azamın görüşü (ir>)
Dünya V3 ahiretteki her şey, Allah'ın dileme si, ilmi, kazası, kaderi ve Levh-i Mahfuz'a yazma sıyla, olur. Fakat, Levh-i Mahfuz'a yazılan, vasfe-dilerek yazılmıştır; hükümle değil. Yani Levh-i Mahfuz'a hayırlar, mahiyetler, İtaatler, fiiller, ira deler, hasılı her şey vasıflarıyla yazılmıştır. Mü cerret, sebepsiz ve vasıfsız hüküm verilerek yazıl mamıştır.
Meselâ; «Ahmet, mü'min olsun ve hayır işle sin; Avram ise kâfir olsun ve şer işlesin» şeklinde, hükümlü olarak yazılmamıştır. Eğer böyle olsay dı; Ahmet mü'min olup hayır işlemeğe; Avram da kâfir olup şer işUmeğe mecbur olurdu. O za-tnan, ilâhî emir ve yasaklara lüzum kalmazdı. Fakat, Levh-i Mahfuz'a yazılan yazı, vasıflıdır. Çünkü, Ahmet kendi irade ve ihtiyarı ile kendi kudretini sarfederek mü'min olmayı ister. Allah
(15) Ebu'LMünteha. El-FtkhiVl-Ekber ve Şerhi. îst. 1308.
147

Ahmet için imanı yaratır o da mü'min olur. Avram İse yine, kendi İrada ve ihtiyarı ile kâfir olmayj is ter, kudretini küfre sarfeder; Allah da, onun için küfrü yaratır. Levh-i Mahfuz'a da öyle yazılır. Böylece, kul üzerine bir zorlama olmaz.
Allah, hiç kimseyi küfür-iman, hayır-şer üze re cebrstmez. Yani onların kalbinde iman veya küfrü, amellerinde de hayır veya şerri zorla yarat maz. Ancak kulun, ihtiyarını, rızasını, muhabbe tini ve kudretini sarfetmesi ile yaratır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Velayet ve Keramet
t
148
VELAYET VE KERAMET NEDİR?
«Haberiniz olsun ki, Allah'ın velî kulları için hiç bir koııtu yoklur. Onlar malızun da olacak cteğıi.cr-dir.
«Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır.
«Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müj deler vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. Bu, en büyük saadetin ta kendisidir.» (1)
Velî; lügatte, «yakın, yâr, dost, arkadaş, yar dımcı, muhabbet besleyen» mânâlanna gelir.
«Feîl» vezninden olan velî, «îsm-i fail» mânâ sında kullanılırsa, kula izafe edilir. Bu halde; ku lun, günah işlemeden Allah'a taatı ve Allah'a mu habbetinin devam etmesi anlamına gelir. «Evliya-ııllah» (Allah'ın Valileri) unvanı, bu cümleden olup, «Allah'a dost olanlar» demektir.
«Feîl» vezninden olan velî, «ism-i mefûl» mânâsında kullanılırsa, Allah'a nisbet edilir. Bu halde; «kulun velisi «dostu, yardımcısı, sahibi ve koruyucusu) Allah'tır» anlamına gelir. Nitekim, aşağıdaki âyet-i kerimelerde velî, Allah'a izafe edilmektedir (2) :
«Allah, iman edenlerin velîsi (yardımcısı) dır. On ları karanlıklardan (kurtarıp) nura çıkarır...» (3)
«Çünkü benim velîm (sahibim), o kitabı indiren AHah'dır ve O, bütün salihlerc de velilik ediyor (sa hip oluyor).» (4)
ti) Yunus Sûresi, âyet. 62-64.
X2) Fahrüddin Er-Razi, Tefsirü Kebir. C.V. s. 682; Hamdi Yaztr, Hak Dini Kur'an Bili C. IV. s. 2730.
(3) El Bakara Sûresi, âyet, 257.
(4) Eî-A'raf Sûresi, âyet. 196.
ı
151
ılJ
«Sizin velîniz (yârınız, dostunuz, yardımcınız) an cak Allah'tır...» (5)
İslâm ıstılahına göre; velînin tarif i şöyledir:
«Allahü Teâlâyı ve Allah'ın bilinmesi gereken bü tün sıfatlarını bilen bütün ibadet ve taata devanı eden bütün günahlardan kaçman ve şehvete dalmaktan sa kınan, kâmil kimsedir.» (6)
«Allahü Teâlâ ve sıfatlarını gerektiği gibi bilen, bütün kalbi ile Cenâb-ı Hak'ka yönelen mümin ve takva'sahibi olan kimsedir.> (7)
Keramet İse; lügatte, «izzet, şeref, iyilik ve güzellik» mânalarına gelir.
İslâm ıstılahına göre; «Allah'ın velî kulların da zuhur eden ve âdetin hilâfına olan harikulade şeyler» dir.
VELAYETİN SÜBUTU
Bu hususta, ehl-i sünnet olarak inancımız şudur ki; geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, Mu-hammed (S.A.V.) ümmetinde de Allah'ın (C.C.) velî kullan vardır. Velîlere inanmak, haktır. Ev-liyaullahı kabul etmemek, Kur'an'm âyetlerini inkâr'olur. Bu ise, küfürdür.
VELÎ KİMDİR?
Velîlerin varlığını ve kimliklerini açıklayan deliller dörttür:
A — Kur*an, C — Sahabe sözleri,
B — Sünnet, D — Akıl.
(5) El-Maide Sûresi, âyet. 55.
(6) Teftazanî, Şerhü'l-Mekasıd. C. II, s. 203.
(7) Harputî, a&e.t s. 369.
152
KUR'AN-I KERİME GÖRE VELİLİK
«Haberiniz olsun ki. Allah'ın velî kullan İçin hiç
bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
«Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır.» (Cool
Birinci âyette, Allah'ın velî kulları olduğu vs onlar için korku ve kederin olamıyacağı beyan ediliyor, ikinci âyette de, velîlerin kimler olduğu açıklanıyor ki, burada velîlerin iki büyük ve şü­mullü özellikleri zikrediliyor: a) iman ederler, b) takva sahibidirler.
Allahü Teâlâ, takva sahiplerini, şu âyet-i ke-rimesiyle aynca açıklamaktadır:
«(Namazda) yüzlerini doğu ve batı yönüne dön dürmeniz, birr (tâat) değildir. Fakat birr; Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; malı Cnı Allah) sevgisiyle (yahut, mala olan sevgisine" rağmen) akrabaya, yetimlere, yoksul lara, yol oğluna (yolda kalmış misafirlere), dilenen lere ve köle ve esir (i kurtarma) e veren; namazını dosdoğru kılan; zekâtı tnı) veren (kimselerin); ahit-leştikleri zaman sözlerini yerine getirenler (in); sıkın tıda, hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabır ve metanet gösterenler (in birridir). Onlar (yok mu?), sadık olanlar onlardır ve onlar, takvaya eren lerin de ta kendileridir.» (9)
Bu âyet-i kerimede, kâmil takva sahiplerinin vasıflan üç esasta toplanıyor:
1. Sıhhatli bir İtikat (Tahkiki tman) :
Bunu şöyîe özetleyebiliriz: a) Allah'a İnanmak. Allah'ın zatî, sübutî vs fiilî sıfatlarım bilmek ve İnanmak. Allah hakkın-
(Cool Yunus Sûresi, âyet. 62, 63.
(9) El Bakara Sûresi âyet. 177.
153
da vacip olan, muhal olan ve mümkün olan bü tün sıfatlan tam bilmek ve inanmak.
b) Peygamberlere inanmak. Peygamberler hakkında vacip, caiz ve muhal olan bütün sıfat lan bilmek ve öylece inanmak.
c) Meleklere inanmak. Melekler hakkında vacip ve muhal olan sıfatları bilmek.
d) Kitaplara inanmak. Kitapların kimden kime ve kimin vasıtası ile geldiğini bilmek.
e) Ahirete inanmak. Kitap ve sünnete geç tiği ve ehl-İ sünnstin akaid kitaplarında izah edildiği gibi ahireti bilmek. Yanlış ve batıl inanç lardan sakınmak.
2. Allah'ın kullan ile güzel geçinmek:
Fakirlere, bîçarelere, yolda kalmışlara, zaru retinden dolayı diîenenbre ve esirlere, seve seve malından vermek. Komşusu aç iken kendisi tok olarak uyumamak. Mü'minîerin acılarına İştirak etmek. Bir de, ahitleştiğİ zaman sözünü yerine getirmek. Bu ve benzeri beşeri münasebetleri en güzel şekilde devam ettirmek.
3. Nefsi tezkiye etmek:
Dinin direği oîan namazı, İslâm'ın köprüsü olan zekâtı ve diğer bütün ibadetleri, ehl-i sünnet âlimlerinin açıkladıkları gibi bilmek ve eksiksiz yerine getirmek. Ayrıca; sıkıntı ve şiddet anların­da, harp ve ıstıraplı günlerde sabır ve cebat gös-termak ve mücadele etmek. Allah'a karşı olan ahdini yerine getirmek.
Aslında, İslâm'ın ana unsurlan ve Kur'an'm hedefi de bu üç şeydir. İnanın mükemmel hale gelmesi de, bu vasıfları üzerinde toplaması ile
154
mümkündür. Nitokim, Peygamberimiz (8.A.V.) bu âyetin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır:
«Her kim, bu âyet ile amel ederse, imanını kemâ le erdirmiş olur.» (10)
Hülâsa, Kur'an-ı Kerim'de, takva sahiplerinin vasıflan böylece belirtilmiştir. İman ve takva, veliliğin vasıfları olduğuna göre; yukarıda beyan edilen vasıflan kendinde toplayan ve bu vasıfları dsvam ettiren kimseler, Allah'ın (C.C.) yeryüzün deki velî kullandır. (11)
HADÎSİ ŞERİFE GÖRE VELİLİK
Said İbnü Cübeyr'den (R.A.) rivayet edildiği ne göre; Resulüllah (S.A.V.), kendilerine «Allah'ın velî kullan kimlerdir,» diye sorulduğunda şu ceva bı vermişlerdir:
«Onlar; öyle kimselerdir ki; görüldükleri zaman Allah (C.C.î hatıra gelir.» (12)
Peygamberimizin, bu hadisi ile anlatmak is tediğine göre; velîlerin sadece görülüvermeleri, Allah'ı hatırlatır. Yani onlann siyretleri ve halle ri derhal Allah'ı akla getirir.
Müdekkik İslâm âümlerins göre de; «Velîleri görmek, derhal ahiret işlerini hatıra getirir. Zira, bu zatlarda huşu ve sonsuz tevazu alâmetleri var dır.» Bu husus, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle İfade edil miştir:
(10) Hamdi Yazır, a.g.e., C. I.s. 599.
<11) Er-Razi, a.g.e., C. II, s. 145; Hamdi Yazır, a.g.e., C. I, s. 598 - 599.
(12) Taberl (Hamdi Yazır, a.g.e., C. IV, s. 2731'den nak len).
155
«... Secde izinden (meydana gelen) nişanlan yîiz-lerindedir...» (13)
Ömer İbnü'l-Hattab'ın (R.A.) rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
«Allah'ın kullarından birtakım insanlar vardır ki onlar, ne şehid ne de peygamberdirler. Fakat kıyamet gününde, onların ANnh indindeki makamlarına pey gamberler ve şehidler gıpta edeceklerdir.» Sahabe, «Bunlar kimlerdir ve ameleri nelerdir? Bize haber ver de, onlan biz de sevelim ve sayalım ey Allah'ın Resulü» dediklerinde peygamberimiz, devamla şöyle buyurdular:
«Bunlar bir zümredir kî; aralarında ne akrabalık, ne de birbirine verecekleri mal ve dünyalık menfaat leri olmaksızın sırf Allah rızası için ve Allah yolun da birbirlerini severler. Allah'a yemin ederi mki, on ların yüzleri bir nur gibidir ve onlar, nurdan bir min ber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman, bun lar korkmazlar, fnsanlar mahzun oldukları zaman, bunlar mahzun olmazlar.» (14)
lar:
Rasulullah (S.A.V.) devamla şu âyeti okudu-
«Haberinİz olsun ki, Allah'ın velî kullan için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değildir ler. Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dün ya hayatında da, ahirette de onlar için müjdeler var dır. Allah'ın sözlerinde asla değişme (imkânı) yoktur. Bu, en büyük saadetin ta kendisidir.» (15)
SAHABE SÖZLEEİNE GÖRE VELİLİK
Ashabdan Ebu Bekr'il-A'sam (R.A.) der kî:
(13) El-Feth Sûresi. Syet. 29.
(14) Tâcü't-Usûl fî Ahâdisi'r-Resûl C.V, s. 83.
(15) ErRazi. a.g.e., C.V, s. 14; Hamdi Yazır, a.g.e., C. IV, s. 2731; Tefsîrü İbni Kesîr. C. II, s. 422.
156
«Allah'ın velîleri Öyle kimselerdir ki, AllahU Teâ-
lâ onlara, delilleri göstererek ve hidayetini vererek, teveccüh eder. Veliler de AllahÜ Teâlâya bihakkın, kul luk ve ibadet yaparak Allah'a teveccüh ederler.»
Başka bir deyimle, «evliyaullah o kimselerdir ki, ibadet ve taatla Allah'a yönelirler. Allahü T3-âlâ da onlara kerametle teveccüh eder.
Velîler hakkındaki, «Onlar (Allah'ın velî kul ları), îman edip takvaya ermiş olanlardır.» (16) âyeti, velîlerin ibadst ve taatla Allah'a (C.C.) te veccüh ettiklerinin işaretidir. «Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjdeler vardır..,» (17) âyeti de, Aîlahü Teâlâ'nın, velîlere keramst İle teveccüh ettiğinin açıklamasıdır. (18)
AKLÎ DELİLLERE GÖRE VELİLİK
Velayet, «yakınlık» mânâsına gelir. Bir şeyin velîsi, o şeyin yakını demektir. Mekân vs cihet itibariyle Allah'a yakınlık elbette düşünülemez. Kur'an, sünnet ve sahabe sözlerinde İse, Allah'ın velîleri (yakınları) olduğu zikredilmektedir. Şu halde; kulun kalbi, iman ve takva sayesinde, Al-lâhü Teâlâ'nm mağfiret nurlarına garkolunca; bu kul, gördüğü zaman, Allah'ın kudret delilleri ni görür. İşittiği zaman, Allah'ın âyetlerini İşitir. Konuştuğunda, Allah'ı zikrederek konuşur. Hare-1 ket ettiğînds, Allah yolunda hareket eder. Cehd ve gayret edince, Allah'a taat ve ibadet için gay-
(16) Yunus Sûresi, ayet. 63.
(17) Yunus Sûresi, ayet 64.
(18) Er, Razi, a.g.e., C.V, s. 14.
157
V
ret eder. Bu haller neticesinde kul; son derece manevî olarak, Allah'a yaklaşmış vs Allah'ın velî si olmuş olur. Kul, Allah'ın velisi olma mertebesi ne erince Allah ta kuî'un velisi (sahibi, hamisi ve yardımcısı) olur. Nitekim, şu âyet-i celîle bunu ifade etmektedir:
«Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları, karanlık lardan nura çıkarır...» (19)
KERAMETİN SÜBUTU
«Velilerin kerameti, haktır.*
Velîler: Allah'dan en çok korkan, O'nun emirlerini yapıp, nehiylerinden kaçan mü'minler-dir.
Keramet; tabiat kanunlarının işlemesinin, muayyen bir an ve mekânda kesilmesi ile hasıl olan fevkalâde haldir.
Bir insanda meydana gelen fevkalâde haller, onun velî olduğunu göstermez. Deccal, hariku ladeliklerin en göz alıcılarını gösterecektir. Fa kat o, en büyük kâfirdir. Bir insan vasıtasıyla meydana gelen fevkalâde haller, ne kadar acaip olursa olsun, o insanın akidesi islâm akidssi de ğilse, amelleri Allah'ın emirlerine uygun değilse, Allah'ın yasaklarından kaçınmıyorsa; o harikula de hal, Istidractır. Asırlardan beri müfsitlerin, za vallıları kandırmak için icra ettikleri, sanat neti cesi meydana gelen f avkalâdeliktir. .İnançları, dü şünüşü ve hareketi İslâmî olmayan adamdan ne kadar harika doğarsa doğsun; bunu yapan fasık tır, zındıktır. Böyle mel'unların harikuladelikleri ne El-Bakara Sûresi, âyet. 257; Er-Razi, a.g.e., C.V, s. 14.
158
ne bakıp onlara tâbi olanlar da, bu küfrün yol göstericilerine tâbi olan sapıklardır.
Müslümanların ekserisi ve shl-i sünnet âlim lerinin çoğunluğu, evliyanın kerametinin vukuu nu ve caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak sa pık Mutezile Mezhebi'nin ileri gelenlerinden ço­ğu ite, ehl-i sünnet'ten Ebu îshak, kerameti kabul etmemişlerdir.
Bunlar, velîde i, asıl olacak kerametin, nebî-nin mucizesine benzeyeceği mülâhazası ile, muci zeyle kerametin birbirinden ayırt edilemiyeceği vehminde bulunmuşlardır.
Halbuki, nebinin mucizesinde, «nebîlik dâva sı» vardır. Velînin kerametinde ise, nebîlik iddia sı yoktur ve olamaz da. Zira, bir velî, keram?ti ile nebîlik iddiasında bulunurra, o kimse kerame te lâyık değildir. Hatta bu iddian sebebiyle kâfir olur. Keramet ile mucize aracında buna benzer, daha birçok faiklar vardır. Bunlardan ileride bah sedilecektir.
Kerametin sübutunu gösteren deliller şunlar dır:
1. Kur'an, . 3. Sahabe sözleri,
2. Sünnet, 4. Akıl.
KURANA GÖRE KERAMET
Kur'an-ı Kcrim'de, evli> uıın gösterdiği kera metler şöyle haber verilir :
a) «— Zckcriyya ne 7ai ıan (Mencm'in bulundu ğu) Mihraba (Mescide) girdiyse, onun yanında bir yi yecek buldu; 'Meryem, bu nna nereleri (geliyor)? dedi. O da: 'Bu, Allah tarafından. Şüphe yoktur ki, Allah kime dilerse ona sayı ;iz rızk verir.' dedi» (20)
(20) AH tmran Sûresi, âyet. 37.
159
Müfessirlerin açıklamasına göre, Meryem'in yanında kışın yaz meyveleri; yazın da kış meyve leri bulunurdu- Meryem, peygamber değildi ki, bu harika onun için mucize olsun. Ancak Meryem; saliha; zahide ve takva mertebesine ermiş bir ve lî hatundur. Bu harikulade rızıklar da, Meryem için, keramettir.
b) «(Habibİm) sen, bizim âyetlerimiz içinde (yalnız) Kchf ve Rakıym yaranının ibrete şayan ol duklarını mı sandın? (öyle değil).
«O zaman, o genç yiğitler mağaraya sığınmışlar dı da: «Ey Rabbİmiz bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla, de mişlerdi.» (21)
Bu âyet-i kerimelerda «Ashab-ı Kehf» (Mağa ra Dostları)'nın 309 sene gibi uzun bir müddet, diri olarak uyku halinde kalmış olmaları, güne şin hararetinden korunmaları, köpeklerinin ken­dilerinden ayrılmayıp mağarada beraber kalması ■ve köpeğin bunlarla konuşması anlatılmaktadır. Bütün bu hallar, bu salih kişiler için, Allah (C.C.) in ihsan etmiş olduğu kerametlerdir.
c) «{Hz. Süleyman) dedi; «Ey ileri gelenler, o-nun tahtını, kendilerinin bana Müslüman olarak gel melerinden evvel, hanginiz bana getirir?'
«Cinden bir İfrit 'Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Ben buna karşı herhalde güvenilecek bir kuvvete malikim.' dedî.
«Nczdimle Kİtnp'tan bir ilim olan (zat): «Ben gözün sana dönmeden (gözünü yumup açmadan) ev vel onu sana getiririm' dedi. Vaktaki (Hz. Süleymnn), onu (tahtı) yanında durur bir halde gördü; «Bu, Rab-bimiz fazlındndtr. Şükür mü edeceğim, yoksa nankör lük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir (bu) Kim şükrederse kendi faydasınadır. Kim de nankörlük
<21) Eî-Kehf Sûresi, âyet. 9-10.
160
ederse, şüphe yok ki, Rabbim (onun şükründen) ta mamen müstağnidir, (hem o) hakıyla kerem sahibidir' dedi.» (22)
Müfescirlerin çoğunun beyanına göre bu Vi kerimedeki zat, Hz. Süleyman'ın kâtibi ve veziri Asaf İbnü Berhiya'dır. Ismü Âzam duasını bilen, salih ve muttaki bir velîdir. Bu harika da, onun için, bir keramettir.
SÜNNETE GÖRE KERAMET
Zührî'nin, Salim tarikiyle, İbnü Ömer (R.A.) den rivayetine göre; Resulüllah (S.A.V.), şöyle buyurmuşlardır:
«Sizden evvelki kavimlerden üç kişi yola çık mış, giderlerken yolda yağmura tutulmuşlardı da bir mağaraya sığınmışlardı. Bunlar orada iken, bir taş düşüp mağaranın kapısını kapamışt. Birbirine: «Ne duruyoruz? Hayatımız boyunca işlediğimiz en iyi ve hayırlı işleri anarak Allah'a dua edelim. Cenâb-ı Hak umulur ki kapıyı açar» demişlerdi. Bunun üzerine İç lerinden birisi :
«Ey Allah'ım. Bilirsin ki; benim ihtiyar anam, ba bam, bir de küçük kız çocuğum vardı. Her gün koyun larımı otlatır, sonra onları sağar, sütü getirir, önce ihtiyar ana-babama, sonra sırasıyla çocuğuma ve aile efradıma içirirdim. Yalnız bir gece geç kalmıştım. Geldiğimde annemi ve babamı uyumuş buldum- Üzün tü ile baş uçlarına oturdum. Onları uyandırmak iste medim. Ayak ucumda, çocuğum durmadan ağlıyordu. Fakat ben, sütü anneme ve babama içirmeden çocu ğuma içirmeyi doğru bulmuyordum, îşte o gece an nem ve babam uyuyarak ben ise başlarında bekliye-rek sabahladık. Allah'ım!... Sen çok iyi bilirsin ki, ben annemin ve babamın üzerinde yalnız senin rızan
(22) En-Nemî Sûresi, âyet. 38-40.
Akaid
161
için titredim. Lütfen, şu taşı biraz arala da gökyüzü nü gürelim, diye dua etti. üuııun üzerine taş üiiaz oy-niyaıak mağaranın ağzı biraz açıktı. Humardan bir diğeri de:
«Allah'ım!... Sen yakînen biliyorsun ki, ben, am camın kızlarından birine şiddetli sevgi besliyordum.. Bu muhabbetimi ihsas edince, bana; «1U0 dinar ver meden benuen Karşılık bekleme,» demişti. Ben de, çalıştım, istediği parayı kazanarak amcamın kızına getirdim. Kız, başka hiç bir mâni bulamayınca ba na; «Ey Allah'ın kulu! Allah'tan kork. Aliahın kudre ti ile yaratılan bekâret mührü, yalnız nikâh hakkı ile açılır,» demişti. Ben de hemen kalktım ve çekilip git tim. Ey Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki, benim bu sa kınmam yalnız senin rızam ve muhabbetini kazan mak içindi. Lutfu inayetinle bizi buradan kurtar.' de di. Kapının üçte ikisi açıldı. Üçüncüsü ise :
'Allah'ım!... Sen bilirsin ki, ben bir ölçek darı kar şılığı bir işçi tutmuştum. Diğer işçiler ücretlerini al dıkları halde, bu adam almadan bırakıp gitmişti. Ben. de, zamanı gelince, bunun darısını ektim. Mahsulünü satıp, parası ile bir sığır, bir de çoban satın aldım. Bir müddet sonra, bu işçi gelip ücretini istedi. Ben-de; senin hakkın şu çoban ve sığırlardır, al götür» dedim, tşçi bana «Benimle alay mı ediyorsun? Be nim hakkım bir ölçek darıdır,» dedi. Ben de: «Hayır, seninle alay etmiyorum. Hakikaten bunlar senindir» dedim. O da, onları alıp götürdü. Ya Rab!. Sen, gizli, aşikâr her şeyi bilirsin. Ben o malı, işçiye, ancak se nin rızan için verdim. Lutfunla bizi buradan kurtar.*' diye dua etti. Mağaranın kapısı tamamıyla açıldı, ve* üç arkadaş mağaradan çıktılar.» (23)
Peygamber Efendimizin haber vermiş olduğu bu saih kişiler için taşm açılmış olması, Allah'ın onlara ikram etmiş olduğu keramettir. Bu konu-.'.., daha buna benzer sıhhatli hadis-i şerifler var­dır.
(23) Buharl C. II, s. 29; Müslim. C. IV, s. 20*?.
162
SAHABE SÖZLERİNE GÖRE KERAMET
Hulefa-i Raşldin'de, Sahabe-İ Kiram'da ve da ha bir çok salih kimselerde keramet vuku bulmuş tur. Fatih'in hocası Hızır Bey, «Akaid» manzume sinde bu zatların kerametlerini şöyle İfade edsr:
«Velîlerin kerametleri haktır. Nitekim; Asaf'tan, Ebu'd-Derda ve Selman'dan nakledilenler böyledir.
«Ömcrü'l-Faruk (R.A.)'un, Sâriye (R.A.)'yi dağa , çağırması da böyledir. Halbuki, Hz. Ömer ile Sâriye
arasındaki uzaklık, iki aylık mesafe kadardı.»
Asaf İbnü Berhiya (daha önce de zlkredildiği gibi, Hz. Süleyman'ın veziridir) Ledün ilmine sa-hipMr. Saba Melikesi Belkıs'm tahtım Yemen'dsn Kudüs'e, göz açıp yumuncaya kadar getirmiştir. Bu vaka, Kur'ani Kerim'in âyetleri İle sabittir.
Selmani Farisî <R.A.) ile Ebu'd-Derda (R.A.) da, yemek yedikleri kabın, Allah (C.C.)'ı zikretti ğini işitmişlerdir.
Hz. Ömer (R.A.) isa; Sâriye (R.A,) kumanda sında, askerini Nihavend'e göndermişti; Medine ile Nihavend'in uzaklığı iki aylık mesafe idi. Hz. Ömer, uzun zamandır ordudan haber alamamış, ve endiş3 etmişti. Bir cuma günü minberde hutbe okurken; «Ya Sâriye, dağa çık, da&a» diye bağır mıştı. Rivayete göre Uz. Ali (R.A), bu konuşma nın tarihini kaydetmişti. Bir müddet sonra Me­dine'ye gelen ordunun öncüsüne Medineliîer bu nu sormuş, o da şu esvabı vermişti: ((Cuma günü savaşa başlamıştık. Oüşman da arkamızdaki da ğa tırmanmaya ve bizi arkadan vurmaya teşeb büs etmiş. Bu esnada; «ya Sâriye, dajrn çık, da ğa» diye bir ses işittik, ve hemen dağa çıktık. BÖy-
163
lece düşmanları mağlûp ettik. Bu ses sayesinde çok büyük ganimetlere kavuştuk.» İşte bu vaka, Hz. Ömer ve Hz. Sariye için bir keramettir. (24)
îshak Zencanî de, bu tarihî hadiseyi Türkçe «Akaid» manzumesinde şöyle ifade etmiştir:
«Ömer, 'Ya Sâriye' diye çağırdı, Medine'den Nihavend'e duyurdu.»
Sahabeden, tâbiundan ve nics ealih kişiler den birçok kerametin zuhur ettiği, rivayetlerle sabittir. Biz, misal olarak, bu kadarla iktifa edi yoruz.
AKLÎ DELİLLERE GÖRE KERAMET
a) Kul, Allah (C.C.)'m velîsidir. Nitekim Al lah (C.C), şöyle buyurmuştur:
«Allah'ın velî kulları için hiç bir korku yoktur.» (25)
Allah (C.C.) da kulun velîsidir. Bu hususta da Allah (C.C.) şöyle buyurmuştur.
«Allah mü'minlerin velîsidir...» {26)
Bu gerçeklerden anlaşılır ki, Allah (C.C), kulun; kul da Allah (C.C)'m velisidir. Yani kul, Allah (C.C)'a itaatla, O'na (C.C.) yakın olunca; Allah (C.C.) da yardımı ile kula yakm olur. Aynı şekilde kul, Allah'ı severse; Allah (C.C) da kulu sever. Nitekim, bir âyet-i kerimede şöyle buyurul-muştur:
(24) Teftazanî. a.g.e., C. II, s. 204; Er-Razİ, a.g.c, C. V. S 685; Davudü'î-Karşî, Şerhti Nûniye, s. 85-86.
(25) Yunus Süresi, âyet. 62.
(26) EUBakara Sûresi, âyet. 257,'
164
«...Allah onları sever; onlar da Allah'ı severler...» (27)
Bu hususta daha pek çok âyet vardır:
«...îman edenlerin Allah'a sevgisi (her şeyden) sağlamdır...» (28)
«...Muhakkak ki Allah' hemh çok tevbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.> (29)
Kul İle Allah (C.C.) arasındaki bu karşılıklı muhabbetler, âyetlerle sabit olunca, denilebilir ki; bir kul, Allah (C.C)'in emrettiği ve razı oldu ğu şeylerin hepsini ihlâsla yaparak taatın en yükssk derecesine erişince, Allah (C.C.)'in yasak kıldığı küçük ve büyük şeylerin hepsini terkedin-ce, Rahim ve Kerîm olan Allah (C.C.)'m kuluna istediği bir şeyi vermesi, imkânsız değildir.
b) Bir hadis-i kutside Allah (C.C), şöyle bu yurmuştur:
«Bİr kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden da^ ha sevimli bir amel ve ibadetle bana yaklaşamaz. Ku lum bana, yaptığı nafile ibadetlerle de yaklaşır. Niha yet, onu severim. Bir kere de onu sevdim mi; artık ben, o kuîumun işttiği kulağı, göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey dilerse, onu verir; bana sığınırsa, mu hakkak onu himaye ederim.» (30)
Bu haber gösteriyor ki, böyle kulların kulak larında, gözlerindD, dillerinde ve diğer azalarında Allah (C.C)'dan gayrisi için nasip yoktur. Her
(27) Eİ-Mâİde Sûresi, âyet. 54.
(28) Et-Bakara Sûresi, âyet. 165.
(29) EUBakara Sûresi, âyet. 222.
(30) Buhart Nevevt, (Hasan Hüsnü Erdem, İlâhi Hadis-
ler, Diyanet tşleri Bask. Yy. 31/4, 1963, s. 31'den nak len).
165
şeyi Allah için dinler, Allah için görür, Allah için yürür ve Allah için tutar.
Bu kutsî hadisin te'vilinde Şeyhülislâm Ah-med İbnü Yahya İbni Muhammed şöyle der:
«Kul, bütün varlığıyla Allah (C.C.)'a yönelir. Ku lun kulakları, ancak Allah'ın razı olacağı şeyleri din ler. Gözü. ancak Allah'ın emrettiği şeyleri görür. Hü lâsa kulunb ütün azalan ancak Allah'ın yolunda ve ' Allah rızası için hareket eder. Kulun bütün azalan Hak için ve Hak ile amel eder.» (31)
İşte bu makam, bir yılanın veya bir aslanın, bir insana boyun eğmesinden yahut bir insana hiç yoktan, çeşitli nimetlerin verilmesinden daha şe reflidir. Allah (C.C.), bir kulunu, rahmetiyle böy le yüksek bir dereceye ulaştırınca, hangi şey, bu kula Allah (C.C.) tarafından harikulade keramet lerin ihsan edilmesine mâni olabilir?
c) Şüphs yok ki, bütün fiillerde hâkim olan kuvvet, ruhtur; beden değildir. Allah (C.C.)'ı bil mek de ruh iledir. Bunun içindir ki, gayp âlemini (Allah'ın bildirdiği kadarıyla) bilenlerin kalbi kuv­vetli olur. Bu sebepten, pekçok insanın beraberce kaldıramıyacaklan Hayber kalesinin kapısını tzk başına kaldırıp kâfirlerin suratına fırlatan Hz. Ali (R.A.); «Hayber'in kapısını bedenî kuvvetimle de ğil, ancak, Rabbani kuvvetle söküp attım.» demiş tir.
Müfessirlerin İzahlarına göre; o anda Hz. Âli nin nazarı ceset âleminden ayrılmış, kibriya âle minin nurlarıyîa melekler parıldamış, Hz. Ali kuv vet kazanmış, ve başkalarının güç yetiremiyeceği şeye gücü yetmiştir.
(31) Dürrü'n-Nadîd min Mecmuati't-Hafîd. s. 78.
166
L
Bunun gibi bir kul, Allah'a ibadet ve tâat lüzere devam edince, Allahü Teâlâ'nm, «onun işi ten kulağı gören gözü olurum» buyurarak taltif ettiği makamlara çıkar- Allah (C.C.)'in c:;lâl nur ları onun için kulak olunca; o kul, yakını da uza ğı da işitir. Bu nur, kul için göz olunca; yakını da uzağı da görür. El olunca; zor ve kolay olan şey lerde tasarruf yapabilir. (32)
HARİKULADELİKLER
Harikalar; âdetlere ve tabiat kanunlarına ,-muhalif, tabiat ve bsşsr gücünün üstünde mey dana gelen hallerdir.
Harikalar altı kısımdır :
1. Mucize,
2. Keramet,
3. İrhasat,
MUCİZE
4. M^unet,
5. İhanet,
6. İstidrac.
Mucize, lügatte, «âciz» ve «kudretsiz kılmak»
mânâlarına gelir.
İslâm ıstılahında ise; Aîlahü Teâlâ'nın, pey gamberliğini ilân eden peygamberlerine, onları dâvalarında doğru çıkarmak için göstermiş oldu ğu tabiat üstü hallerdir.
Peygamberlerin mucizeleri, geçerli olan âdet lere ve tabiat kanunlarına muhalif olmakla bera ber, aslında, olması mümkün olan şeylerdir. Pey-gambsrlerin gönderilmesi, ilahi hikmet icabı oldu-
-(32) Er-Razi,a.g.c, C. V, s. 687-688.
167
£u gibi, bu zatların mucizelerle te'yidi de ilâhî bir hikmst neticesidir.
Mucizenin Şartlan
1. * Mucize, Allah'ın (C.C.) fiilidir. Yani, bir peygamberin, nebiliğini isbat hususunda göster miş olduğu harika, o peygamberin kendisinin icadı değildir. O harikayı, peygamberini tasdik için, Al lah (C.C.) yaratmış ve peygamberinin elinde gös termiştir.
. 2. Mucize, harikuladedir. Yani, tabiat kanunr larının vs insan gücünün üstündedir. Başkaları, onun benzerini meydana getirmekten âcizdirler. Meselâ; Kur'an-ı Kerim gibi.. Çünkü, onun benze rini meydana getirme hususunda ins ve cin, âciz kalmışlardır. Nitekim Allahü Teâlâ, bu hususu şöyle beyan eder:
«Eğer kulumuz (Muhammed)in üzerine parça parça (sûre sûre, âyet âyet) indirdiğimiz (Kur'an'ın Allah katından geldiğin) den şüphe ediyorsanız, hay di onun benzerinden siz de (meydana) bir sûre geti rin. Allah'tan başka şahitleriniz (taptığınız putları ve bilginlerinizi) de (yardıma) çağırın, eğer (iddianız da) doğru (İnsan) lar İseniz.
«Fakat bunu yapamazsanız -ki hiç bir zaman ya-pn.cn yacak s iniz- artık, sakının o ateşten ki, onun tu tarağı. İnsanla o taştır. O (ateş), kâfirler için hazır lanmıştır.» (33}
3. Mucizenin benzerinin meydana getirilebil mesi imkânsız olmalıdır. Meselâ; Hz. Musa'nın asasının yılan olması ve peygamberimizin Kur'an-ı Kerim mucizeleri, karşısında kimsenin durama-
(33) EUBakara Sûresi, âyet. 23-24. 168
dığı ve benzsrini meydana getiremediği mucize lerdir.
4. Mucize, peygamber olduğunu İleri süren zatın bizzat kendisinden zuhur etmelidir ki, bu mucize onun dâvasını doğrulamış olsun.
5. Mucize, peygamberin ileri sürdüğü dâva ya uygun olmalıdır. Meselâ; Hz. Isâ, «Ben ölüleri diriltirim, körleri ve kötürümleri iyi ederim. Al lah'ın izniyle benim mucizem budur» demiş ve Al lah'ın izniyle bazı ölüleri diriltmiş, kör ve kötü rümleri iyi etmişti.
6. Peygamber olduğunu ilân eden kimsenin İddiası ve gösterdiği mucize, kendisini tekzip et memelidir. Meselâ; Müseylemetü'l-Kezzap, pey gamberlik iddiasında bulundu. Kendisinden mu-ciza göstermesi istendi. Bunun üzerine Müseyleme, tek gözü kör olan bir adamın gözünün açılmasını istedi. Fakat İsteğinin aksine o kimsenin diğer gö zü de kör oldu.
7. Mucize, Peygamber olduğunu söyleyen kimsenin dâvası ile beraber olup, dâvadan daha önce meydana gelmiş olmamalıdır. Zira mucize, peygamber olduğunu iddia eden kimseyi tasdik içindir. Tasdik ise, dâvadan önce düşünülemez. «Benim mucizem daha önce zuhur etmişti.» deni lirse; bu hal o kimsenin doğruluğuna delil olmaz. Ancak, aynı veya başka bir harikayı, peygamber lik dâvasından sonra, talep edilince gösterebilirse o zatın doğruluğu sabit olur. Âciz kalırsa, o kim se yalancıdır.
Mucize Nasıl Meydana Gelir?
Mucize, bütün İşlerde mutlak İrade ve ihtiyar sahibi olan Cenâb-ı Hak'ın fiilidir. Cenâb-ı Hak
M
i!
dünya ve ahirette insanları kurtuluşa dâv-st etme leri için resuller gönderir. Bu resullerin peygam berlik iddialarını tasdik için de, peygamberleri nin elinden mucizeler izhar eder.
Nasıl ki, peygamberlik kisbî değil vehbî ise, yani bir kimsenin peygamber oluşu, herhangi bir şarta ve çalışmaya tâbi olmayıp, Allah'ın, dilediği kimselerden seçmesi ile olursa; mucizenin izharı için de, daha önceden çalışmak ve hazırlanmak gibi şartlar yoktur. Mucize, istendiği veya lâzım olduğu an, Allahü Teâlâ, peygamberinin elinden mucizeyi izhar eder. Mucizenin akabinds de, ne-bîlik idcUartnda bulunan kimsenin doğruluğu hak kındaki bilgiyi yaratır. Böylece, herkes, bu kimse nin elinde zuhur eden mucizenin, onun psygam-bcrliğine delâlet ettiğini anlar ve bilir. (34)
Peygamberlerin en büyük mucizeleri; kendi zamanlarında geçerli olan, kuvvetli ve azametli görünen hadiseler cinsinden vuku bulmuş, bu ha diselerin azametini kırmış ve mucizenin insan gü­cüyle olmadığım, ancak Allah'tan olduğunu ve mucizeyi izhar edenin de Allah'ın elçisi olduğunu İspatlamıştır.
Hz. Musa zamanında sihir çok meşhurdu. İn sanlar, sihirle birbirini mağlûp ediyorlar ve bu nunla aşın derecede öğünüyorlardı. Hz. Musa'nın en büyük mucizesi olan asa, yılan oldu. Bütün si hirbazların yılan şeklinde gösterdikleri bütün İp-Ir-ri yutup meydanda hiç bir şey bırakmadı. Hz. Mira eîine alınca tekrar asa oldu. Bunu gören bütün sihirbazlar, Musa'nın asasının sihirle alâ kası olmadığına hükmettiler. Zira kendileri, sihir,
ilmini bütün İnceliklerine kadar biliyorlardı. Hz. Musa'nın yaptığı, ancak bir mucize olabilirdi. Çünkü insan İşi değildi. O halds, Musa'nın dedik leri doğruydu. Bu mucize, o günün sihirle meş­gul olan âlimlerine, hakkı kabul ettirdi. Hepsi bir den secdeye kapandılar. Firavun'un ölüm tehdit lerine ve sehpaya çektirmesin rağmen bu âlim ler:
«Alemlerin Rabbma, Musa ve Harun'un Rabbına İman ettik» dediler. (35)
Hz. İsa zamanında ise tıp ilmi meşhurdu. Al lah (CC.) da, Hz. İsa'ya körleri iyi etmek ve ölü leri diriltmek gibi mucizeler verdi. Böyle olunca, bütün doktorlar, bunun bir harika olup, insan gü­cünün dışında olduğunu kabul ettilsr. Hz. İsa'nın peygamber olduğunun haklılığına bu mucizeleri delil saydılar.
Hz. Davud zamanında musikî ve Hz. Muham-med zamanında da fesahat ve belagat çok ileri gitmişti. Arap şairleri, birbirleriyle şiirle yarış eder ve birbirlarine karşı üstünlük taslarlardı. Ga lip gelenlerin şiirleri Kabe duvarlarına asılır; bu hal kendileri ve kabileleri için iftihar vesilesi olur du. Fesahat ve belagat, Arap dünyasının en büyük ilmi idi.
Allah (C.C.) Muhamimd (S.A.V.)'i Kuran-ı Kerim ile gönderdi. Kur'anın fesahat vo belagatı karşısında bütün edipler sustu. Şairlerin dili tu tuldu. Kabe'ye asılan bütün kasideleri, sahipleri, utançlarından alıp götürdüler. Kur'an'ın beşer gü cünün üstünde olduğunu herkes kabul etti. İnsaf
(34) CÜrcanî, a.g.e., C. II, s. 410-412. 170
(35) El-A'raf Sûresi âyet. 121-122.
171
sahipleri, bununla, peygamberin doğruluğuna de lil getiriyor, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna ina nıyor ve Müslüman oluyorlardı, inat edenlerle ha-' set edenler İse; öfkelsrinden, Firavun gibi, küfr üzere geberip gidiyorlardı. Kur'an-ı Kerim, bun ların hepsine 'meydan okuyordu.
«(Habibim) de ki: 'Andolsun, ins ve cin, şu Kur'a-mn benzerini (meydana) getirmek için bir araya top-îansa, yekdiğerine yardıma da olsalar, yine onun ben zerini getiremezler.'» (36)
Bu çağrı karşısında kudretsiz kalan ve fikrî münazaradan kaçınan kâfirler ve hâsidler, işi zor balığa döküyorlar, iftira atıyorlar vs kılıca sarılı yorlardı.
Hülâsa; bütün peygamberlere, Allah (C.C.), çeşitli mucizeler vermiş ve bu mucizelerle pey gamberlerinin nübüvvetlerini ve doğruluklarını tasdik etmiştir.
İBHASAT
İrhasat; p3ygamber olacak kimselerde pey gamberlik gelmezden önce görülen ve nübüvvetin temellerini kuvvetlendiren harikalardır. Hz. İsa' nın beşikte iken konuşması, ve Hz. Muhammedi daima bir bulut takip etme-si bu kabildendir.
MEUNET
Meunet; amelleri ve ahlâkı güzel olan bazı mü'minlerde, bir iddiaya dayanmadan zuhur eden harikalardır. Bazı mü'minlerin büyük -sıkıntı ve musibetlerden kurtulmaları, kolaylıkla maişet te­darik etmeleri, büyük bir tehlikeyi kolayca atlata-bilmeleri gibi haller; Allah'ın (C.C.), bu kulları na bir lütfü ve yardımıdır. Lisanımızdaki, «Kul bunalmaymca, Hızır yetişmez» sözü, meuneti ha­tırlatır.
KERAMET (37)
Ksramet; peygamberlik iddiasında bulunma yan, fakat dinin bütün hükümleriyle tamamiyle amel eden salih kimselerden zuhur eden harika lardır. Bu harikalar, o salih mü'minlerin velilik. mertebesine ermiş olduklarını gösterir.
(36) EUsra Sûresi, âyet, 88.
(37) Harikalar hakkında daha geniş bilgi için bkz. Er-Razİ, a.g.e., C. IV. s. 478-479; TcCtazanî, a.g.e., C. II, s. 171; Cürcanî, a.g.e., C. II, s. 423-424; FJ-Htisnü'l-Hamlâe li Muhafazati Akaid'l-tslâmiyyc, s. 80-87.
172
İHANET
îhanst; küfrü ve isyanı açık olan kimserîin elinden, kendi isteğinin aksine zuhur eden hari kadır. Müseylemetü'l-Kezzap gibi. Bu adam, pey gamberlik İddiasında bulunmuştu. Mucize olsun diye, suyu az olan bir kuyuya suyunun çoğalması İçin tükürmüş; fakat kuyunun mevcut suyu da kurumuştu. Allah (C.C.), bu kimseyi iddiasında yalancı çıkartmak ve alçaltmak İçin onun arzusu nun aksine bu harikayı yaratmıştır. Bu hale, aynı zamanda, «Hızlan» da d sn ir.
173
İSTİDRAC
Istidrac; küfrü ve isyanı açık olan kimselerin elinden, kendi arzularına muvafık olarak zuhur eden harikalardır. Şeytanın, kıyamete kadar ken disine müsaade edilmesi için yaptığı duanın kabul edilmesi; Firavun'un, 400 sene gibi uzun yıllar yaşayıp baş ağrısı bile görmemesi; Nemrut ve ben zerlerinin uzun seneler yeryüzünde saltanat sü rüp arzu ve emellerine erişmeleri ve bütün dünya nimetlerine kaynaşmaları, hep bu kimseler için bi rer istidractir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöy le buyurulmaktadır:
«Ayetlerimizi yalan sayanları, biz, bilemeyecekle ri nokta Uar) dan (istidrac ile) derece derece (yavaş yavaş) helake yaklaştırınız.
«Ben onlara mühlet veririm, (Onların İplerini uzatıveririm!) Benim, lütuf yüzünden kahrım (taham mül edilmeyecek kadar) çetindir.» (38)
îstidrac, lügatte, bir şeyi derece derece çıkar mak veya indirmek demektir. İslâm ıstılahında, is*; bir insanın, günahını artırdıkça ve azgınlığını devam ettirdikçe Allah'ın (C.C.) ona, nimet kapı­larını açması ve onu dünyada nice izzet, ikbal ve makamlara çıkarmasıdır. Bu kimse, bütün bu ni met ve ikballeri kendi kahramanlığına ve çalışma cına bağlar. Aİlah'n, şükredip tevbe etmeyi ve te vazuu unutur. Gurur ve kibrini artırır, kötülük lere daldıkça dalar. Günahları derece derece ço ğalır. Çoğaldıkça da, derece dereca Allah'ın gaza bına yaklaşır. Nihayet Allah (C.C.), ansızın onu yakalar ve şiddetli azaba duçar eder.
(38) EUA'raf Sûresi, ayet. 182-183.
174
Birçok nimet ve hayırların, insanı azdırdığı ve o insan için, istidrac yoluyla azabın çoğalması na vesile olduğundan Hz. Ömer (R.A.), İran Kis-ra'sımn hazineleri Medine'ye ganimet olarak getirilince Allah'a şöyle iltica etmiştir: «Allalıim!.. Bu hazinelerin istidrac olmasından sana sığını rım.» Bu hususta Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:
«Onun için bunlar (azgınlar), kendilerine ne ha-tırlntıldı, öğüt verildiyse; onları unutunca üzerlerine herşeyin (her zevkin ve her nimetin) kapılarını aç tık. Kjhayet kendilerine verilen o şeyler (o genişlik ve serbestlik) yüzünden (tam şımarıp) ferahladıkları vakit de onları ansızın, tutup ya kal ayı verdik, ve ar tık o anda onlar bütün ümitlerinden mahrum kaldı lar.» (39)
MUCİZE İLE HARİKALAR ARASINDAKİ UMUMİ FARKLAR
Mucize ile diğer harikuladelikler arasındaki farkları, umumî olarak dört gurupta toplamak mümkündür:
1. Mucize, ancak, nübüvvet ve rteabte nıaz-har olan zat tarafından izhar olunur.
Yalan yere nübüvvet iddiasında bulunan kim se, ya arzusuna uygun hiç bir harika gösteremez, yahut onun İzhar edeceği harikanın bir benzerini başkaları da gösterebilir, ve böylece o kimsenin yalancı oîduğu anlaşılır.
2. Mucize, nübüvvet iddiasında bulunan za tın dâvasına ve maksadına uygun olarak zuhur eder. Mucize, teknik, fennî ve sair hiç bir sebebe bağlı olmaz.
(39i El-Fu'am Sûresi, âyet. 44.
175
3. Mucize, ekseriya, halkın istskleri üzerine izhar olunur, ve «Bunun bir mislini de siz getirin»
denildiği halde, hiç kimsenin buna gücü yetmez.
4. Mucizeyi izhar eden zat; her türlü üstün ahlâk ve yüce sıfatlarla muttasıf olur. Asla, ken di şahsî menfaatlerini gözatmez. İnsanlığı uyan dırmağa çalışır. Herkese hidayet ve saadet yolla­rını gösterir. Kendisi de, söylediklerine tamamen uygun hareket eder. Kendi vücudu da, âdeta, bir harika ve ilahî mucize halinde tecelli eder.
Kısacası; peygamberlerin elinde zuhur eden her muciz2, bir harikadır. Fakat, peygamber ol mayan kimselerin gösterdikleri harikalar, mucize olamaz.
Belli sebepler ve teknik birtakım vasıtalarla yapılabilen ve İnsanların büyük çoğunluğu tara fından garip karşılanan bazı şeyler böyledir. Gök te uçan dev tayyareler, denizlerde yüzen dev ge­miler, aya çıkan füzeler, çok uzak mesafedeki İn sanların birbirleriyle telefon vs. aracılığı ile ko-nuşabilmeleri ve günümüzde görülen pek çok İcat ve keşiflerin hiç birisi harika ve mucize sayılmaz. Zira, bunların tahakkuku belli birtakım sebeplere dayanır; insanların karşılıklı yardımlaşarak ça lışmasına ve maddeye muhtaçtır. BaŞka İnsanlar da, aynı sebepleri temin eder ve aynı şartlar altın da çalışırsa, onlar da bu şeyleri yapabilirler.
Mucizelerde ise, mucizenin meydana gelmesi için herhangi bir sebep ve şart düşünülemez. Baş kalarının yardımı ve herhangi bir masraf ve ham madde lüzumlu değildir. Mucize, Allah'ın (C.C.), sadece peygamberlerine ihsan buyurduğu harika va tabiat üstü olaylardır.
176
Meselâ; Hz. Muhammed'in (S.A.V.), çok kısa bir zaman içerisinde, yardımsız ve masrafsız, gök lere ve Arş/a kadar miracı ile; milyarlarca Ura masraf edilerek, aylarca emek sarfedilerek ve dün­ya kadar malzeme kullanılarak, feza ölçülerine gö re, en kısa mesafede olan aya çıkmak arasında, kıyas kabul etmez büyük farklar vardır.
MUCİZE İLE KERAMET ARASINDAKİ FARK
«Ümmetinden biri için zahir olan keramet, o ümmetin peygam berinin mucizesi sayılır. Bu kera metle, o mü'minin velî olduğu mey dana çıkar.»
Şurası kat'î olarak bilinmelidir ki; keramet, ancak, Allah'ın kitabına ve Resul'ünün sünnetine sımsıkı sarılan, Allah'ın dinine uyan mü'minîer-de, Allah'ın lütfü ile meydana g3İen harikuladelik­lerdir. Veliliğin ölçüsü, mü'minin dine bağlılığı dır. Bunun tezahürü ise, yukarıda anlatılan kera mettir. Kendisinden keramet zahir olmayan mü'-min de velî olabilir, fakat biz bilmeyiz.
Mucize ile keramot arasındaki fark, velînin velayet iddiasında bulunup bulunamıyacağı husu sunda İslâm âlimlerinin ileri sürmüş oldukları kanaatlere göre değişir. Şöyle ki; Velînin, Velayet iddiasında bulunması caiz midir, değil midir?»
İslâm bilginlerinden, «muhakkiktin» denilen tahkik ehlinden bir kısmı: «Velinin, velayet iddia sında bulunması, yani, «ben velîyim» demesi, caiz değildir. Bu iddia caiz olmamakla kalmaz, bu id diada bulunan kimse velayet mertebesinden dü-
Akcid — 12
177
şer» derler. Dolayısıyle bu âlimlere göre, mucize ila keramet arasındaki fark şudur:
Mucizede peygamberlik dâvası bulunmalı dır. Keramette ise, velilik iddiası bulunmaz. Bunun sebebi de; Peygamberler, insanları küfürden ima na, ma'siyetten taate çağırmak için gönderilmiş­lerdir. Eğer Peygamberler, peygamberlik iddiasın da bulunmasalardı kendilerine inanılmazdı. İnsan lar da, Peygamberlere inanmadıkları müddetçe, kâ fir olarak kalırlardı. Peygamberler, peygamberlik lerini ilân edip bunu te'yit eden mucizebr göster dikçe halk onlara iman etti. Peygamberlerin nebî-lik iddiaları; kendilerini yüceltmek, şan ve şöhre te sahip olmak için değil; halka karşı olan şefkat lerini göstermek ve onların küfürden imana dön melerini temin etmek içindir. Bir velî için velaye tin sabit olduğunu bilmek, imanın şartı olmadığı gibi; bir velînin velayete sahip olduğunu bilmo-mek de küfür değildir. Şu halde, bir kimsenin ve layet iddiasında bulunması, nefsinin arzusunu tat min içindir.
Hülâsa; mucize sahibine, nübüvvet iddiacın da bulunmak vacip olduğu halde; velînin, velayet iddiasında bulunması caiz değildir.
Bir kısım âlimbre göre ise: velînin, velayet İddiasında bulunması, yani, «ben velîyim» demesi caizdir. Bu sebeple de, mucize ile keramet arasın daki farklar şunlardır:
1. Mucizeyi kabul etmek vaciptir. Kerameti kabul İse-, vacip olmaz.
2 Kerameti zahir oîf»n v^înln, anca, kendi peygamberinin dinine bnglı nlduîhmu ikrar etme siyle, velayet ve keramote rahip olduğuna hükme-
178
<ÜHr. Hal böyle olunca, velinin bu kerameti, bağ lı bulunduğu peygambsrin bir mucizesi sayılır.
3. Peygamberler mucizeleri, bizzat kendileri veya halk istediği zaman, Allah'ın (C.C.) izniyle göstermeye muktedirdirler. Çünkü, mucizelerin gösterilmesi vaciptir. Valinin İse, her İstediği an, keramet göstermeye gücü yetmez. Zira, kerametin gösterilmesi vacip değildir. Hatta, mucizenin açık olması ne kadar mühim ise, kerametin de gizli kalması o kadar mühimdir.
KERAMET İLE İSTİDRAC ARASINDAKİ FARK
Keramet sahibi olan kimse, bu keramet ile gu rurlanmaz, ve kerametini İftihar vesilesi yapmaz. Aksine, kalbindeki Allah korkusu, tevazuu ve şük rü artar. Bu keramete lâyık olduğu iddiasında ol madığı gibi; keramete, yapmış olduğu ameller sa yesinde eriştiği inancında da bulunmaz. Bu ksra-metin, Allah'ın (C.C.) bir lütfü olduğunu bilir ve İstİdrac olması İhtimalinden korkarak, daima Al lah'a dua eder.
İstidrac sahibi ise, kendisine İzhar edilen ha rika İle gurur duyar. Bunu İftihar vesilesi yapar ve bu harikaya müstehak olduğuna İnanır. Başka larına tepedsn bakar, kendisinin çok büyük insan olduğuna hükmeder. Kibri artar, kendisini Al lah'ın gazabından emin bilir. Akıbetinin kötü ola cağından korkmaz. Kalbinde Allah korkusu kal maz. Allah'a karşı tevazuu olmaz. Nimetlere şük retmez. İslam'a uymayan bütün bu haller, bu klm-
179
sede zuhur eden harikanın istidrac olduğunu gös terir. (40)
Camiu*s-Sağîr'in, Buhari V3 Müslim tarikiy le Ukbetü'bnü Amr'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz, istidracı şöyle beyan etmiş lerdir:
«Allah'ın (C.C.), kendisine, dünyadan sevdiği şey leri verdiğini gördünüz kul, günahlarına devam edi yorsa; şüphe yok ki ona verilen şeyler, o kul İçin, istidractır.» (41)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:41 am

VELİ, KENDİSİNİN VELÎ OLDUĞUNU BİLEBİLİR Mİ?
«Allah'ın (C.C.) velî kullan, kendilerinin ve lî olduğunu bilebilirler mi, bilemezler mî?» mese lesi hakkında, İslâm bilginleri arasında ihtilâf vardır.
Ebu Bekr, b. Fevrek, «Velîler, kendilerinin velî olduğunu bilemezler.» der.
Ebu Aliyyi'd-Dekkâk ve taleb^i Ebu'I-Ka-sım'l-Kuşeyrî ise, «Velîler, kendilerinin velî olduk larım bilirler» der.
Her iki fikre sahip olan gurupların da, çeşitli delilleri vardır.
Birinci gurubun delilleri şunlardır:
1. Eğer bir kimso, kendisinin velî olduğunu bilirse; o kimsenin, Allah'ın (C.C.) azabından emin olması gerekir. Zira, Kur'an-ı Kerim'de şöy le buyurulmuştur:
(40) Er-Razİ, a.g.e, C.V, s. 690-691; Tcflazanî, a.g.e., C. II. s. 204; Ramazan Efendi, a.g.e., s. 209.
(41) Cclâlüddin Es-Suyutî, Camiu's-Sağîr, C. I, s. 21.
180
«Allah'ın velî kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.» (42)
tslâm*ın tavsiye ettiği İman ise, ye'ts ile eran arasında olmalıdır. Yani, bir mti'min, ne Allah'ın (C.C.) rahmetinden ümidini keser, vs ne de aza bından emin olur. Allah'ın (C.C.) rahmetinden ümit kesmek küfür olduğu gibi; azabından emin olmak da küfürdür:
«...Hakikat şudur ki, kâfirler güruhundan başka sı Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.» (43)
«...Büyük zaran göze alanlar güruhundan başka sı, Allah'ın imhalinden emin olmaz.» (44)
2. Velînin velî olması, Allah'ın (C.C.) o kim seye muhabbeti sayesindedir. Allah'ın (C.C.) mu-habbstİ ve adavsti ise, birer sırdır. Hiç kimse, Al lah'ın (C.C.) bu sıfatlarına muttali olamaz. Nite­kim, Cenâb-ı Hak, Hz. İsa'nın lisanından şöyle bu yurmuştur:
«...Benim içimde olan (her) şeyi Sen bilirsin. Ben ise. Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz ki, gaybîarı hakkıyla bilen. Sensin, Sen.» (45)
Velayet, Allah'ın (C.C.) muhabbetinin bir ne ticesi olduğuna ve Allah'ın muhabbeti de bir sır olup büinemiyeceğine göre, velî, kendisinin velî olduğunu bilemez.
3. Velayet, adavet, sevap, cennet veya cehen nem ehlinden olmak, ferdin Ölüm anındaki duru muna bağlıdır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöy le Duyurulmaktadır.
(42) Yunus Süresi, âyet. 62.
(43) Yusuf Sûresi, âyet. 87.
(44) Et-A'raf Sûresi, âyet. 99.
(45) El-Maide Sûresi, âyet. 116.
181
V
■/

«Kim Allah'a) bir iyilikle, güzellikle gelirse, iç te ona, bunun on katı var...» (46)
Ayette, «bir iyilik işlerse» buyurulmuyor da; «bir iyilikle gelirse» buyuruluyor ki, bu durum, sevaba müstehak olmanın/ ferdin ölüm anındaki durumuna (hatime'ye) bağlı bulunduğunu gös­termektedir. Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle bu vurulmaktadır:
«(Habibim), o küfredenlere söyle ki, eğer (kü fürden) vaz geçerlerse geçmiş (günahtan) yarhğana-caktır...» (47)
Şu hale göre, cehennemlik olmak da, hatime ye (ferdin ölüm anındaki durumuna) bağlıdır.
Bunları misallendirecek olursak; önceleri müş rik olan Hz. Ömer, daha sonra velîlerin en büyük lerinden olmuştur. Evvelce Tevrat'a bağlı bir Mu sevî olan Abdullah Îbnü's-Selâm da, sahabenin mümtazlan arasına girmiştir. Kur'an-ı Kerim, birçok kimselerin zühd ve takva üzere, ibadet ve taatla uzun müddet yaşamış olmalarından sonra irtidat ettiklerini beyan eder. Kısacası; velayet, adav?t, sevap ve azap, hatimeye bağlıdır. Hatime ise, kimse tarafından bilinemez. Kimin ne olarak öleceğini ancak Allah (C.C.) bilir. O halde, veli de, kendisinin velî olduğunu bilemez.
«Vc*i, kendisinin velî olduğunu bilebilir» di yen ikinci gurubun delilleri:
iki rüknü vardır : *-) Velî, dış görünüşüyle, İslâm'a tamamen uy malıdır,
(46) El-En'am Sûresi, âyet 160,
(47) EUEnfâl Sûresi. Syet. 38. ,
*b) Batında ise, hakikat nuruna garkolmalıdır. «Bir kimse, kendisinde bu iki rüknün mevcut ol duğunu bildiğinde, kendisinin velî olduğunu da bilir.»
Kişinin, zahirde İslâm'a bağlılığı açıktır. Bu hal, o kimsenin, bütün hayatının, hareketinin ve düşüncesinin islâm'a uygun olması demektir.
Ferdin, hakikat nuruna garkolması İse şöyle izah edilir: Bir kimsenin bütün ferahı ve sevinci, Allah'a (C.C.) taatle olur. Dünya nimetleri V3 ziy netleri o kimseyi sevindirmez. Bu kimselerin kalp leri ve gönülleri, ancak, Allah'ı (C.C.) zikrederek sükûnet bulur. Bunlar, dünyanın malına, serveti-na ve zenginliğine gönül vermezler. Dünya meş galesi, kendilerini ahiretten alıkoymaz.
Bütün bunlara rağmen, bu hususta yanılma çok olur ve hüküm vermek zordur. Hem, veliliğe kesin şekilde hüküm vermek gururdur; hem de bütün sırların hakikatini, ancak Allah (C.C.) bi lir. (48)
İslâm büyüklerinden meşhur âlim İmam Rab-banî, «Mektubat» isimli eserinde bu hususta şun ları kaydeder:
aBir velînin, kendisinin velî olduğunu bilmesi as-1 la şart değildir. Evliyaullahtan birçoklarının, kendile rinin velayetlerinden haberi yoktur. Kendileri, velî ol duklarım bilmediklerine göre; başkalarının da, bu zatların velî olduklarını bilmeleri şart değildir.
Keramet ve harikanın gösterilmesi de. vclîük için şart değildir. Velîler, keramet göstermekle mükellef değillerdir. Velayet, Allahh'a (C.C) yakınlıktır ki, Al lah (C.C), bu yakınlığı velî kullarına ikram eder. Kul larından bir kısmına hem yakınlık verir, ve hem de o kullarım bir kısım hâdiselere muttali kılar. Bir kısım
(48) Er-Razİ, a.ge., C.V, s. 694.
182
183
kullarına da yakınlık verir; fakat, hadiselere muttali oima gibi'harikalar vermez. Bazılarına da, yakınlık vermez; yalnız harikalar verir ve bazı şeyıen keş fettirir. Bu üçüncü şahıs, istidrac ehlindendir. Birinci ve iKmcı kısınınuaKi zatlar ise; Ahatıin (C.C.j velî kullan olarak, yakınlık devletiyle müşerref olmuş lardır. Bunların, Allah'ın izni ile, bazı şeyleri keş fetmeleri ve keramet göstermeleri, velayetlerinden ne bir şey fazlalaştırır, ne de bir şey eksiktir. Bu yön den aralarında fark yoktur. Bu zatların aralarındaki fark, Allah'a (C.C.) yakınlık dereceleri iledir. Çoğu zaman, keşfi ve kerameti zuhur etmiyen velîler, bu haller kendilerinden zuhur edenlerden daha üstün dürler. Kendilerinden keramet zuhur eden bir kısım velîler, son zamanlarda, bu kerametlerin zuhuruna nedamet göstermişlerdir.
«Peygamberler için ise, harikaların zuhuru şart tır, Nebî olan zatın, peygamber olmayandan ayırt edilebilmesi için, bu şarttır. Zira, Peygamberin, pey gamber olduğunu bilmesi vaciptir. Velî', eğer kendi peygamberinin dinine davet.ediyorsa, onun için, o pey gamberin mucizesi yeterlidir. Dinden gayri bir şeye davet ediyorsa; onun için harika lâzım olmaz.
«Halkın umumu, bir kimseyi büyük bir zat ola rak tanımak İçin, onun kerametine bakar. Halbuki, kerameti çok olanın bu hali, velayetinin daha mü kemmel olduğunu göstermez. Hatta, çoğu kere, kera meti az olanın velayeti daha mükemmel olur.
«Şu gerçek bilinmelidir ki; velayetin hasıl olu şunda, velayet sahibinin, kendi velililiğini bilmesi şart değildir. Meşhur olan görüş budur. Bu sebeple, Çoğu zaman, ilfm ve keşif sahibi olan velîlerin, ken dilerinden zuhur eden harikalardan da haberleri ol maz.» (49)
(49) îmam Rabbani, Mektubat, C. î, s. 187-188; ve C II. s. 138-139.
184
EVLİYANIN, İSLÂM PRENSİPLERİNE BAĞLI KALMASI ŞARTTIR
«Velî, ancak resulün risaletini tasdik eden, tam inanan ve dinin emirlerini harfiyen tatbik eden kimr sedir.»
Bir takım harikalar İzhar ederek, cahillerin gözlerini boyayıp, dini yıkmağa kastedenler, hiç bir zaman velî olamaz.
Bütün nebilerin, tebliğ ettikleri dine bağlı olup o dine uygun amel ettikleri gibi; velîlerin, ariflerin, siddîkların, salihlerin ve diğer insanla rın da İslâm'ın bütün prensiplerine uygun hare ket etmeleri şarttır. İslâm'ın hükümlerine aykırı amel ve söz edenler, vasıfları ve kişilikleri ne olur sa olsun; hatalıdır, sapıktır.
Bu hususta, Maruf Kerhî'nin talebesi, Cü-neyd-i Bağdadî'nin dayısı V2 hocası Seriyyü's-Sa-kati (Rh. A.) şöyle der*
«Gerçek mutasavvıf, üç ismi ihtiva etmelidir : «a) Marifet nurları, vera nurunu söndürmemelİ-. dir. (50)
«b) Kur'an'ın zahirine muhalif olan batın ilmi ni konuşmamalıdır. (51)
(50) Vera: Şüpheli şeyleri dahi terk ederek bütün ha ramlardan sakınmak ve bütün faziletleri yapmaktır. Kişide marifet nurları parıldadıkça ve kendisinde ba zı fevkalâde haller zuhur ettikçe Allah'tan verası (korkusu) daha da çoğalmahdır.
(51) İslâm Dininde naslar (âyet, hadis), zahirleri üzerine hamledilir. Naslann zahirinden sapıp batın ehlinin id dia ettikleri mânâlara inanmak zındıklıktır. Bütün ehl-i sünnet âlimlerinin; bu hususta ittifakları vardır.
185

;

«c) Kendisinden zuhur eden kerametler, onu Al lah'ın yasaklarım ihlâl etmeye sevketmemelidir.» (52)
Yine bu zat buyurur ki:.
«Bir arif, bahçeye girse; bahçedeki bütün ağaçlar, ağaçlardaki bütün kuşlar, açık bir lisanla 'Esselâmü aleyke ya veljyyellah' diye kendisine selâm verseler; ■] velî üzerine vacip olan, Allah'tan korkusunun daha da da artmasıdır. Eğer korkusu çoğalmaz, sürür ve gu rura kapılırsa; bu hal onun için istidrac ve felâket olur.» (53)
Bayezid-i Bistamfnin arkadaşlan anlatıyor:
«Muhitimizde velayet ve keramet sahibi bir kim senin ismi duyulmaya üaşlamıştı. miden dile bu kim senin zahitliği dolaşıyordu. Bir gün Bayezid, bize 'kal kın gidelim; şu veıâyet ve zühtle meşhurlaşrnış olan zatı birlikte görelim' dedi. Kalktık ve bu kimsenin bulunduğu yere vardık. Aradığımız zat da, evinden Çıkmış mescide girmişti. Mescide girerken kıbleye doğru tükürerek o mübarek makama saygısızlıkta bulunmuştu. Bunun Üzerine Bayezid, o şeyhe selâm vermeden ve konuşmadan geri döndü. Biz, bu durum dan bir şey anlayamamıştık. Bize dönerek dedi ki:
'Bu adam ki, Resulüllah'ın (SA.S.) âdaplarından birisini muhafaza etmede emin olamıyor. Nasıl olur da, iddia ettiği velayet ve kerametlerde emin olabilir ve kendisine güvenebilir. Siz, kendisine harikalar ve rilmiş b'r kîîiîsçyi gördüğünüz zaman, velevki bu kimse, havaya bağdaş kurup oturmuş olsun; o kimse nin bu harikasına aldanmayın. Velayetine ve Allah'a yakınlığına ilikad etmeyin. Zira, bu bir istidrac da olabilir. Ancak, siz, onun emir ve nchiylere karşt na sıl davrandığına; Allah'ın kulları için çimiş olduğu hudutları nasıl muhafaza ettiğine; îslâmla nasıl amel
(52) Zira, bir kimse, îslâm'da haram olan şeyleri irtikap ederken, kendisinden zuhur eden harikalar keramet olmaz; aksine istidrac olur.
(53) Muhammed Hadimî, Şerhü Berîka, C. I, s. 146.
186
ettiğine bakın, ve o kimseye buna göre itibar edin. Kıbleye, mescide karşı tükürmek yasaktır. Bu yasağa riayet ise, İslâm'ın âdaplarındandır. İslâm'ın herhan gi bir edebine riayetsizlik ise keramet ve velayete ma nidir.'»
Ebu Süleyman ed-Daranî der ki:
«Çoğu zaman, feyiz yoluyla kalbime birtakım sır lar ve tecelliler vaki olurdu. Fakat ben bunları kitap ve sünnetten iki âdil şahit olmadan kabul etmez dim.» {541 Cüneyd-i Bağdadî der ki:
«Allah'a ulaştıran yolların hepsi kapalıdır. Ancak Rasulallah'ın yoluna uyanlara yollar açıktır.
İtikatta, amelde, bütün hareket ve konuşma larda Resulüllahın yolu ve sünnetleri üzerinde olanlar ancak Allah'ın rızasını kazanabilirler.
Evliyanın, İslâmî prensiplere bağlı olmasının gerekliliği hususunda İmam Rabbani (Rh. A.), Mektubat'mda şöyle demektedir:
«İslâm'ın hükümlerini isbatta muteber olan, kitap ve sünnettir. Müctehitlerin kıyası ve ümmetin icmaı da, ahkâmı îsbat ederler. Bu dört şer'î delilden başka hiç bir şey, dinî ahkâmı îsbat edemez. Ne ilham, ne de keşif ve velayet sahibi kimseler, haram-helâl, farz ve sünnetten hiç bir hüküm koyamazlar. Velayet sa hipleri de, müctehıtîeri taklitte diğer mü'minler gibi dirler. Bunların ilhamları ve keşifleri, müetehidi tak litte, bunların başkaları üzerine daha meziyetli olma larını gcrcktiimcz. Bu büyük zevatın meziyetleri baş ka hususlardadır. Zira bunlar, keşif ve müşahede sa hibidirler. Yaşayınca Allah için yaşarlar, ölünce Allah için ölürler.
«İslâm'ın hükümleri bir ağaçtır. Marifet de bu ağacın meyveleridir. Ağaç, yaşadığı ve iyi bakıldığı müddetçe meyve beklenir ve güzel olur. Ağacı kesip
(54) Ag.e.. C. I. s. 144-150.
187
de meyve bekleyen kimseden daha ahmak kim ola bilir? Ağacın kökünde hastalıklar, sakatlıklar olun ca meyveler de yok olur.
«Bu halde islâm'a bağlı olan kimse, marifet sa hibidir, islâm'a bağlı ve müdavim olmayan kimse nin marifetten nasibi yoktur. Eğer bu kimseden her hangi bir keşif olursa; istidractır. islâm'ın reddettiği her şey zındıklıktır, küfürdür.» (55) Seyyid Ahmed Rufai (Ah. A.) de, «El-Bürha-nü'1-Müeyyed» isimli kitabında şöyle der.
«Tarikat, şeriatın aynıdır. Aralarındaki fark, lâfız dadır. Maddeten ve manen netice birdir. Şeriatın red dettiği her şey zındıklıktır. Efendiler!. 'Ebu Yezid böyle dedi', 'Haris şöyle söyÜcdi', 'Hallaç bu sözlerde bulundu' deniliyor. Bu nasıl sözdür? Bu lâkırdılar dan önce imam Numan, İmam Şafiî, İmam Malik, îrham Ahmet, bunlar ne dedi? Bunlara bakmalısınız. Kulluk işlerinizi bunların sözleriyle tashih etmelisi niz. Bundan sonra, fazla sözlerle menfaatlenebilirsiniz, Ebu Yezid'İn, Ebu Haris'in sözleriyle bir şey çoğa lıp azalmaz. Ama Şafiî, Malik, Numan ve Ahmed'in sözleri en güzel yollardır. İlim ve amel ile şeriatın te mellerini muhkem kıldıktan sonra; ilim ve amelin ka palı olanlarına himmetinizi yürütünüz.» (56) Peygamberlerin, Allah tarafından verilmiş, üstün sıfatları vardır.
İslâm'ı bilmeyen sapıklardan bazıları, velilik mortebesinin, peygamberlik mertebesinden efdal olduğunu iddia ederler. Böyle bir iddia, kim ve ne reden gelirse gelsin; buna inanan kâfirdir.
Yukarıda da dediğimiz gibi; itikatta, amelde, bütün hareket ve konuşmalarda Resulullahın yo lu ve sünneti üzerinde olanlar ancak Allah'ın rı zasını kazanabilecek, vs onlar ilâhî lûtuflara eri­şeceklerdir.
(55) Rabbanî, a.g.e., C, II, s. 96-96. (55. mektupi
(56) Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah ilmi Kelâm, s. 42.
188
BEŞİNCİ BÖLÜM
Hilâfet ve İmamet
HİLÂFET VE İMAMET NEDİR?
Hilâfet; lügatte, «birinin yerini alma ve ona vekillik etme» mânâlarına gelir. İslâm ıstılahında ise; «Hz. Muhammet'e (S.A.V.) vekil olarak, Müs lümanları ve İslâm'ı koruma Ödevini yerine getir­me» demektir. Bu vazifeyi üzerine alan kimseye de «Halife» adı verilir. Halifelere aynı zamanda «İmam» ve «Emîr» de denilmsktedir. Bu son ta birler, daha çok «Hulaifa-i Raşidîn» (Dört Halife) devrinden sonraki İslâm reisleri için kullanılmış tır. Bu hususta bir hadis-i şerifte şöyl ebuyurul-maktadır:
«Hilâfet otuz senedir. Ondan sonra melik ve emîr-ler gelir.» (D
İslâm âlimlerine göre, hilâfet veya imamet;
«Muhammed'e (S.A.S.) vekil olarak umuma riya set edip din ve dünya siyasetini korumaktır.» (2)
Seyyid Şerif Cürcanî'ye göre ise;imamet bah si,, dinin ve akaidin asıl meselelerinden değil, tâli derecedeki meselelerindendir. (3)
Saadeddin Teftazanî'ye göre de, imamet, iti kadı değil; amelî hükümlerdendir, (4)
(1) Suyutî, a.g.e., C. II, s. !3. iTinnizh Müsned, tbnii ban ve Ebtt Ka'tö'dan naklen)
(2) Maverdî, El-Ahkâmü's-Sultaniyye ve Veî-Vilâyetü'd Di-niyye. Kahire, 1386, s. 5; Tcftazanî, a.g.e, C. II, s. 271.
(3) Cürcanî, a.g.e., C. II. s. 261.
(4) Teftazanî, a.g.e., C. II, s. 271.
191
BİR İMAM SEÇME MECBURİYETİ
«Müslümanların b'.r imam (re~ is) seçmeleri şarttır.»
«İmam seçme», bir kısım İslâm bilginlerine göre aklen, bazılarına göre de Ş2r'an vaciptir. (5)
îmana Teftazanîye göre ise; bslirtilen vasıf lara sahip bir imam seçmek, farz-ı kifayedir. (6)
Müslümanların, başlarına bir imam seçme mecburiyetleri hususunda, ehl-i sünnet âlimlari-nin ileri sürdükleri deliller şunlardır:
1 — Kur'an-ı Kerim'den:
«Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambe re ve sizden oian ülü'1-emre (emir sahiplerine) de ita at edin...» (7)
2 — Sünnct'ten:
«Bir kimse, bîat etmeden ölürse, cahiliyyet ölü mü iie ölmüş demektir.» (Cool
Cahüiyye devrinin insanları, hiç bir peygam ber ye imam tanımadan, kendi neva V2 hevesleri ne göre yaşarlar ve öylece ölürlerdi. Zamanlarının imamını tanıyıp bîat etmeyenler de, bu insanlara benzetiliyor ki; bu ağır tehdit, zamanın imamına bîat etmenin dinsn vacip olduğunu beyan etmek tedir.
(5) Maverdî, a.g.e., s. 5.
(6) Teftazanî, a.g.e., C. II, s, 271. (71 En-Nisa Sûresi, âyet: 59.
(Cool Müslim.
192
3 — İcma'dan:
Tevatüreıi sabittir ki, Hz. Muhammed'in (SAV.) vefatından sonra imamsız bir vaktin geç mediği hususunda bütün şahaba İttifak etmişler dir. Sahabenin İttifakı ise, dört aslî delilden İcma olur.
Hatta Resulüllah'ın (S.A.V.) vefatı üzerine, Hz. Ebu B^kir, meşhur hutbesinde zöyle demişti.
«Dikkat edin; ey mü'minlerL Şüphesiz ki, Mu-hammed (S.A.S.) öldü. Bu dini ayakta tutacak bir kimse mutlaka lâzımdır.» (9)
Sahabenin hepsi, bu sözü hemen kabul etti. Hiç birisi «imama ihtiyaç yoktun» demedi. Resu-lüllah'm defni meselesini bile tehir ederek, Benî Sajde'nin sofasında toplandı ve bir halîf3 seçti. (10)
4 — Kıyas'tan:
Yapılması gereken pek çok dinî ve dünyevî İşler, İmamın mevcudiyetine bağlıdır. Cenab-ı Hak'ın muamelât, mücâzât, münâkehat, cihat vs. hakkındaki hükümleri, kulların dünya ve ahiret menfaatleri içindir. Bütün bunları yürütmek ise bir İmam ile mümkündür. Yukarıda sayılan hü kümlerin yerine getirilmesi vaciptir. İslâm fık-hmdakl umumî kaideye göre, «Vaciplere vesile olan şey de vaciptir.» Bu sebept&n, müzminlerin bir imam seçmeleri, kendi selâmetleri ve dinin de vamı İçin şarttır.
(9) Buhart. 86/31; Müstteâ. 1/5; TabakatU tbni SaU 3/129; Siretü tbni Hişam. 1019.
(10) Teftazanî. a.g.e* C. II. s. 272; Cürcanl. a.g.e., s. 263.
JÜudd — 13
193
Bir kimse halîfe olarak seçildiğinde, bütün mü'minlere düşsn vazife İse; imametin lâyık olan bir kimseye verildiğini bilmek ve kısaca halifeliğin vasıflarını öğrenmektedir. Bu konuda Peygambe rimiz şöyle buyurmuşlardır:
«Zamanının imamım bilmeden Ölen kimse, cahi-liyyet ölümü île ölmüş gibidir.» (II)
Bütün müîminlerin imam hakkında çok taf silâtlı bilgiye sahip olmaları şart değildir. Tafsi lâtlı bilgiyi, imamı seçecsk olanlar bileceklerdir. Müslümanlar ise, hiç değilse, başlarındaki imamın kim olduğunu bileceklerdir. Hatta Süleyman b. Cerîr'e göre:
«Halkın, Allah'ın (C.C.) ve Resulünü (S.A.S.) bil meleri nasıl vacip ise. imamı da bilmeleri vaciptir.»
imama İtaat, şarttır
Mü'minlerin, kendi aralarından, liyakatli gö rerek seçmiş oldukları reise itaat etmeleri vacip tir. Bu hususta, şu âyeti kerime açık emirdir:
Peygamberimizin, «İmama itaat» hususunda söylemiş olduğu hadis-i şeriflerden bazıları şun lardır:
«Üzerinize imam olarak tayin edilen kimse, başı kuru üzüm tanesine benzeyen Habeşli bir köle dahi olsa, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.» (14)
(11) Miisncd ve Taberatû.
(12) Maverdî, a.g.e., s. 17.
(13) En-Nisa Sûresi, âyet. 59.
(14) Buharl, 93/4.
194
«Kim bana İtaat ederse; Allah'a itat etmiş de mektir. Kim, bana isyan cdefse; Allah'a isyan etmiş olur. Kim, benim emîrİme itaat ederse; bana itat etmiş demektir. Kİm de benim emirlerime isyan eder se bana isyan etmiş olur.» (15)
Maverdî'ye göre; halîfe, vazifelerini yapıp Müslümanların haklarını yerine getirince, Allah'ın hakkını da eda etmiş olur. Bunun üzerine, Müs lümanların şu iki vazifeyi yerine getirmeleri, üzer­lerine vacip olur.
a) îmama itaat etmek, b) îmama yardımcı olmak. M^ğer ki, imamın.hali değişsin. (16)
Şu halde; imama itaat, imam dinin kesin hü kümlerine uygun hareket ettiği müddetçe şarttır. Çünkü, Allah'ın emirlerini çiğnemek pahasına bir şahsa tâbi olmak, İslâm dininde yasaktır. Bu nun için Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlar dır:
«Üzerinize İmam seçilen kimse, sîze, dinin kötü ve haram saydığı şeyleri emretmedikçe, ona itaat et mek vaciptir.» (17)
«Benden sonra sizi velîler takip edecek, îyilcr İyî-liğiyle, kötüler de kÖtülüğüyle size dost olur. Hakka uygun olan yerde onları dinleyin ve itaat edin. Eğer onlar İyilik ederlerse, hem sizin hem de kendilerinin menfaatinedir. Kötülük ederlerse, sizin lehinize; ken dilerinin ise aleyhlerinedir.» (18)
İmam Teftazanl de bu hususta şöyle demek tedir:
(15) Buharl, 93/1; Müslim. 33/32; Nesâî. 39/23. U6) Maverdî, a.g.e., s. 17.
(17) Müslim. 33/49; Tirmizt 31/30; Ebu Davud, 89/26. U8) Buharl 56/108; Müslim. 33/38; Ebu Davud. 15/87; Tirmizl 21/28; Nesâî. 39/35; îbnü Maca. 24/39.
195
hâk.
*Dinin hükümlerine aykırı olmadıkça, imama ita. pt vaciptir.» (19)
İmamın emri, ancak İslâm'a uygun olursa ye rine getirilir; aksi halde bu emre uyulmaz. (20)
İMAM NASIL SEÇİLİR?
Ehl-i Sünnet inancına göre bir zatın, imame tin bütün şartlanna sahip ve yetkili olması, onun İmam olması için kâfi sebsp değildir. İmam olabil me şartlanna sahip olan zatın, aynı zamanda bu vazifeye ssçilmesi gerekir. Bir kimsenin imam ta yin edilmesi ise, üç şekilde olur:
1 — Bizzat Resulüllah (S.A.V.) tarafından se çilmekle. Hz. Ebu Bekir'in imameti, bir bakıma böyle olmuştur.
2 — Bir önceki imamın tayin etmesiyle. Hz. Ebu Bekir'in, k-sndi yerine Hz. Ömer'i tayin etme si böyledir. Bu tarz imam tayin etmenin meşru olduğu hususunda icma-ı ümmet vardır. Zira; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'i imam olarak tayin ettiğin de, ve Hz. Ömer de kendisinden sonra seçilecek imam meşalesini şûra'ya havale ettiğinde, Müslü manların bunları itirazsız kabul etmeleri icmadır.
3 — Mü'minlerin tasvibini ve güvenini kaza nan ve İmam seçebilmeye ehil olan kimselerin seç-meslyle.
İmam seçmsye herkesin İştirak etmesi doğru değildir. İslâm âlimleri, imam seçecek olan Müs-
(19) Haiputî, a.g.e., s. 438.
(20) İbnlİ Nüceym, Kitabü'UBşbah ve'n-Nezahir Aîâ Mez-hebi't-tmami't-Azam Ebî Hanifeti'n-Numan, Kahire, 1322. s. 157.
196
lümanlarda bulunması gereken vasıflan Üç gurup ta toplamışlardır. O vasıflar şunlardır: (21)
a) Adaletin bütün şartlanna sahip olmak. Bu şartlar şöyle sıralanabilir:
I. Büyük günahlardan sakınmak.
II. Küçük günahlarda ısrardan kaçınmak.
III. Hırsızlık vs. gibi, insanı küçük düşüren fiillerden sakınmak.
IV. İnsan vakan İle mütenasip olmayan şey lerden kaçınmak.
b) İmamste ehil olmanın şartlannı ve kimin bu İşe daha müstehak olduğunu ayırdedebilecek kadar bilgi sahibi olmak.
c) Millet ve din İşlerini düzenleyip İdare et-mode kimin daha salahiyetli olduğu hakkında gö rüş ve bilgiye sahip olmak.
îmamı seçscek kimselerin kaç kişi olması ge rektiği hususunda İslâm bilginleri İhtilâf etmiş lerdir. Bu hususta iki görüş vardır:
Bir kısım âlimler, İmamı seçecek olanların her beldede çoğunluğu bulmasının şart olduğunu ileri "sürerler. Fakat Hz. Ebu Bekir'in imam seçil mesi, sadsce Benî Saide'nin sofasında bulunanlar tarafından yapılmıştır.
Bir kısım âlimlere göre de; imamın seçilmiş olabilmesi için; en az dört veya beş kişinin nzası İle bir kişinin seçimi yapması yeterlidir. Bu fikir de ölanlann delili şudur. Hz. EÜu Bekir'e önce Hz. Öm3r, Hz. Ebu Ubeyde, Hz. Üseyd, Hz. Bişr b. Sa'd ve Hz. Salim btat etmiştir. Bu beş kişinin
(21) Maverdl, a.g.e,, s. 6.
197
bîatı İle Hz. Ebu Bekir halîfe seçilmiş, sonra da ashabın hepsi bîat etmişlerdir. Hz. Osman'ı ise, dört kişinin ması ile Hz. Abdurrahman b. Avf seçmiştir. Bundan sonra da diğer Müslümanlar bîat etmişlerdir.
İmamı seçecek kimselerin sayısı meselesinde fıkıh âlimlerinin ekserisi bu İkinci görüşü kabul ederler. (22)
İmam seçme ehliyetine sahip olanlar, bir imam seçmek için toplandıkları zaman, imam ola bilecek vasıftaki insanların hallerini vs Özellikle rini tetkik ederler. Bunlardan en faziletlisi ve va sıfları en mükemmel olanı hangisi İse; ona bîat ederler.
Meselâ; imamete ehil olanlardan birisi daha âlim, diğeri de daha cesur olsa; zamanın icapla rına göre seçim yynılır. Eğer fitneyi, asileri ve düş manları önlemeye ihtiyaç varsa; şecaat ve cesa­ret sahibi olanı seçmsk lâzımdır. Memlekette sü kûnetin devam ettiği bir zaman İse; âlim olanı seçmek daha münasiptir. (23)
Bir görüşe göre; İmamı seçecek kimselerin İmama bîatlan, adalet sahibi bir cemaatin huzu- i runda ve açık olmalıdır ki; başka birisi kalkıp 1 kendisins bîat edildiği İddiasında bulunmasın. 1 Çünkü böyle bir hal, fitne sebebidir. îmam seçen- j lerin bîatlan kesinleşip, bunun haberi İslâm Ül kelerine ulaştıktan sonra İmamlık İddiasında bu lunan kimse as! olur. Böyle kimselerle, onları Al lah'ın (C.C.) emrine döndürünceye kadar muka-
(22) A.g.e., s. 15.
(23) A.g.e.t s. 16.
198
tele etmek vaciptir. (24) Çünkü bu konuda Pey gamber Efendimiz (S.A.V.), şöyle buyurmuşlar dır:
«Eğer iki halifeye biat edilmişse onlardan birini katlediniz.» (25)
İMAMETE EHİL OLMANIN ŞARTLARI
Ömer Nesefî (Rh. A.), İmametin şartlarım şöyle sıralamıştır.
«İ. îmanım zahir (açık) olması gerekir.»
Korku sebebiyle de olsa, imam gizli olamaz.
«2. Muntazar (gelmesi bekle nilen) bir imam da kabul edilemez.»
Bazı sapık yoldaki gurupların, bir imamın ge leceğini beklemeleri yanlıştır.
«3. İmam, Kureyş'ten olmalı-lıdır. Ancak imamlık, Hâşim ve Ali oğullarına mahsus değildir.
4. İmamın, zamanının en fa ziletlisi olması şart değildir.
5. îmam, kâmil ve tam bir ida reci olmalıdır.
6. İmam, siyasî (siyaset ilim ve sanatım bilir) olmalıdır.
7. Ahkâmı tenp'ze (İslâm niza mının yürürlükte kalmasını temi ne), İslâm memleketlerinin hudut-
(24) Cürcanî, a.z.e., C. III, s. 26, <25) Müslim, 33/61.
199
lannt muhafazaya ve mazlumun hakkını zalimden almaya kadir ol malıdır.»
İslâm âleminin muteber ve kaynak kitapla rında, imamete ehil olmanın bu şartlan birbirine yakın farklarla zikredilmiştir. (26)
tmam Âmidî'nin beyanına göre, îslâm âlim^ leri, bu meselede sekiz §art üzerinda ittifak, dört şartta da ihtilâf etmişlerdir. (27)
ittifak edilen şartlar şunlardır:
1 — Müctehid olmak.
2 — Harpte ve askerî mesafelerde basîrat sa hibi olmak.
3 — Cezalan tatbike, suçlara cezalanm ver meye ve mazlumun hakkını zalimden almaya güç yetirebilmek.
4 — Âdil olmak.
5 — Mükelbf (âkil ve baliğ) olmak.
6 — Erkek olmak.
7 — Hür olmak.
8 — Hükmünü geçirmeye ve emrinden çıka nı yenmeye gücü yetmek.
İhtilâf edilen şartlar ise, şunlardır.
a) Kureyşten olmak.
b) Hâşimî olmak.
c) Masum olmak.
d) Zamanın en faziletlisi olmak. Bunlardan başka, İmam Maverdî; şu şartlan
da İlâve etmiştir: (28)
(26) Teftazanî, a.g.e., C. II, s. 274; Cürcanî, a.g.c s. 268. (27> tbnü Nüccym. a.g.e., s. 151-156. (28) Maverdl. a^.c s. 7.
200
I. Göz, kulak, dil gibi hislerinin sağlam ol ması.
II. Vücut sakatlığı veya akıl hastalığı İle
ma'lûl olmaması.
III. Milleti idare etmekte ve tedbir almakta
mahir olması.
İMAMIN KUREYŞTEN OLMASI
«İmamın Kureyş'ten olması» meselesi tizsrin-de İslâm âlimleri aynca durmuşlardır. Çünkü bu meselede, Kütübü Sitte'de mevcut olmayan bir hadis-i şerif rivayet edilmektedir. Buna görs Pey gamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «tmam Kureyş'tendir.» (29)
Zamanla şartların değişmesi bu imkânı orta dan kaldırınca, İslâm âlimleri şöyle içtihadda bu lunmuşlardır:
«Münasip olan, imamın Kureyş'ten olmasıdır. Fa kat bulunmazsa âdil, emîn ve hâkimliğin şartlarım bi len bir kimseyi seçmek daha evlâdır.» (30)
«Eğer Kureyş'ten, muteber şartlan üzerinde top layan bir kimse bulunmazsa, Kenânî'lerden birisi imam olur. Bu da olmazsa. İsmail evlâdından birisi tayin edilir. Bu dahi mümkün olmazsa, başka ırktan birisi imamete tayin edilir.» (31)
Bu meselede, İmam Teftazanî, ayrıca, şu iza hatı vermaktedir: (32)
(29) Ebu Davud Tayalisî. Müsned. s. 926.
(30) Şeyh Nizam v.d.. Feteva-i Hindiyye. C. III, Mısır, 13W> s. 317.
(31) Teftazanî, a.g.e.f C. H, s. 317.
(32) Harputl, a.g*« s. 425-427.
201
Gerçekte hilâfetin Allah'a (C.C,) düğü, şu âyet-i kerimelerle sabittir:
vekillik ol-
«Hani Rabbin meleklere; 'Muhakkak ben yer yü zünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halife yaratacağım' demişti...» (33)
«Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbİ, İbrahim'i bir , , takım kelimelerle İmtihan edip de o, bunları tama-• men yerine getirince: 'Seni insanlara imam yapaca ğım' buyurmuş, (ibrahim): 'Zürr iye timden de' demiş. Allah ise: 'Zalimler ahdime (rahmetime, imametime ve taatıma) eremez' demişti.» (34)
■ «Hakikat, sana bîat edenler, ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların elleri üstündedir. Şu halde kim (bu bağı) çözerse kendi aleyhine çöz müş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa eder se, o da ona büyük bir ecir verecektir.» (35)
Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerin de; «Allah'ın (kudret ve yardım) eli cemaat ile beraberdir.» (36) buyurmuşlardır. Şu halde Al-Jah'ın kudret ve yardım eli, Müslümanlardan rey ve tedbir sahibi olan bir cemaatle beraberdir. Ya ni bu cemaatin bir imam. seçip ona bîat etmeleri, Allah (C.C.) ile biat mesabesindedir. Böyle cema atlerin biatlan ile İmamlar, ilahî hükümleri tebliğ ve infazda Allah'ın ve Resulü'nün halîfesi olurlar.
İMAMIN VAZİFELERİ
Ömer Nesafî'ye göre; imamın vazifeleri şun lardır:
(33) (34) (35) (36)
202
EUBakara Sûresi, âyet. 30.
EUBakara Sûresi, âyet, 124.
Eİ-Fctih Sûresi, âyet. 10.
Suyutî, a.g.e., C. II, s. 205. (Tirmizî'den naklen)
«î. Ahkâmı tenfiz.n
İslâm nizâmının emirlerini tatbik etmek. «2. Hadleri ikame.»
Allah'ın hududunu (bir mü'minin dinden çık ması, içki içmesi, zina etmesi, birisine zina İsnat etmesi, insanların haklarım gasbetmesi, kati ve yaralama suçlan) ve İslâm Hükümetinin emirle rini çiğneyenleri cezalandırmak.
«5. Askeri teçhiz.» Topyekün millî müdafaa vazifeleri.
< «4. Sadakaları toplamak.*
İslâm devletinde mü'minlerden ve gayri müs-Umlerden alınan vergilsri toplamak.
«5. Mütegallîbeyi, hırsızlan ve yol kesenleri kahretmek.
6. Cuma ve bayram namazları nı kıldırmak.
7. İnsanlar arasında vuku bu lan ihtilâfları halletmek.
8. Hakların isbatına vesile o-lan şahadetleri (ve sair isbat vast' tatarını tetkik ve) kabul etmek.
9. Velîsi olmayan küçükleri evlendirmek.y>
Bu ve benzeri vazifelerle sosyal emniyeti ve huzuru temin etmek.
«10. Ganimetleri (harp neti cesinde husule gelen kazançları,- a-dalete uygun olarak) taksim etmek.
203
Ve bunlara benzer diğer vazije-. ter.»
İMAMIN AZLEDİLMESİ
İmamın değiştirilmesini gerektlran bir hal or taya çıkarsa, Müslümanların imamı azletmeleri lâzımdır. (37) ı
İmamın, fasıklığı sebebiyle azledilip edilmi-yeceği meselesinde İslâm âlimleri İhtilâf etmiş lerse de; Hanefî ve Şafiî Mezheplerinde muhtar olan kavle göre, imam fasıklığı sebsbiyle azledile-mez. (38)
îmamın azledilmesi meselesinde, Maverdî'nin izahlarını ehemmiyetine binaen- aşağıya alıyoruz.
İmamın, halinin değişmesi ile, imamlıktan çıkarılmasını garektiren iki husus vardır.
İmamın bedenine noksanlık arız olma-
sı.
İmamın adaleti bırakması fıska girmesi de mektir. Bu ise iki şekilde olur:
a) Şehvete dalmak.
b) İtikadında şüphelerin doğması. İmamın şehvsti, azalarının fiillerine taalluk
ediyorsa, yani imam haram olan şeyleri yapmak, şehvetini artırmak ve kötü arzularına teslim ol mak gibi dinin yasak ettiği şeylere devam ediyor sa; bu hal, o kimsenin İmam seçilebilmesine de ve imamlığının devamına da mânidir. Bu kimse derhal, İmamlıktan çıkarılır.
(37) Cilrcanta.jr.c, C. III. s. 263.
(38) Harputî, a.g.e., s. 431.
(39) MaverdI, a.g.e^ s. 18-20.
204
Bu sebeple imamlıktan azledilen kimse, tek rar adalete dönse bile artık imam 3te dönemez. An cak yeniden seçilirse, o zaman tekrar imam ola bilir. Kelâm âlimlerinden bir kısmı ise; «böyle bir durumda, imam, adalete dönünce imamete de dönebilir, yeniden seçime ve biate lüzum yoktur» derler.
İtikadında meydana gelen şüphe sebsbiyle adaletten ayrılmış olan imamın bu şüphesi te'vil. edilebilir ise; bu imamın, imamlıktan çıkarılıp çıkarılamıyacağı hususunda ihtilâf edilmiştir. Bir kısım âlimler; «İmam seçilmeye de, imamete de vam etmeye de bu şüphe mânidir. Bu kimse, he men imametten çıkarılır. Zira, te'vil edilebilen ve te'vil edilemeyen küfrün hükmü nasıl birbiri ne müsavi ise; fışkın da te'viIİ ve te'vilsiz hail eşittir» derlar. Basra âlimlerinin çoğu da; «Te'vil edilebilen şüphe, imam seçilebilmeye mâni olma dığı gibi bu kimse imametten de çıkarılamaz.» der­ler.
Bedenindeki noksanlıktan dolayı bir kimse nin İmametten çıkarılmasını gerektiren haller ise üçtür:
a) Hislerin noksanlığı,
b) Uzuvların noksanlığı,
c) Tasarrufta noksanlık.
Hislerin noksanlığı
Akıl zail olmuş ise ve aklın zevali devamlı ise, veya delilik arız olmuş da davam ediyorsa, ya hut deli olduğu zamanlar, ayık ve akıllı olduğu zamanlardan daha çoksa, bu kimse hemen ima­metten çıkarılır.
205
Gözleri tamamen görmeyen kimse de İma metten çıkarılır. Eğer gözlerde zayıflık var. da gündüzleri görüp geceleri görmüyorsa bu hal, imam seçilmeye ve İmamete devama mani değildir.
Burnun koku almaması ve dilin lezzet duyma ması, hem İmam seçilmeye, hem de İmamete de vama mâni haller değildir. Zira, bu noksanlıklar, karar vermeye ve harekete tesir etmezler.
Sağırlık ve dilsizlik gibi noksanlıklar, başlan gıçta imam seçilmeye mâni hallerdir. Fakat İmam seçildikten sonra arız olurlarsa; bir kısım âlimle re göre bu kimse imametten çıkarılır. Âlimler den bir kısmı ise; «Bu kimse İmametten çıkarıl maz. Zira işaretle muameleleri yürütebilir» der ler, Diğsr bir kısmı ise, bu hale düşen imamın, güzel yazı bildiği halde imametten çıkarılmayaca ğı, yazı bilmezse çıkarılacağı kanaatindedirler. Bu meselede sahih olan, birinci gurubun görüşü dür.
Organların noksanlığı -
Bu noksanlıklar, karar vermeye ve harekets tesir etmez, görünüşte de çirkin olmazsa ve ta mamen ayıp gorünmezse imam seçilmeye ve ima mete devama mâni değildir. İğdiş olmak, kulak ların kesik olması gibi.
İki elin veya iki ayağın noksan olması hare kete ve İş yapmaya mâni olacağı için hem İmam seçilmeye hem de İmametin devamına mânidir. Bir elin veya bir ayağın yok olması, başlangıçta İmam seçilmeye mâni ise de, bu hal sonradan arız olmuş ise, imametin devamına mâni olup olma yacağı hususunda İhtilâf edilmiştir.
206
Tasarrufta meydana gelen türlüdür:
noksanlık İse iki
1. Hıcr: İmamın yardımcılarından birisinin, bütün İşleri müstebidce yürüterek İmama tama men hâkim olması halidir. Eğer, İmamı tesiri al tına alan bu kimse, dinin hükümlerine göre ha reket ediyorsa ve adaletle iş görüyorsa, bu kimse nin valiliğini ikrar ile verdiği hükümleri imza et mek caiz olur. İmamı tesiri altına alan bu kimse, dinin hükümlerinden çıkmış ve adaleti bırakmış-sa, İmamın yardımcılarını toplayıp, bu kimsenin hâkimiyetini izale etmesi lâzımdır.
Hıcr hali, imametin devamına mâni değildir.
2. Kahr: İmamın, düşmanlar veya asiler elinde esir olmasıdır. Eğer esir olan imamın kur tulma ümitleri mevcutsa, imamet devam eder. Kurtuluş ümidi kesilmişse, secini ehli, yeni bir İmam seçer. Yeni imam seçildikten sonra, eski imam esaretten kurtulmuş olsa, imam 3te tekrar dönemez.
207
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:43 am

İNSANI KÜFRE GÖTÜREN HALLER
Meşhur alim Ömer Nesefî (Rh. A.), «Akaid» risalesinde insanı küfre götüren hallerden yedi tanesini zikretmiştir:
«* — Naslar (Kitap ve Sünnet'-in hükümleri^j&Mtleri üzerine fmfntotunurlar. Bunların zahirlerin den vazgeçip, batın ehlinin iddia et tiği mânâlara sapmak, İslâm'dan çıkıp küfürle vasıflanmak demek tir.»
«Kur'an ve Sünrıet1hrwnânâsı gizlidir. Bu giz-lijııânâyı ancak ÜSTADbilir» demeY^ânlıştır,
sapıklıktır. ——
«2 — Naslan reddetmek, küfür-
dür.»
Yani kitap ve sünnetin hükümlerini yalanla mak küfürdür.
«3 — İster büyük, İster küçük olsun; (haram ve) güıûilîrhelâl s ina%Jcüfürdür. '
4_=r. Şeriatjlealay etmek, kü-fürdür.» "----—
Çünkü bu hal tekzip alâmetidir.
211
«5
ünden ümit kesmek^Mfürdûr.* Çünkü Cenâb-ı Hak, bu hususta, şöyle buyu-
rur:
«...Hakikat şudur ki, kâfirler güruhundan başkası Al. lah'ın rahmetinden Ümidini kesmez.» (1)
«6 -
Zira Allahü Teâlâ buyurmaktadır ki:
«...Büyük zararı göze alan(kâfir)lar güruhundan başkası, Allah'ın (kulları hakkındaki azabım) imhal (ve tehirin den emin olmaz.» (2)
o7 —. Gaybdan haber verdiği (iddia editen â&âmınTTıdberini ka*. bul) ite o kâhini tasdik etmek, kü-
Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurmuş-lardır:
«Kim, bir kâhine gelir ve onun söylediklerini tasdik e-derie; AUah^iT(C.C^)[L HzTjMtammed'e İSA&LJndirm^ olduklarını inkâr ile küfre girmiş olur.» (3)
(1) Yusuf Sûresi, 87.
{%) Et-A'raf SdrestY-âyet. 99.
(3) Müslim. 39/35; Ebu Davuâ. 22/21.
YEDİNCİ BÖLÜM
Mi'raç
Ml'RAÇ NEDİR?
«Allah'ın elçisi Muhammed (S. AJSJ'in, uyanıkken, sahst ile sema ya ve sonra yüce makamlardan Al lah'ın dilediği yere mi'ract (çıkma sı) haktırj>
Mi'raç; lügatte, yükseğa çıkmak ve merdiven mânâlarmdadır. İslâm ıstılahında ise,. Peygamber Efendimizin yüce makamlara çıkartılmasının vası tasıdır. Sonraları, bu vakıanın özel ismi olarak Kul lanılır olmuştur. Mİ'raç, Hicret'ten bir buçuk sene evvel Rscep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur.
Konunun daha iyi anlaşılması için; Mi'raçla İlgili bazı terimlerin üzerinde duralım:
Isrâ: Yürümek demektir. Geçişli fiil olduğu için «geceleyin yürüttü» mânâsına gelir.
Mescid-i Haram: Kâbeyi çevreleyen ve Ha-rem-i Şerif denilen mesciddir. Yer yüzünde ilk de fa inşa edilen mabet budur.
Mcscİd-i Aksa: Kudüs'dekİ Beytü'l-Makdis'tir. Kabe'den sonra yar yüzünde yapılan ikinci mabet tir. «Aksa» denilmesi, Kabe'ye bir aylık mesafede bulunmasındandır. Mescid-i Aksa, Peygamberle rin toplandığı, ilâhi vahiylerin indiği mübarek bir yer olduğu için, Mİ'raç ta Peygamberimizin yol uğ rağı olmuştur.
21»
BeytiTl-Ma'mur: 7. kat gökteki mslekler tara fından tavaf edilen mabettir.
Sİdretü'l-Münteha: Arşın sağında bir ağaçtır ki, ne melek, ne saire, ondan Ötesine asla geçe mezler.
Bcfref: Mahiyetini aklımızın kavrayamayaca-ğı bir vasıtadır.
Kabe Kavscyn: İki yay miktarı kadar bir me safedir.
Mİ'BAÇ NE ŞEKİLDE VUKU BULMUŞTUR?
Mi'raç hakkında Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Ke riminde şöyle buyurmaktadır:
«Kulunu (Muhanımed (S.A.S.) bir gece, Mescid-î Haram'dan (alıp) Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Zat-ı ecelle ve a'Iâ, her türlü noksan sıfatlardan) münezehtir: (O Mescid-i Aksa ki) biz onun etrafına (feyz ve) bereket verdik (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambereyâyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık/ Şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) kemaliyle görendir.» (1)
Mi'raç vakıasını Ebu Hüreyre, Ebu Zer, Ebu Said-i Hudrî, Enes b. Malik, Malik b. Sa'saa, bizzat ResulüHah (S.A.V.)'den rivayet etmişlerdir. Buri-vayetbr Buharî, Müslim ve Nesâî gibi Kütübü Sİtte'nin meşhur kitaplarında mevcuttur. Biz, bu değişik rivayetleri birleştirerek nakledeceğiz.
Peygamberimiz (S.A.V.), şöyle buyurmuşlar dır.
(1) îsra Sûresi, ayet, I. 218
«Bir gece, halam ÜmmUhânî'nin evinde (bîr riva-vete göre Kabe'de) iken Cebrail (A.S.) geldi. 'Ey muh terem nebi! Yathğayıct olan Rabbin huzuruna var mak için kalk, melekler seni bekliyor* dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dulu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan son ra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renk te BURAK isminde bir hayvana bindirildim. Bu hay van, her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid-i Aksa'ya geldik Cebrail, Burak'ı, bütün peygamberlerin, hayvanlarım bağla dıkları bir halkaya bağladı. Mcscidde diğer peygamber lerin ruhları temessül etti. Bize selâm verdiler. Ben de selâmlarına karşılık verdim. Cebrail bana, 'Öne geç ve nebüere iki rekât namaz kıldır' dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince, 'Ya ratılışına uygun olanı seçtin" dedi.»
Ebu Saîd-i Hudrî'nin rivayetine göre. Peygam ber Efendimiz şöyle devam ettiler :
«Bundan sonra bir Mi'raç (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O Mi'raç, ölüle rinizin, ölürken gözlerini diledikleri şeydir. Ölülerin ruhları bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail, beni bu merdivenden HAFAZA kapısına kadar çıkardı. Yani dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Ceb rail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir muhavere geçti, içerden soruldu:
— Sen kimshı?
— Ben Cebraiüm.
— Yanındaki kim?
— Muhammcd (ŞAŞ.)
— Yal O, Resul olarak gönderildi mi?
— Evet.
Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim. Semayı muhafaza eden ÎSMAlL is minde müvekkel büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.
«Bunlardan ayrılınca; bünyesi, yaratılışından be?
217
ri hiç değişmemiş bir adamın yanma geldim. Kendi sine zürriyctinin ruhları arzedilince; mü'min ruhu ise, 'Ne güzel, ne hoştur!» Bunun kitabım İLLlYYlN'de küm! diyor; kâfir ruhu ise, 'Ne kötü ruh, ne fena ra yiha!.. Bunun kitabım SİCCÎL'de kılın' diyor.
«...'Ya Cebrail, bu kimdir?' diye sorduğumda, 'Ba ban Adem'dir' diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve 'Hoş geldin ey satih nebi, ey satih evlat' diye kar şıladı.
«Burada bana cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azap gören kavimler gördüm. Dudakları de ve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına bir takım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bun ların kim olduklarını sorunca Cebrail, yelim malı yi yenler olduklarını söyledi. Yine orada cife (pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yer lerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğne nen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış, zina
eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.
«Sonra, ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (AS.)
ile buluştuk. Yanında, ümmetinden kendisine tâbi
olanlar da vardı. Yüzü ondördüncü gecedeki ay gibi
idi. Onunla da selâmlaştık.»
Peygambsr Efendimiz, üçüncü semada iki tey zezade Yahya ve İsa (A.S.) ile; dördüncü semada îdris (A.S,) ile, beşinci semada Harun (A.S.) ile ve altıncı semada Hz. Musa ile görüştü. Onların da hepsi, «Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebî» dediler.
Rosulü Ekrem, anlatmaya devam ediyor:
«Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbra him (A.S.) ife buluştum. Sırtını Beytü'l-Ma'mûr'a da yamış; beni selâmladı. 'Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât', dedi. Burada bana denildi ki, 'İşte senin ve ümmetinin mekânı.' Sonra Beytü'I-Ma'-mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete ka dar tavaf için bunlara sıra gelmez.»
218
Peygamber Efendimiz, burayı anlatırken, §u âyet-i Kerimeyi okudular:
«Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.» (2)
Peygamberimiz, ysdinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor:
«Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yapra ğı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir menba akı yor ve ikiye ayrılıyordu. Cebraüe bunu sorduğumda dedi ki: 'Şu rahmet nehri, şu da Allah (C.C.)'w sana verdiği Kevser Havtztdır.' Rahmet nehrinde yıkan dım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutajak cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek' olan şeyler gördüm.
«Bundan sonra Sidretül-Münteha'ya kadar çıktık. Sidre'den yükselince Cebrail durakladı ve 'Ya Mıı-hammed, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ite-riye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçer-sem yanarım. Benim buradan İleriye geçmeye taka tim yoktur' dedi.»
Resulü Ekrem, Iâhut âleminin bu en yüksek yerinde REFREF denilen bir vasıtayla Allah'ın di lediği yere geldi. Bir rivayette, Fsygamberimlz §öyle buyururlar:
«Sidre'den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duy dum. Arş'ın allına geldiğimde, Arş'ın üstüne baktım; ne zarıan var, ne mekan, ne de cihet. Rabbimin şu Iâ-hutî sesini işittim; «Yaklaş ey Muhammedi Ben de Kabe Kavseyn miktarı yaklaştım. P.abbimin ilhamı İle şunları okudum: 'Ettahiyyatü lillahi, vessalavaiü, vet-tayyîbatii' (En giteel tahiyye Allah'a mahsustur. Bede nî ve malî ibadetler de O'na lâyık ve mahsustur.) Bu-
(2) EUMüddessir Sûresi, âyet. 31.
2J9
mın Üzerine Allah fCO* şu mukabelede bulundu: •Es-sclâmü aîeyke eyyühett'tıebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü: {Ey nebî. selâm sana olsun. Allah'ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.) Ben tekrar; '£5. selârnü ateynâ ve alâ ibadiltahissaiihîne. Eşhedü enld İlahe illallah ve eşhedü etme muhammeden abdühu ve resıüiihu.' (Selâm bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun. Ben sehadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadel ederim ki,. - Muhammed, Allah'ın kulu ve elçisidir.) dedim.»
Resulüllah Efendimiz, Rabbinden birçok va hiyler alarak, aynı yollardan geri döndü. Hz. Mu sa'nın yanına gelince; Hz. Musa, «Allah sana neler emretti?» diye sordu. Peygamberimiz de, elli vakit namazla emrolunduğünu söyledi. Hz. Musa, «Ya Resulallah, elli vakit namaz, çoktur. Bu, senin üm metine ağır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.» dedi. Bunun üzerine, Hz. Muhammed tskrar geri dönüp, namazın hafiflemesini diledi. Önce on vakit kaldırdı. Peygamberimiz, Hz. Mu sa'nın yanma gelip durumu bildirince; Hz. Musa» bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbİne İltica etti. Böylece; namaz baş vakte kadar indi rildi.
Mt'RAÇ HADİSESİNİN MEKKE'DEKİ AKİSLERİ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Mek ke'ye döndüğünde, müşahedelerini anlatmaya baş layınca, Kureyşliler fitne krizlerine tutulup delt divane oldular. Kimi, Ebu Bsklr'e (R.A.) koşuyor; kimi, ellerini çırpıyor; imanı zayıf olanlardan ir-tidat edenler oluyor, bu tabiatüstü mucizeyi bir
türlü akıllarına sığdıramıyorlardı. Hz. Ebu Bekir gibi iman sahipleri İse, «Evet Mi'raç haktır. Eğer Mulıammed (S.A.V.) bunları demişse, doğru söy lüyor ve ben bundan daha büyüklerini de kabul ederim» diyorlardı, Hz. Ebu Bekir, Peygamberimi zin yanına gelmiş, Mi'racı bizzat kendisinden din lemiş; Allah'ın Resulü anlattıkça, «Doğru söylü yorsun, ya Resulallah» diyerek tasdik etmiştir. Peygamberimiz de, «Sen sıddıksm ya Ebâ Bekir» diyerek; ona «Sıddîk» unvanını vermiştir.
Cabir ve Ebu Hüreyre (R.A.) nin, Resulüllah (S.A.V.)'den rivayet ettiklerine göre Peygamberi miz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
«Ben, sabahleyin Isra ve Mî'racı anlatınca Ku reyşliler beni tekzip etti. Bana, gidip geldiğim yerler den ve Mescid-i Aksa'dan sorular sordular. Halbuki ben Mescİd-i Aksa'nın hiç bir özelliğini tesbit etme miştim; Bu sebepten müşkil durumda kalıyordum. Allah (C.C.), bana Mescid-i Aksa'yi gösterdi. Ben de, Kureyşlilerin bütün sorularına cevap verdim.» (3)
Sahih rivayetlere göre; Kureyşliler, Mescid-İ Aksa'nın kapı, pencere ve cihet gibi her özelliğini soruyorlar; Peygamberimiz de teker teker cevap veriyordu. Buna da inanmadılar. «Biz sana Şam' dan gelmekte olan develerimizi soracağız; bize on lardan haber ver» dediler. Peygamberimiz şöyle ce vap verdi: «Evet, falan kimselerin kervanına rast ladım. Revha' İsimli mevkide idi. Bir deve yitir mişler, onu arıyorlardı. Yükleri arasında bir su ka bı vardı. Susadım, o kabı alıp su İçtim ve kabı ye rine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, suyu
(3) Müslim. 21/278; TacÜ'İ-Usûl Fî Ahaâisi'r-Resuî. C. III, s. 261.
221
bulabilmişler mi?» O anda kervan, Peygamberimi ze gösterildi. O da, kervanın kemiyet ve keyfiyeti ne dair .haber verdi vs şöyle buyurdu: «İçlerinden 'Cemel-İ Evrak' (yani karamtırak beyaz bir deve) önde olarak, falan gün güneşin doğmasıyla bera ber gelecekler.» Peygamberimizin haber vermiş ol duğu o gün; müşrikler sabahın erken saatlerinde «Seniyye» tepesine doğru çıktılar. Güneş ne za man doğacak da Muhammedi (S.A.V.) yalancı çı karacağız diye, bekliyorlardı. Derken; içlerinden birisi, «güneş doğdu» diye haykırdı. Tam o sırada bir diğeri de, «îşte kervan geliyor, önlerinde Ce-mel-i Evrak, tıpkı söylediği gibi» diye bağırdı. Bu ayrı bir mucizo daha olmuştu. Hal böyle iken, müşrikleı yine iman etmediler. «Bu açık bir sihir dir» dediler. (4)
RESULÜLLAH'IN Mİ'RAÇDAKİ BİNİTLERİ
Kütübü Sitte ve diğer hadis kitaplarında mi'-raç hadislerinin çeşitli rivayetleri vardır. Bu ha dislerde Peygamberimizin mi'raç esnasındaki bi nitleri anlatılır. Âlâmı Tefsirinde Âlûsî'nin nakli ne göre, Resulüllah'ın mi'raç gecesindeki binitle ri beş tanedir.
1. BURAK: Mescİd-i Haram'dan, Mescid-i Ak-sa'ya kadar.
2. Mİ'RAÇ (Merdiven): Msscid-i Aksa'dan se mayı dünyaya kadar.
3. ŞELEKLERİN KANADI: Dünya semasın dan yedinci semaya kadar.
(4) Hamdi Yazıha.g.e., C. IV, s. 3146; Davudu'l-Karsî; a.g.e., s- 73.
222
|f 4. CİBRİL: Yedinci semadan, Sldre-i Münte-ha'ya kadar.
5. REFREF: Sidre-i Münteha'dan, Kabe Kav-seyn'e kadar.
PEYGAMBERİMİZE Mİ R AÇ D A VERİLEN İHSANLAR
Müslim'in rivayetine göre, mi'raçta Resulül-laha üç şey verildi:
a. Her gün, elli vakit sevabına dank, beş vakit
namaz.
b. Bakara Sûresinin son âyetleri.
c. Ümmetinden, hiç bir şeyi Allah'a eş koş mayanlara cennet.
Bunlardan başka mi'raç hadisesini anlatan E-İsra Süresiyle itikad, ahlâk, iktisad gibi cemi yet nizamının belkemiği olan, milletlari huzur içinde yaşatıp mihnet, zillet ve buhrandan kurta ran şu esaslar vahiy ve tebliğ edilmiştir:
1 — «Allah ile beraber diğer bir Tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.» (5)
2 — «Rabbin kendinden başkasına kulluk etme yin, ona-babayn iyi muamele edin, diye hükmetti.» (6)
3 — «Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.» (7)
4 — «tsraf ile saçıp savurma! Çünkü, saçıp savu ranlar, şeytanların biraderi olmuşlardır. Elini boynu na bağlı olarak asma! Onu büsbütün de açıp saçma!
(5) El-tsra Sûresi, âyet. 22.
(6) El-tsra Sûresi, âyet. 23.
(7) El-tsra Sûresi, âyet. 26.
223
Sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın»
(«)
5 — «Evlâtlarımızı, fakirlik korkusuyla öldürme yin. Onları da, sizi de, biz rtzıklandınrız. Hakikat un ları öldürmek büyük bir suçıur.» (9)
6 — «Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.» 110)
7 — «Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir se bep olmadıkça kıymayın. Kim mazlum olarak öldü-rülürse. biz onun velisine (maktulün hakkını talep hu. susunda) bir sa'lâhiyet vermişizdir. O da, katilde ileri gitmesin Çünkü o, cidden (ve zaten) yardıma mazhar edilmiştir.» (11)
8 — «Yetimin, erginlik çağına erişinceye kadar, malına yaklaşmayın. Meğer ki bu, en İyi bîr suretle ola.» (12)
9 — «ölçtüğünüz vakit de. Ölçeği tam yapın. Bu, hem daha hayırlıdır. Akıbeti itibariyle de daha gü zeldir.» (13)
10 — «Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp; bunla rın her biri bundan mesuldür.» (14)
11 — «Yerde kibir ve azametle yürüme. Çün kü arzı cidden yaramazsın, boyca da asla dağlara ere mezsin.» (15)
MİRACIN HİKMETİ
Allah (C.C.), mekân ve zamandan münezzeh ve cismaniyetten beri olduğundan, Hz. Psygam-
(Cool Et-îsra Sûresi, âyet. 27, 29.
(9) EUİsra Sûresi, âyet. 31.
(10) Et-tsra Sûresi, âyet. 32.
(11) Eî-tsra Sûresi âyet. 33.
(12) EUtsra Süresi, âyet. 34. t!3) Et-hra Sûresi, âyet. 35.
(14) EUtsra Sûresi, âyet. 36. ■
(15) EUİsra Sûresi, âyet. 37.
224
(S.A.V.) semalara çıkarılması; (hâşâ) Allah |le bir makam-ı muallâda buluşup şereflenmesi Jeğüdir. Böyle bir inanç yanlıştır.
«Ancak, Resulü Ekrem'in böyle bir yüce maka ma çıkarılması; mücerret melekût-i ilâhiyyeyi temâ-şâ etmek, birtakım hakikat ve sırlara muıtaU olmak ve kendisine has müstesna bir atifet-i sübhaniyeye mazhar olmak hikmetine müstenittir.» (16)
Mi'raçla, Resulüllah (S.A.V.) Efendimize bir çok şeyler gösterilmiştir. Bunlardan bazıları şun lardır.
Burak'a bindirilmesi, Mesdd-i Aksa'yi görme si, burada enbiyanın temessül etmesi, nebilerin makamlarını görmesi, her biriyle konuşması, Cen net ve Cehennem'in ahvaline muttali olması, Sid-re'yi geçip Melekût-i İlâhiye'den nice hayret veri ci şeyleri müşahede etmesi. Ve bu mi'raç; hadise si ile, imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edilmiştir. (17)
«... (Ve bu gece yolculuğunu) Ona (o pey gambere), âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık)...» (18) âyetini izah ederken Fahrüd-din Razi, Tefsir-i Kebir'inde (19) şu hususları ssrd etmektedir:
1. Cennetin mükâfatlan çok büyük, cehenne min ateşi ise pek şiddetlidir. AUah (C.C.), dünya da iken Resulüne (S.A.V.) bunları gösterdi ki, kı yamet günü bunları İlk görüşü olmasın ve kıya­met günü kalbi cennetin rağbeti, cehennemin deh-
(16) Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., s. 255.
(17) Tefsir-i AÎİâmc Ebu's-Sttud (Tefsir-İ Kebir'in kenarın da). C. V, s. 544.
(18) EUİsra Sûresi, âyet. I.
(19) Fahrüddin Er-Razi, a.g.e., CV, s. 545.
Akaid — 75
225
şetİ İle meşgul bulunmasın. Ancak kalbi şefaatle meşgul olsun.
2. Resulüllah'ın '(S.A.V.), mi'raç gecesi pey gamberleri ve melekleri müşahsdesi, hem kendisi nin, hem de onların yükselmelerinin sebebidir.
3. Peygamberimiz, semavatın, Arş ve Kürs'ün ahvalini müşahede edinca, bu âlemin ahvali ve korkulan onun gözünde küçülür. Bu itibarla, Al lah yoluna daveti ve İslâm dâvasına çalışması, kalbinde daha da kuvvetlenir. Allah'ın düşmanla rına iltifatı kalmaz. Bütün zorluklara rağmen, ci-hadda sebatı sonsuz olur.
îbnü Atıyye gibi bazı müfessirler ise, bu âyet-İ kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir:
«Mi'raç, sadece Peygambere âyet ve ibret gös termekten ibaret değil; aynı zamanda, peygamberin kendim kâinata bir delil olarak göstermektir.» (20}
MİRAÇ RUH İLE Mİ, BEDEN İLE Mİ OLMUŞTUR?
Mi'racın vukuu hakkında selef ve halef itti fak etmiş oldukları halde, mi'racın keyfiyeti, ya ni ne şekilde olduğu hususunda aralarında bazı ihtilâflar mevcuttur.
Seleften Hz. Ayşs ve Hz. Muaviye, tâbiundan Hasanü'l-Basrî ve Muhammed İbnü İshak gibt zat lar, mi'racın yalnız ruhanî olduğuna kail olmuş lardır. Hz. Ayşe (R.A.), «Muhammed (S. AV.)'in cesedi, mi'raç gecesi ayrılır olmadı» diyor. Muavi ye (R.A.) de kendisine mi'raç sorulunca, «Satll* bir rüyadır» demiştir.
(20) Hamdı Yazır, a.g.e.r C.V, s. 3152.
226
Selef ve halefin ekserisi İle cumhur-u ulema İse, mi'racın «ruh-maal cesed» olduğunu kabul et mişler ve bu hususta kuvvetli deliller getirmişler dir, Hz. Muaviye'nin sözünü, «Baş gözüyle görüş tür»; Hz. Ayşe'nin sözünü de «Ceset ruhtan ayrıl madı, beraber mi'raç etti» diye te'vil etmişlerdir.
Gerçi, mi'racın ruh ile olduğuna delâlet eden hadisler vardır. Cesetle olduğuna dslâlet eden ha disler de vardır ve ikinci şıkkı takviye eden vesi kalar daha fazladır. Bu hadisler arasında çelişme (tearuz) bulunmadığım belirtmek İçin, Fatih Sul tan Mehmed'in hocalarından Âlim Hızır Bey, Aka-id manzumssinde şöyle demektedir:
♦️Mi'raç, birkaç defa vuku bulmuştur. Alimlere göre, bu tekrar sebebiyle, hadisler arasındaki tearuz ortadan kalkar.» (21)
Yani Peygamberimizin mi'raci bir kere değil dir. Ruhanî olarak, nice kereler vaki olmuştur. Cismani olarak ise bir kere vuku bulmuştur ki, El-İsra Süresindeki âyetin delâlet ettiği mi'raç budur. Böylece hadislsr arasındaki ihtilâf bertaraf olmuş olur.
MİRACIN SÜBUT DELİLLERİ
Mi'racın vukuunu gösteren deliller hususun da Hızır Bey, şöyle demektedir:
«Peygamberin mî'racmın, beden! ile ve uyanıkken olduğu keyfiyeti âyetle, Meşhur Hadis ve Haber-i Ahad ile sabittir.» (22)
(21) Hızır Bey. a.g.e.. Beyit. 56.
(22) A.g.e., Beyit. 55.
227
Meşhur âlim Alİyyülkarî ise bu hususta şöy le demektedir:
«Mi'racın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya kadarki kısmı kitapla sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa'dan Sema'ya kadarki kısmı Meşhur Hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bid'atçı olur. Semâ'dan Cennete, Arşa ve maverayı âleme çı kış ise Haber-i Ahad ile sabittir. Bunu inkâr eden ise muhtî (hata etmiş) olur.» (23)
AUâme-i Sâni Saadeddin Teftazanî iss, şöyle demektedir:
«Resulüllahın mi'racı, uyanık halinde ve bedeni ile olmuştur. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar olan kısmı kitapla sabittir. Delili kesindir. Se-ma'ya kadar mi'raç ise. Meşhurdur. Semâ'dan Arş'a ve diğer yerlere gitmesi ise, Haber-i Ahad ile sabit-tir.> (24)
SEKİZİNCİ B ÖLÜM
(23) (24)
228
Alİyyülkarî, Şerhü't-Emalİ. s. 20. Teftzanî, Şerhü'l-Akaiâ, s. 174.
İçtihat ve Taklit
L
İÇTİHAD
İçtihad, lügatte: «meşakkate tahammül ve bütün gayretini sarfederek zahmete katlanmak» demaktir. İslâm ıstılahında ise; «fer'î olan dinî bir hükmü, delilinden çıkarmak hususunda bütün gayretini sarfetmek» demektir.
Müçtehid de; fer'i olan dinî hükümleri delille rinden çıkarmaya muktedir olabilecek dinî bilgi lerle mücehhez, meleke sahibi ve âkıl-bâliğ olan Müslüman bir kimsedir. Müçtehid, kudretini öyle­sine sarfeder ki, daha fazla sarfetmeye gücü yet mez.
İÇTİHADIN ŞARTLARI
Bir kimsenin, müçtehid derecesine vasıl ola-bilmssi için şu vasıflara sahip olması gerekir:
1. Kur*an*a ait bilgileri, Kur'an'ın bütün mâ nâlarım ve vedhlerini bilmelidir. Kur'an'ın ahkâ ma taallûk eden âyetlerinin lügat ve ıstılah mâ nâlarını bilmelidir. Kitab'ın hâs-âmm mücmel-mü-fesser, niisih-mensuh, hakikat - mecaz, sarih-ki naye, zahir, nass ve muhkem gibi bütün kısımla rını Dilimlidir.
2. Hadis ilmini tamamen bilmek. Ahkâma ta allûk eder hadislerin tevatür, meşhur ve âhad yol larını; htıdislerin metinlerini; bizlere ne suretle
231
rivayet edildiğini; mânâlarının yecihlerini yani lügat ve ıstılah mânâlarını; Kitap'la müşterek olan hâs, âmm, mücmel, müteşabih; bütün kısım ları lâyıkıyla bilmelidir.
3. Müçtehid, icmâ'm varid olduğu yerleri bil melidir ki, icmâa muhalif içtihadda bulunmasın.
4. Kıyas'm şartlarıyla, hükümleriyle ve ki-sımlarıyla vecihlerini, makbul veya merdut olan şekillerini, «Usûl» ilminde olduğu gibi bilmelidir.
İçtihadın şartları yukanda sayılanlardan iba ret olmakla b3raber, İslâm âleminde umum tara fından kabul olunmuş ve yaşayan dört Ehl-i Sün net Mezhebi'nden başka mezhep tesis olunmamış­tır. İslâm âlimleri, yeni mezhepler kurmak yerine, yaşayan dört Ehl-i Sünnet Mezhebi'nden birina il tihak etmişler ve halkı da bunlardan birini tak lide çağırmışlardır. Ayrıca mezhepleri birbirine eklemenin de yanlış olduğunu beyan ederek sa kınmaya davet etmişlerdir.
İÇTİHADIN HÜKMÜ
«Müçtehîâ bazen hata, isabet eder.»
bazen
Çünkü AUahü Teâlâ'nın içtihad meselelerin de hükmü birdir ve tayin edilmiştir. Ve bu husus ta zannî bir delil vardır.
Eğer müçtehid, bu zannî delili bulursa isabet etmiş; bjulamazsa hata etmiş olur.
İçtihadın hükmü, zann-ı galiple isabettir. MüçtehH, bir meselede isabet edebileceği gibi ha ta da edebilir. O meselede kat'î olarak isabet etti ğini İddia edemez. Bilâkis, büyük bîr ihtimalle İsabet ettiğine kani bulunur.
232
Mutezile Mezh3bi'ne göre; hor müçtehid hak ka isabet eder. Çünkü hukuk müteaddittir ve do-lasıyla her müçtehid hakkı bulur. Hüküm, Allah indinde, müçtehidin içtihadına tâbidir. Müçtehid, hakkı bulmakla mükelleftir. Eğer hakka icabet edemeyecek olsa idi; içtihad, güç yetmeyecek şeyi teklif etmek olurdu ki, bu da muhaldir.
Ehl-i Sijnnet'e göre ise; hak birdir. Verilecek hüküm, müçtehidin içtihadına tâbi değildir. Müç tehid, hakka isabetle mükellef dsğil, içtihad et mekle mükelleftir. Bunun için müçtehide, muhali teklif gibi bir durum yoktur. Mûtezile'nin görüşü sakattır.
Allah indinde her hadisenin hükmü birdir. Ya ni hak birdir. Her müçtehid hakka isabet etmiş ol ca, bir hadisede verilen çeşitli hükümlerin hepsi nin hak olması lâzım gelir. Bu ise, birleşmesi im­kânsız olan zıtlıkların bir arada bulunması de mektir.
Meselâ; eşek vs tilki gibi hayvanların, bir kı sım müçtehidlere göre etkilerinin yenmesinin he lâl o.ması, bize göre ise haram olması böyledir. Bir şeyin aynı anda hem hslâl, hem de haram olması ise tenakuzdur. Dolayısıyla Mûtezile'nin görüşü yanlıştır.
Sahih olan kavle göre; her Müçtehid, bir me seleyi araştırırken, bütün gücünü sarfettiği için başlangıçta İsabet eder. Eğer o moselede doğruyu bulursa, sonunda da isabet etmiş olur. Hakka isa bet edebilmiş olduğu için de on sevap kazanır. Eğer müçtehid, o meselenin sonunda isabet kay-dedemezse, hata etmiş oîur. Fakat, başlangıçta gayret göstermiş ve isabet etmiş olduğu için gü nahkâr olmaz. Bilâkis, bir sevap kazamı. Yani
233
her müçtehid, başlangıçta haklıdır. Neticede İse haklı la olabilir, hatalı da. Bu hususta Resulüllah (S.A.V.), Amr Ibnü'1-As (R.A.)'a şöyle buyurmuş lardır:
«Sen hükmet. Eğer isabet edersen senin için on sevap vardır. Hata edersen bir sevap vardır.»
Ancak, doğru yol ve bu yola ulaştıran deliller açık ve belli iken, müçtehid fazla gayret sarfetmez de kusur kendinden olursa, sorumludur.
İçtihad; itikadı, kat'î ve açık olan şeylerle sa rih olan nass'larda cereyan etmez.
Sahih olaon kavle göre içtihad, tecezzi kabul etmez. Yani, bir müçtehidin, bir kısım meşaleler hakkında, içtihadın şartları ile içtihad edip de di ğer bazı meseleler hakkında içtihad edememesi doğru değildir. Bu halde, onun önceki içtihadlan-na da güvsnilemez. Bir müçtehidin, bazı yerde müçtehid, bazı yerde mukallit olması yanlıştır. Bir müçtehid, kendisi içtihad edebilecekken, başka bir müçtehidi taklid edemez.
TAKLİD
Taklid, lügatte; «bir kimsenin boynuna ger danlık takmak» manasınadır. İslâm ıstılahında ise; «başkasının sözünü ve hükmünü, hüccet ve delile bakmaksızın, kabul etmek» demektir. (1)
îçtihad derecesinde olmayan; dinî hükümleri delillerinden çıkarmaya, bu hükümleri birbirin den ayırmaya ve rivaystlerin bir kısmını diğerine tercih etmeye muktedir olmayan fakihlere de «Mukalüd» denir.
(1) İbnü'l-Hacib, Muhtasartt'l-Müntehâ, C. II, s. 305.
234
Taklid, iki çeşittir. Birincisi amelî meseleler-deki.taklittir ki, mü'minin yapacağı işlerls İlgili dir. İkincisi de, İtikad meselelerine ait takliddir. Bu da, mü'minin inanması gerekli hususlarla alâ­kalıdır.
AMELDE TAKLİD
îçtihad Bölümünde izah edildiği gibi; «Bir müçtehid, başka bir müçtehidi taklid edemez.» Fa kat, bir meselede sahabenin ittifak veya ihtilâf et tiği bilinmiyorsa, bu meselede sahabenin sözünün veya fiilinin taklid edilip edilmeyeceği konusun da müçtehidler ihtilâf etmişlerdir:
Müçtehidlerden İmam-ı Kerhı'ye göre eğer o mesele kıyas yolu ile bilinemiyorsa taklid va ciptir. Aksi halde vacip değildir.
Ebu Sadî-İ Berdeî'ye göre ise; sahabsyi mut laka taklid vaciptir.
İmam-ı Şafiî'ye göre de jsahabeyl mutlaka taklid etmek, vacip olmaz.
îmam-j Azam, İmam-i Ebu Yusuf ve İmam Muhammed*e göre İse; eğer o mesele kıyasla id rak edilemeyen bir husus ise sahabeyi taklid va cip olur. Eğer kıyas yolu ile mesele bilinebilİyorsa, bu durumda İmam-ı Azam, sahabeyi taklid etme yi, imameyn ise kıyası tercih ederler.
Bir rivayette İmam-ı Azam der ki:
«Sahabe'den gelen, başımın üstündedir. Tabiûn'-dan gelene İse tâbi olmam. Çünkü, onlar da bizim gi bidirler ve içtihad ederler. Bizim de onlardan farkı mız yoktur ve biz de içtihad ederiz.»
235
Eğer sahabe, bir meselede İttifak etmişse, on ları taklid etmek, bil-ittifak vaciptir. Şahaba bir meselede ihtilâf etmişse onları taklit caiz olmaz. Kişi, ihtilaflı taraflardan birini tercih ederek onunla amel eder. Tercih mümkün değilse, kalbi nin şahadetiyb amel eder.
Müçtehid derecesinde olmayan insanlar ise, bir müçtehidi taklid ederler. Çünkü, halkın vazi fesi müçtehidlerin sözü ile amel etmektir; kitap, sünnet vs sahabenin sözleriyle değil. Zira halk, ki­tabın ve sünnetin delâlet ettikleri mânâları, hü kümleri, nâsih ve mensuh gibi meseleleri anlaya maz. Müçtehidler, bunları halktan daha güzel an lar ve hüküm olarak çıkarırlar. Bu hususta «Müç tehid, bu âyeti veya hadisi görmemiş olabilir» şek linde bir söz de söylenemez. Çünkü bir kimse âyet ve hadisleri, sahabenin sözlerini bilmiyorsa, zaten müçtehid değildir.
Buradan çıkan netice şudur ki; bir mesebde, müçtehidin içtihadı ve fakihin fetvası; o hususta ki bütün nass'ları bilmesine imkân olmayan halk için, nassa, yani âyet, hadis ve sahabe sözüne ter cih edilir.
«Dİyanet'ül - Mültekid» kitabından nin nakline göre;
Hadimî'-
«Halk, geçmiş devrin âlimlerinden işittikleri söz lerle değil, kendi zamanlarında buîunan güvenilir âlim lerin sözleri ile amel etmeyi tercih etmelidir.» (2)
(2) Ebu Saidi'l-Hadimî, MecmatCUÎIakaik. s. 305. 236
MEZHEP DEĞİŞTİRMEK
Bir-mukallidin, önesden taklid etmiş olduğu, mezhebinden başka bir mezhebi; yahut, bir mese lede bir müçtehidi diğer meselede de başka bir müçtehidi taklid edip ed2meyeceği hususunda is lâm âlimleri ihtilâf etmişlerdir:
Fakihlerin ekserisi: «Kişi, kendi mezhebinden başkasını taklid edemez. Kendi mezhebinde deva mı vaciptir. Zira bu kimse, mezhebini seçmiş ve kendi mezhebinin haklılığına inanmıştır. Şu hal de itikadının gereğini yerine getirmesi vaciptir» derler. Musannıfların ekserisine göre de, sahih olan budur.
Fukahadan İbnü'l-Hümam, «Usûl» kitabında ve «Hidaye» şerhi «Fothü'l - Kadirsin «Kadı» bahsinde der ki:
«Bir kimsenin, her meselede kendisine kolay ge len, ayn ayrı müçtehjdlerin sözlerini almasında mah zur yoktur. Ben, bir kimsenin her .mezhebden veya her müçıehidden kolay olan meseleleri almasına mâ ni; ne aklî ve ne de 'nakli bir delil göremiyorum. Bİr insanın, herhangi müçtehidin içtihadından, kendisi için kolay olanı almasında ve o müçtehİde uymasın da bir mâni görmüyorum. Resulüllah (S.A.S.) de, üm meti için kdlaylaştırılan şeyleri severdi.» (3)
îbnü'İ-Hümam'ın talebesi olan İbnü'l-Emirri-Hac da, «Bu görüş doğrudur» demektedir.
Bu meselede Hadimi ve Ibnü'l-Hacib de şu beyanda bulunuyorlar:
«İnsanların halk tabakasından birisi, bir mesele de bir müçtehidîn sözü ile amel etse, bu kimse veri-
(3) İbnü'l-Hümam, Fethu'î-Kadir Aîâ ŞcrhVLHidaye, C. VI, s. 360. .
237
len bu hükümden başka bir zamanda diğer bir müç-tchidin sözüne dönemez. Bu hususta ittifak vardır. Fakat bu kimsenin, ayrı bir meselede başka bir nıüç-tehidin sözüne tâbi olması, muhtar olan kavle göre, caizdir.» (4)
Yine, Hadimi, mezhep değiştirme hususunda şöyle der:
«Bir mezhepten diğer bir mezhebe geçme şu şe killerde olabilir:
«1. Bir kimse, diğer bir mezhebe de inanıyorsa, kuvvetli olanla amel etmesi caizdir.
«2. Bir kimse, bir mezhebin, diğerine tercihini kabul etmiyorsa, mezhebini değiştirmesi caizdir.
«3. Bir kimsenin, kendisine arız olan bir zaruret ten veya bir ihtiyaçtan dolayı, ruhsatı kastederek, mezhep değiştirmesi caizdir.
«4. Kişi, zarurî bir ihtiyacı olmadan 'mezhep de ğiştirmek caizm'tş' diye mezhebini değiştirirse doğru olmaz. Çünkü, o kimse, dini için değil, de nefsi için mezhebinden dönmüş olur.
«5. İslâm'ın ruhsatlarına uymayı âdet haline ge tirmek ve nefsine uydurmak için mezhep değiştirmek de caiz olmaz.
«6. Birinci müçtehidİn hükmü ile epeyce amel et tikten sonra, aynı hükümdeki menfaati için, başka bir mezhebe geçmek de caiz değildir.» (5)
İTİKADDA TAKLİD
ttikadda taklid mevzuunda da ihtilâf edilmiş tir:
Ehl-İ Sünnet âlimlerinin cumhuru; «Mukalli din imam sahihtir. Ona dünya ve ahire t hükümle ri uygulanır. Taklidi imam ile sevap kazanır ve
(4) Ebu Soidi'l-Hadimî, a.g.e., s. 304; lbnü'l-Hacİb, a.g.e.t C. II, s. 309.
(5) Ebu Saidi'LHadlmf, El-Berika, C. I, s. 103.
238
cennete girer.» derler. Bu hükmün delili şudur: Nebi (S.A.V.) sahabe ve tâbiun, Arapların cahille rinin imanını kabul ettiler. Halbuki cahil olan bu Arapların Allah'ı bilme hususunda ilmî delilleri yoktu. Buna rağmen Resulüllah (S.A.V.), onlara delilleri öğretmekle meşgul olmadılar. Yalnız tas dik ile onların Müslümanlığını kabul ettiler. Çün kü iman, kalbin tasdikidir. Mukallidde de tasdik mevcuttur ve küfür icabeden bir hal yoktur. O halde, kalbinde kat'î bir İnanış vardır. Bu da onun imanına yeter.
Yalnız, mukallid, Allah'ı bilmedeki yakın de lilleri ve bu delillerin Allah'ın varlığına delâlet key fiyetini terksttiği için günahtan hâli olmaz. Zira, insan, başıboş yaratılmamıştır. Fakat, «Mukallid» dediğimiz kimse şu göklere, güneşe, aya, yıldızlara, dağlara, canlılara; hülâsa, kâinata bakar da «mu hakkak bunların bir yaratanı ve sahibi vardır, o da Allah'tır» şeklinde düşünerek tasdik ederse, bu düşündüklerini dili ile ifade etmese dahi, bu kim se taklitten kurtulmuş ve günahtan sıyrılmış olur.
Bu hususu, Fatih'in hocası Hızır Bey, «Nûnİ-ye» İsmindeki akaid manzumesinde şöyle ifada eder:
«Mukallidin imanı vardır ve bu imam ile sevap kazrmır. Fakat, delilleri aramayı terkettiğİ için gü nahkardır.»
Osman Üveysî de, «Emâli» manzumesinde şöyle der:
«Mukallidin imam muteberdir. Kılıç gibi çeşitli delilleri vardır.»
Ehl-i Sünnet'ten Ebu'l-Haseni'I-Eş'arî, Kadı Ebu Bekrİ'I-Bakıllânî ve tmamü'l-Haremeyn; «Akaidi dinlyyede ta ki İd yoktur. O halde ımıkalli-
239
din imanı sahih olmaz» fikrindedirler. Bu hususta ki delilleri de şudur:
«Tasdik, ilİmsiz ve ma'rifetsiz olmaz. Tasdik için, ilim asıldır ve şarttır. Mukailid için ise ilim bahis ko nusu değildir. O halde, tasdik de yoktur. Tasdik ol mayınca da iman olmaz.»
Bu izahın cevabı şudur: Evet, ilimsiz tasdik olmaz. Fakat tasdik, yani- kabul için geniş bir .il me de ihtiyaç yoktur. Kabul ve tasdiki bilecek ka dar bir ilim kâfidir. Nitekim, cahil Arabin, Psy-gambsrimizin Kelime-i Tevhid emrini yerine getir mesiyle imanı kabul edilmiştir.
Ebu'I-Haseni'l-Eş'arî, mukaHidin kâfir oldu ğunu söylemiş ise de, bu meselede Abdü'l-Kahir Bağdadî şöyle demektedir:
«Mukailid her ne kadar, mutlak olarak mü'min değilse de kâfir de değildir. Çünkü onda tasdik mev cuttur. Fakat, delilleri araştırmayı terkettiği için âsi dir. Allah onu ya affeder, yahut da günahı miktarmca cezalandırır. Sonunda yine cennete girer. İşte Eş'arî'-nin söylemek istediği budur.» (6)
Bu hale göre; Eş'arî, «mukailid, mü'min-i Kâ mil olamaz» demek istiyor. Nitekim, amel etmeyen kimseye de böyle diyordu. Bu durumda Eş'arî üe aramızda lafzî bir ayrılık vardır. Mânâda birleş­miş oluyoruz.
Mutezile Mezhebi'ndekiler ise; «Mukailid, ya-kînen delilleri bilmedikçe ve hasmını delillerle il zam etmedikçe mü'min olamaz, cennete de gire mez» demektedirler. Bu görüş, tamamen yanlıştır. Zira bu durumda kimse kolay kolay mü'min sayı lamaz.
(6) Teftnzanî, Teftazanî, Şerhü't-Mekastd. C. II, s. .365. 240
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:43 am

DOKUZUNCU BÖLÜM
Lügatçe
Akaid — 16
241
ABDÜX-KAHtR BAĞDADİ : Abdü'l-Kahir b, Tahİr b. Muhammcd. Bağdad'da doğmuş ve yetişmiş, hicrî 427'de Is-ferâyin'dc vefat etmiştir. «Nefyü Halki'I-Kur'an», «El-Mi-lel ve'n-Nihal», «Fedaihu'l-Mu'tezile» gibi eserleri vardır.
İMAM AHMED İBNÜ HANBEL : Dört büyük İmamın dördüncüsüdür. Bağdad'da yetişmiş, İsl^m âleminin önem li merkezlerini dolaşmıştır, imam Şafiî, Süfyan Ibnü Uyey-nc, ibrahim Ibnü Sa'd, Cerîr Ibnü Abdilhamit, imam Ebu Yusuf, Yahyal-Kattan, El-Velid Ibnü Müslim, Veki', Yezid İbnü Harun; İsmail Ibnü Uleyye ve Abdürrezzak gibi bü yük âlimlerden hadis ve fıkıh okumuştur. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebu Davud, Ebu Hatim Râ-zi, Hascn Ibnü Musa, Bağavî, Ibnü Ebi'd-Dünya, Ebu Zür'-ate'r-Râzî, Osman Ibnü Saîdi'd-Dârimî gibi meşhur zatlar ve kendi oğulları Salih ile Abdullah rivayette bulunmuş lardır.
İmam Ahmed Ibnü Hanbel, hem büyük bir müfessir, hem de yüksek bir muhaddistir. Kendi zamanına kadar toplanmış olan bütün hadisleri tetkik etmiş, bunlardan binlercesinİ ezberlemiş ve «Müsned» isimli kitabını yazmış tır. Bu kitaba 700.000 hadis arasından seçtiği 30.000 hadis-i şerifi almıştır.
İmam Ahmcd b. Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yo lunu seçmişti. İçtihatlarını Kur'an'a, sahih ve merfu ha dislere, sahabenin fikirlerine istinat ettirmiştir. İmam Ah med b. Hanbel, dört büyük mezhepten «Hanbelî» mezhebi nin kurucusudur. Onun ne kadar büyük ve kudretli bir müçtchid olduğunu anlamak için, «El-Muğnî» isimli esere bakmak kâfidir.
İmam Ahmcd, âbid, zahid, yüksek bîr seciyeye ve çok temiz bir yaşayışa sahip idi. Hicrî 164 senesinde doğmuş ve 241 senesinde Bağdat'ta vefat etmiştir.,
242
ALİYYÜ'L-KARİ : Hanefî fak inlerinden, ilmî kudreti yüksek ve fazilet sahibi bir zattır. Ebulhasenil-Bekri ve Ahmed b. Haceri'l Mekkî gibi âlimlerden ders okumuştur. Hcrat'ta doğmuş, Hicrî İU14 tarihinde Mekke'de velat et miştir. Mühim eserlerinden bazıları şunlardır: «Şerhü Miş-kât», «Şerhü'ş-Şifa», « Şerhü'ş-Şemail», «Şerhü'1-Ekber», «Şerhü Muvatla-i Mtıhammed», «Şerhü Emalî», «Eİ-MasnûJ fî Mâ'rifeti'l-Mevzû.»
ÂLÜSÎ : Ebu's-Sena Şihnbü'd-Dîn Mahmud Efendi. Hic rî 12Î7 senesinde Bağdad'da doğmuş ve 1270'de vefat et miştir. Bir İlim ailesi olan.Âlûsî ailesine mensuptur. Daha genç yaşta eser yazmaya başlamış, birçok medreselerde hocalık etmiştir. «Ruhu'l-Meânî» isimli tefsir kitabı pek meşhurdur. Bu tefsirinin ilk kısmım Osmanlı padişahı Sul tan Mahmud'a, ikinci kısmını Sultan Mecid'e ithaf etmiş, son üç cildini ise bizzat İstanbul'a getirmiştir. Bu seyahati hakkında «Neşvetü'ş-Şümûl fi' s-Seferi ile'l-lslâmbol» isim li bir de eser yazmıştır.
İMAM ÂMİDİ : Seyfüddin Ebu'l-Hasen Ali b. Ebi Bekr. Bağdad'da Ebu'1-Feth Nasr Hanbelî'den ders almış, daha sonra Şam'a giderek aklî ve naklî ilimlerle meşgul olmuş tur. Hicri 551 tarihinde doğup, 631 senesinde vefat eden imamın, «El-îhkâm Fî-Usûli'1-Ahkâm», «MUntehe's-Süûl» gi bi eserleri vardır.
EBU BEKR MUHAMMED EL BAKILLÂNİ: Vefat ta rihi, milâdî 1013'tür. Kelâmcilar arasında «El-Kadî» unva nı ile anılır. İslâm'ın çok zekî ve kabiliyetli bir kelâmcısı-dır. Tahsilini Basra Mektebi âlimlerinden tamamlanmış» bilhassa tmam Eş'arî'nin talebeleri ibnü Mücahid et-Taî, Ebu İshak îsferayînî'den ve Ebu Bekr b. Fcvrck'ten deıs okumuştur. Daha sonra Bağdad'a giderek m6şhur muhad-dislerden ders almıştır. Bakıllânî'nin en şöhretli olduğu saha, Kelâm'dır. Bundan sonra şöhreti, bilhassa Usûl-i Fı-kıh'ta idi.
BATINİYYE : Mülhid (dinden çıkmış)lerden olan Ba-tmiyye; «Şeriat ve dinimizin her zahirinin bir batını var dır, bu da başkalarına üstün olan kimselerce bilinir» der ler. İteri sürdükJ-ri her iddianın peşine şunu İlâve eder-
244
ler: «Bu öyle bir ilimdir ki, ancak masum olan imam an latabilir.» Batınîlerce; zahirin batına nisbeti; bir meyvenin ka buğunun, özüne nisbeti gibidir. Batmiyye fırkası, hakikat te, gayr-i Islâmî unsurların tesiriyle vücut bulmuştur. Batı-niüğin doğmasına sebep olan bu unsurlar arasında Mecû-sî, Sâbii, Yeni Eflatuncu ve Pythagorcuların rolü mühim dir.
HAFIZÜDDİN BEZZAzî : Muhammed b. Muham medi'l-Kederî, Hanefî fakihlerinden, Harzemli muhterem bir âlimdir. Bir ara Kırım'a gidip orada iki sene kalmış, sonra vatanına dönmüş, daha sonra da Osmanlı ülkesine gelerek Molla Fenârî ile mübahesede bulunmuştur. Hicrî 827'de vefat etmiştir. «Bezzaziyyc» adındaki fetva kitabı, çok meşhurdur. Ayrıca «Menâkıbü'I-lmam Ebu Hanîfe» adında bir eseri daha vardır.
İMAM BİRGİVİ i Birgili Muhammed b. Pîr Ali. Şöh reti halka kadar yayılmış bir Türk âlimi olup, milâdî 1522 tarihinde Balıkesir'de doğmuş ve 1573 senesinde Birgi'dc vefat etmiştir. Babasının yanında tahsiline başlamış, bilâ hare İstanbul'a gelerek Önce Ahizâdc Mehmcd Efendi'ye, daha sonra da Kazasker Abdurrahman Efendi'ye intisap etmiştir. Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul medrese lerinde ders vermiştir.
Birgİvî'nin ilmî kudretini takdir eden hemserisi ve ay nı zamanda II. Sclim'in hocası Atâullah Efendi, Birgi'dc yaptırdığı medresenin müderrisliğini Mehmet Efendi'ye ver. miş, o da Birgi'de tedris, te'lif ve va'z ile meşgul olmuştur. Birgivî, dini korumak için her bid'atin şiddetle aleyhinde bulunmuş, mevki hatırı için dine karşı olan hareketlere göz yummamış, hatta son zamanlarda, müşahede etti)";! yolsuz lukları ıslah maksadıyla, Birgi'dcn İstanbul'a kadar gele rek Sadrazam Mehmet Paşa'ya nasihat etmiştir. Dinî me selelerde son derece titiz ve dikatlî olnn Bîrgivi, islâm'dan kıl kadar İnhirafa bile tahammül edemezdi.
Birgİvî'nin eserleri arasında, bugüne kadar yaşayan şöhretini temin edeni «Vasiyetname» adı ile anılan, Türkçe îlmühalidir. «İzhar» ve «Avamil» isimli nahiv kitapları da Birgİvî'nin olup, Arapça tahsilini, devrin usullerine nisbet-le, hayli kolaylaştırmıştır. İmam Birgİvî'nin va'z ve irşatla rını ihtiva eden «Et-Tarikatü'1-Muhammediye isimli Arap-
' 245
ça eseri, âlimler arasında büyük bir rağbete mazhar olmuş, Hadimli Muhammcd Efendi ile Abdülgani EnNablusî ta rafından da şerhedilmiştir. Meşhur âlim Aliyyülkari, uzun bir kaside ile Bİrgivî'nin İslâm âlimleri arasındaki mevki ini belirtmiştir.
İMAM BUHAR! : Ebu Abdillâh b. İsmail b. İbrahim İbnî'l-Muğîrcti'l Cûfî. Muhaddîslerin en büyük lerindenti ir. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim-i ve lbnü'1-Mübarek'İn eserle* rini ezberlemiş, daha sonra İslâm âlemiın" gezerek pek çok âlimlerle görüşmüş ve istifade etmiştir. Hicrî 210 senesin den itibaren, hadis bilgisini genişletmek ve hadisi şerif toplamak için binden fazla Alimle tanışmış ve kendilerin den hadis öğrenmiştir. Bu arada sekiz defa Bağdad'a gidip gelmiş ve her defasında îmam Ahmed b. Hanbel ile konuş muştur.
İmam Buharî, 100.000 sahih ve 200.000 sahih olmayan hadis ezberlemiştir, «El-Câmiül's-Sahih» İsimli hadis kîta. bini, 600.000 hadis" arasından seçtiği 7.275 hadis ile 16 sene de vücuda getirmiştir. Bu hadislerdcki mükerrerler sayıl- ' mazsa Buharî'nin kitabındaki hadislerin sayısı 4.000'dir. Zevnüddîn Ahmed Zebîdî, bu 4.000 hadîs-i şerifi alarak «-Sa^ hıhü Buharî Muhtasarı» olan «Tecridi Sarih» adındaki eseri yazmıştır. îmam Buharî'nin eseri, İslâm âleminde, Kur'an-ı Kerim'den sonra en muteber kaynak kitap kabul edilir. Meşhur hadis kitaplarının birincisidir.
İmam Buharî, hicrî 194 senesinde Buhara'da doğmuş, 256'da Semerkand'ın Hartenk köyünde vefat etmiştir.
A8DÜLAZÎZ BUHARÎ : Amcası Muhammcd'den ve ay rıca Muhammedü'l-Buharî'den fıkıh öğrenmiştir. Kudretli Usûl-i Fskıh âlimlerinden olup, bu konuda «Gâyetü't-Tah-kik» adında bir eseri vardır. «Keşfü'l-Esrar» adındaki esc-. rİ, Usûl-i Pezdcvî'nin en kıymetli şerhlerindendir. Hicrî 730 tarihinde vefat etmiştir.
CEBRÎYYE : Bunlara Mürcie ve Neccariyye de denilir. İddialarının aslı şudur: Kulun fiili yoktur. Kula fÜl izafe etmek, cansızlara izafe etmek, yani; 'duvar eğrildi, nehir aktı, rüzgâr esti' demek gibidir. Bu, doğru yoldan sapmış ların iddialarına göre; Allah (C.C.), bir kulu, yaptığı gü nah sebebiyle cezalandınrsa, Allah (C.C.) onu kendi fiilin den dolayı cezalandırmış olur, çünkü kulun fiili yoktur. Sevap için de durum aynıdır. İnsanın, kendi yaptığı ilcf
246
de hiç bir iradesi yoktur. Bu gayri îslâmî düşünceleri ilk defa ortaya atan şahıs Cehm bin Safvan olduğu için; bu fırkaya «Cehmtyye» de denilir.
CELÂLÜDDİN İBNİ)"L — BELKAYNÎ : Abdurrahman b. Ömer El-Askalânî. Mısır'da yetişmiş büyük muhaddis-lcrdendir. Hicrî 763-824 tarihleri arasında yaşamıştır. «Et-Tcfsîr», *E1-Fıkıh», «Mecâlîsü'1-Va'z» ve «El-îfham» gibi eser leri vardır.
DAABBETÜt-ARZ: Cenâb-ı Hak, en-Neml Suresinin 82. âyet-i kerimesinde şöyle buyurur: «O söz kendilerinin aley. hinde vukua geldiği (ve kıyamet yaklaştığı) zaman, yerden bunlar için bir Daabbe çıkarız ki, bu, onlara, insanların âyetlerimize kat'î bir kanaat beslemezler idiğinî söyler.»
Tİrmizî, îbnü Mâce, A. b. Hanbel ve daha bir çok mu-haddislerin Ebu Hüreyre (R.A.)'den tahric ettikleri bir Haı disde Rcsulüllah (S.A.S.), buyurmuşlardır ki:
«Daabbetü'1-Arz, Musa'nın asası ve Süleyman'ın müh rü beraberinde olarak çıkacak. Mühür ile mü'minin yüzü nü parlatacak; asa ile kâfirin burnunu kıracak; insanlar sofraya toplanacak, mü'min ve kâfir tanınacak.»
Bu hadis'e nazaran Daabbe, maddî ve manevî hariku lade bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip, büyük bir îs-]âm devleti teşkil edecek bir insan olmuş oluyor. Ona Da abbe ismi verilmesinin sebebi; Kâfirlere karşı haşin olaca ğını ve AMahü Teâlâ'ya nazaran, onun çıkarılmasının zor bir şey değil, yerden âdi bir yaratık çıkarmak gibi kolay oldu ğunu anlatmak İçindir.
İslâm âlimlerinden birçokları, bu arada Îbnü Ömer (R.A.); «Daabbe'nin çıkması, emrii bil-ma'nıf ve neyhü ani!-münker terk olunduğu vakittir» demişlerdin
DECCAL : Hadislerde, kıyamet alâmetlerinlerin olmak üzere iki mesih zikrolunur:
1 — Mesih İsa, 2 — Mesih Deccâl.
Mesih Deccâl «Ya'nnc» Mesih» demektir. Varit olan ha berlere göre Deccâl; bir yalancı, insanları aldatmakta ma hir bir sahfekrtrd'r ki: kâfirliîH. sahtekârlığı yüzünden bel li olduftu halde, birtakım harikalar göstererek, (hâşâ) A1-t-vh'i'V iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır.
247
DAMAD ABDURRAHMAN : Kendisine Şeyhîzâde de denilir. Rumeli Kazaskerliğinde bulunmuştur. Hicrî 1078 tarihinde istanbul'da vefat etmiştir. «Mecmaü'l-Enhür Şerhü Mülteka'l-Ebhür» adındaki meşhur eserini 1077 tari hinde Edirne'de tamamlamıştır. Mâtürîdîlcrle Eş'arîler ara sında ihtilaflı olan meselelere dair «Nazmü'l-Ferâid» adın da bir eseri vardır.
DARW1N!STLER: Charles Danvin'in ortaya attığı gayri ilmî nazariyyeye inananlar.
ömrünün son kırk yılını hasta olarak geçiren ve 1882'-de Londra'da ölen Danvin, hayatı madde ile izah etmiş, ev rimle bütün maddelerin canlı olabileceğini ileri sürmüş tür. «Basit bir canlıdan, mükemmel bir canlı meydana ge lebilir» diyerek, canlılar, âleminde tekâmülü ileri sürmüş, insanın maymundan geldiğini iddia etmiştir. Danvinizm, bu gayri ilmî görüşüyle islâm'la çatışma halindedir. Ve za ten Danvinizmin, ilim bakımından tutar tarafı da kalma mıştır. .
DİALEKTİK MATERYALİZM : Her şeyin esasının madde olduğunu iddia eden materyalist inanca, dialektik metodun tatbikinden doğan düşünce sistemidir.
Materyalist tefekkür, bu sebeple ikiye ayrılır: a) Meka nik Materyalizm, b) Dialektik Materyalizm.
Dialektik Materyalizm, maddenin ve cemiyetin hadise lerini yaratan hususun madde olduğunu ileri sürer ve izah larında zıddiyet (çelişme) kanunundan istifade eder. Bu metod, insan cemiyetlerine tatbik edilirse Tarihî Materya lizm adını alır. Tarihî Materyalizm, beşeri hadiseleri (mad. denin) iktisadın gölgeleri olarak görür, ihtilâller, İnkılaplar, din, aile, hukuk, ahlâk, devlet, vs... hepsi iktisadın gölge leridir. Beşerî hadiseler, İstihsal vasıtaları ile istihsalin da ğılımı arasındaki zıddiyetle izah edilir. Dialektik düşünüş, maddenin değişikliklerine de tatbik edilir. Maddedeki key-fiyet değişiklikleri, kemiyet değişikliklerinin bir neticesi olarak izah edilir. Buna göre; nicelikçe birikmenin bir anında, yeni nitelikte bir nesne yaratılmış olur. Böylece, nicelik, niteliğe inkılâp eder.
Atomların birleşmesi ve ayni ması, pozitif ve negatif elektrik maddenin izahında ele alınan tezatlardır.
248
—- E —
EBU DAVUDİ'S-SİCİSTANÎ : Süleyman ibnü'lEşas. Muhaddis fakihlerden, meşhur bir âlimdir. İslâm merkez* lerinde dolaşmış; Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maİn ve Ebu Davud Tayâlisî gibi zatlardan hadis okumuştur. Kendisin-den de Nesâı ve Tirmizi gibi meşhur muhaddisler hadis okumuşlardır. Ebu Dâvud, 500.000 hadis ezberlemiş, bun lardan 4.ÖUU tanesi ile «Sünenü Ebî Davud» denilen meşhur eserini vücuda getirmiştir. Bu kitap, bilhassa fıkıh ahkâ mı için, pek muteber bir müracaat kaynağıdır ve «Kütü-bü Sitte» denilen en meşhur ve muteber hadis kitaplarının üçüncüsü sayılmaktadır. Ebu Davud, hicrî 2Ü2'de doğmuş, 2/5 taıminde Basra da vefat etmiştir.
İMAM EüUL HASENI'L-EŞ'ARI : Ali b. Ismaili't-Bas-rî, Ehi-i sünnet'in büyük imamlarından biridir. Büyük de desi, ashabı kiramdan Ebu Musa'l-Eş'arî hazretleridir, imam Eş'ari, İmam Matüridî gibi, selef mezhebini takrir ve tavzih edip kelâm ilmioi geliştirmiştir. Fıkhen, Şâfil Mezhebinde idî. Ebu îshak Mervezî'den fıkıh, üvey baba sı Ebu Ali Cübâi'den de itizal mezhebine ait bilgi edinmiş ti. Sonra Mutezile Mezhebine büyük bir darbe vurmuştur. Basra'da minbere çıkarak binlerce kişiye karşı Mutezile Mezhebi'nden ayrıldığını ve doğru itikadın nasıl olduğu nu bildiriyor ve bu hususta yazmış olduklarını okuyordu. Vefatına islâm âleminde türemiş olan sapık mezheplere karşı mücadeleye girişmiş ve muvaffak da olmuştur.
İmam Eş'arî'nin yüzden fazla eseri vardır. Eserlerin den bir kısmı şunlardır: «Tefsîru'l-Kur'an», «El-Esma ve'l-Ahkâm», «EI-Mukaddime», «Makalâtü'l-Müslimîn», «Et-Tcb-yîn ala Usûli'd-Din», «El-lnâbe fî Usûli'd-Diyane», İmam Eş'arî hicrî 250 tarihinde Basra'da doğmuş, takriben 324 senesinde Bağdad'da vefat etmiştir.,
EBtrS-SUUDt'L-İMADÎ : Muhammed b. Mtıhyiddin Mu-hammed. Osmanlı Devleti'nin en meşhur şeyhülislâmlann-dondır. Müeyyitzade ve tbnü Kemal gibi büyük âlimlerden ders almış. Bursa ve istanbul'da kadılık, yine İstanbul'da müderrislik yaprnış, 26 sene şeyhülislâmlık makamında bulunmuştur. «İrşadü'l-Akli's-Selîm» adındaki tefsiri çok meşhurdur. Hicrî 928 tarihinde vefat etmiş olup kabri
Eyüp'tedir.
249
İMAM EBÜ YUSUF : Ya'kub b. İbrahim cl-Ensarl. İmam Azam'ın birinci derecede talebesinden ve Hanefî fa-kihlcıin en büyüklerindcndir. Miladî 722 tarihinde Kûfe'-de doğmuş. 7S9'da Bağdad da vefat etmiştir.
Fıkıhta «Imameyn» denilince imam Ebu Yusuf ilo İmam Muhammed anlaşılır. «Kadı'l-Kuzât» unvanı, ilk de. fa bu zata verilmiştir. Hanefî Mezhebi'ni islâm aleminin her tarafına yayan da, Ebu Yusuf hazretleridir, imam Ebu Yusuf, Fıkıh ümine olduğu gibi tefsir ve hadis ilimlerine do bihakkın vakıf bir müçtehid idi.
Eserlerinin en meşhurları şunlardır: «El-Mealî», En-Ne-vâdir», «Kitabü'l-Harac...» *
FAHRÜDDÎN RAZÎ : Şafiî fakihlerinden meşhur bir âlimdir ve imam Bağnvî'nİn talebelerindendir. Tefsir, ke lâm, fıkıh, ve usûl-İ fıkıh gibi dinî ilimlerde otorite olduğu kadar edebiyat, matematik, kimya, tıp gibi ilimlerde de söz sahibi idi. Bid'atçilere ve felsefecilere karşı mücadele etmiştir. Hicrî 543 tarihinde Rey şehrinde doğmuş, 606 se nesinde Herat'ta vefat etmiştir. Kıymetli eserlerinden ba zıları şunlardır: «Mefatihü'I-Gayb» «Mealİmü Usûli'd-Din», «Kkabii'l-Erbaîn», «Menâkıbü İmami'ş-Şafiî».
FATALİST î Fatalizme inanan.
Fatalizm: Maddî olaylar serisine insan iradesinin hiç bir şekilde müessir olamtyacağı nazariyesini ileri süren gayri ilmî bir felsefî cereyan. Buna göre insan iradesi diye bîr şey yoktur. Fikirleri, sapık Cebriyye ile aynıdır.
— H —
İMAM IIADfMt : Ebu Saitl Muhammed clHadirnî. Hic rî 1113 senesinde Hadim'de doğmuş ve 1176 tarihinde vefat etmiştir. Babasından ve Tarsuslu Ahmet EfendTden hadis okumuş, istanbul'a gelerek Kazabâdî Ahmed Efendi'den icazet almıştır. Sultan tarafından yapılan davet üzerine, ikinci ikinci kere istanbul'a gelmiş, Ayasofya Camii'nda Fatiha tefsirini takrir etmiş ve herkesin takdirine, mazhar olmuştur.
Eserlerinin en meşhurları şunlardır: «12 fenne tatbiken
250

Besmele Şcrhİ», «Dürcr Haşiyesi», «Tarikatü Muhammcdİyo
Şerhi», «Mecâmiu'l-Hakaik...»
HARİCİYYE : Sıffîn savaşından sonra Ali b. Talib'e karşı huruç edenlerdir. Ehl-i sünnet'den ayrıldıkları nokta. lar; hakemlik, imamet, kime rnü'min, kime kâfir deneceği gibi hususlardır.
iddialarına güre, Hz. Ali -haşa-, dinsizin biridir. Yİno inançlarına göre, küçük bir günah işleyen, imandan çık mış olur. Bu fikirleri dolayısıyle «Hariciyye» diye isimlen-dirildiler. Keza iddialarına göre, amelde kusur ve taatı ih-lâl edenler de dinsizdir.
Bunların bir zümresi olan Meymuniyye, Yusuf Suresini Kur'an-ı Kerimden saymaz, yeni bir peygamber, yeni bir şeriat ve yeni bir kitabın gelmesini beklerler.
HAŞEVİYYE : Bunlara göre; şer'î hükümlerde kıyasın kullanılması caiz değildir. Çünkü, ilk kıyası yapan îblis'-tir. Bundan bir hayır ve iyilik bulmamıştır. Kıyas yapan herkesin durumu Iblis'in durumu gibidir. Bu görüş, tabi-atıyle yanlıştır. Zira ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi, hakkın da nass, sünnet ve icma olmayan olaylarda kıyas'm kul-lamlmasmın caiz olduğu hususunda müttefiktirler.
HIZIR BEY : Kadı Celâlüddin'in oğludur. Hicrî 810 ta rihinde Sivrihisar'da doğmuş, 863 senesinde istanbul'da vefat etmiştir. Kabri, Zeyrek civarındadır, önce Bursa'da müderrislik yapmış, istanbul'un fethinden sonra İstan bul'un ilk kadısı olmuştur. Molla Fenâri'den fıkıh okumuş, kendisinden de Hocazâde Musühuddin ve Hatipzâde Şem-süddin gibi meşhurlar ders almışlardır. Akaid'e dair «Ka-sîde-i Nûniyye» denilen bir manzumesi vardır.
HULUL : Allah'ın —haşa— bir mahlûka, bilhassa güzel yüz ve güzel şekle girmesi ve onda yayılması. Bu gnyti îs-!âmî fikirde olanlara «HulÛliyye» denir ki, bunlar, güzel ço cuk ve erkekler arasında eğlenmeye ve raksa, hulul dolayı sıyla, cevaz verirler ve rağbet ederler.
ÎBADtYYE : Abdullah b. Ibad'a mensup olan insanlar dır. İleri sürdükleri başlıca iddia ve görüşleri şudur: «Biz, hiç kimse için; o mü'mindir veya kâfirdir demeyiz. Zira, artık vahy gelmemektedir. Ebu Bekir ve Ömer, bu dün-
251
â
yadan ayrılmışlardır. Bugün, bize hakikatleri açıklayacak ve mü'mini kâfirden ayırdedecek bir kimse kalmamıştır. Büyük günah işleyen insana mü'ınin de, müşrik de deme yiz.» Bunlar, anne ve kız kardeşlerle evlenmeğe cevaz ve rirler. Bunun içindir ki, ibadiyyeye «Bu ümmetin nıecu-sileri» denmiştir.
İBAHİYYE : Her şeyi mubah ve helâl güren insanlar. Bunlar, şarap içmeyi, kız kardeşlerle cinsî münasebette bu lunmayı helâl sayarlar. Kadınları bir yere toplarlar, sonra hep birden üzerlerine hücum ederler. Her erkek, kadınlar dan birini yakalar ve bu yapılana «avlanma» adını vererek, «av helâldir» derler.
İBNÜ ABDİ'S-SELAM: Abdü'lAziz b. Abdis-Selâm b. Ebi'l-Kasım es-Süiemî. Hicrî 577'de dünyaya gelmiş. 660 ta rihînde Kahire'de vefat etmiştir. Ibnü Asâkir ve İmam Amidî gibi meşhurlardan ders görmüş olup büyük bir Şa fiî âlimi idi. Zamanın hükümdar ve devlet adamlarına kar şı «Emrü bi'I-Ma'ruf, Neyhü ani'l-Münker» hususunda as la müsamaha göstermezdi. Eserlerinden başlıcaları şunlar dır: «Tefsirü'I-Kur'an», «Mecazü'l-Kur'an», «Muhtasaru Sa hihi Müslim», «El-lmam fî Edıilcti'l-Ahkam».
İBNÜ HACİB : Cemalüddin Ebu Amar Osman b. Ömer. Malikî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. Tahsilini Kahire'de yapmış, daha sonra Şam'a giderek Zaviyâtü Ma-likiyye Medresesi'nde hocalık etmiş, sonra tekrar Mısır'a dönmüştür. Hicrî 570'te doğan Ibnü Hacib, 646'da İsken deriye'de vefat etmiştir. «Muhtasarü'-Münteha», «Münte-ha'i-Vusul», «Safiye» gibi kitaplan vardır.
tBNÜ HÜMAM : Hanefî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. Bir müddet müftülük yapmış sonra sırasıyla Man-sûriyye, Eşrefiyye, Şeyhûniyye Medreselerinde fıkıh okut muştur. Eserlerinden meşhurları : «Tahrir Fi'1-Usûl» ve «El-Müsaycrc» isimlerini taşır. Ayrıca «Hidaye» kitabına, «Fethü'l-Kadir adıyla çok kıymetli bir şerh yazmıştır. Hic rî 788 tarihinde Sivas'ta doğmuş, 861 senesinde Kahire'de vefat etmiştir.
İBNÜ KAYYİM CEVZtYYE : Hanbelî fakihlerinden meşhur bir âlimdir, tbhü Teymİyye'nin talebelerindendir. Hocasına çok bağlı olup onun eserlerini tehzİp ve tevrice çalışmıştır, tbnü Teymiyye ile beraber hapsedilmiş, hocası-
252
mn ölümüyle hapisten kurtulmuştur. Ibnü Kayyım, fıkıh ve ahlaka dair birçok eser yazmıştır. Eserlerinin en mü himleri şunlardır: «Tefshü'l-Fatiha», «Tehzibü Süneni Ebî Davud», «İ'lâmü'I-Muvakkîn», «Hidayetü'1-Hayara Fi'r-Red-di Alc"l-Yahudi ve'n-Nasara», Zâdü'1-Meâd.»
İBNÜ KESİR : Hafız îmadü'd-Dİn Ebu'I-Feda tsmail b. Ömer b. Kesîr. Hicrî 703 tarihinde Şam'da doğmuş, 774 senesinde yine orada vefat etmiştir. Tefsir, hadis ve tarih ilimlerinde zamanın en kudretlisi idi. Ibnü Şıhne ve fshak Âmidî'den hadis, Burhan Fezârî ve Ibnü Teymiyye'den de fıkıh ve diğer ilimleri öğrenmiştir. Kendisinden de Ibnü Haccrİ'l-Askalânî gibi meşhurlar ders almışlardır. Eserle rinden bazıları şunlardır: «Tefsîrü İbni Kesîr», «Câmİu'l-Mcsânîd», «Et-Tekmîi fî Ma'rİfeti's-Sikati ve'd-Düafâi ve'l-Mecâhil», «El-Bidâye ve'n-Nihâye», «Şerhü Sahîhİ'l-Buharî.»
İBNÜ MACE : Muhaddls ve fakihlerden meşhur bir âlimdir. îtim tahsili için uzun zaman îslâm âlemini gezmiş tir. Leys, İbrahim b. Münzir ve imam Mâlik'in yakınların dan hadîs rivayet etmiştir. «Sünenü İbni Mace» denilen eseri 4.000 hadis-i şerifi ihtiva eder ve «Kütübü Sitte» deni len büyük hadis kitaplarının altıncısıdır. Bu kitaptaki zayıf senetli hadislerin 30 kadar olduğu rivayet edilir.
tBNÜ SÎRİN : Tâbiun'un büyüklerihdendir. Babası Şî rîn, Enes Ibnü Mâlik'in kölesiydi. Annesi Safiyye de, Haz-reti Ebu Bekir'in azathsıydi. Sahabeden otuz zata yetişmiş, Hz. Ayşe, Ebu Hüreyre, Imran b. Husayn, Ibnü Abbas ve Ibnü Ömer'den hadis rivayet etmiştir. Tefsir, hadis ve fı kıhta otorite idi. Rüya tabiri hususunda da müdekkik bir âlimdi. Hicrî 32 senesinde doğmuş, 110 tarihinde Basra'da vefat etmiştir.
İMAIUÜ'L-HAREMEYN : Abdülmelik Ibnü Abdillâh b. Yusuf'l-Cüveynî, Şafiî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. İlk hocası, babası Muhammed Cüveynî'dir. Sonra, Ebu Kasım Isferayînî'den, Ebu Hasan Muhammed Müzckkâ'-dan, Ebu Abdillâh Habbâzî'den ders okumuştur. îmamü'l-Haremeyn, fıkıh, usûlü fıkıh ve kelâm ilminde kendisine mahsus bir yol takip etmiştir. Henüz yirmi yaşındayken, babasının vefatıyla onun yerine müderris olmuş, bir taraf tan yüzlerce talebeye ders verirken bir taraftan da Ebu Kasım'ın derslerinde hazır bulunmuştur.
253
Îma'mü'l-Haremeyn'nin kıymetli eserlerinden bazıları şunlardır: «Tefsir», «Eş-Şamil Fî Usûli'd-Din», «EI-Bürhan Fi Usûlİ'1-Fıkh», «Telhisü't-Takrib», «El-trşad Fi'lrşad Fil-Kclâm», «El-lrşad Fi Usûli'l-Fıkh», «El-Gıyasî», îraamü'I-Ha-remeyn, hicrî 419 tarihinde doğmuş, 478 senesinde Nişâbur'-da vefat etmiştir.
„ . v .,,.
KADERİYYE: Bunların iddialarının aslı; «her kulun, kendi fiilinin yaratıcısı olduğu» gibi sapık bir görüşe da yanır. Küfür ve isyanın AHah'm, takdir, meşiyet ve irade siyle olduğunu kabul etmezler. Allah'ın bütün sıfatlarını, ahirette Allah'ın görüleceğini, taat ve ma'siyet işlemekle sevap ve eczaya nail olunacağını inkâr ile, bunu muhal sa yarlar. Katledilen bir kimsenin ecelinden Önce öldüğünü söylerler. Bunlann bu görüşleri saçmadır ve gayri îslâmî-dir. Buna rağmen kendilerini «Tevhid ve adi ehli» olarak İsimlendirirler. Peygamberimizden, bunların «bu ümmetin mecusiJeri» olduğuna daîr bir hadis rivayet edilmektedir. Bunlara «Mutezile» de denir.
KADI IYAZ . Maliki fakihierindendir. Hadis ve fıkıh ilimlerinde imam idi. Çeşitli ilimlere dair eserleri vardır. En meşhur eseri; «KitabÜ'ş-Şifa bİ Ta'rifİ Hukuki 1-Mus-tafa»dır. Bu zat, bir müddet kendi memleketi olan Endü lüs'ün Sebte bölgesinde, daha sonra da Gırnata'da kadılık yapmıştır. Hicrî 496'da doğmuş, 544 senesinde Merakeş'to vefat etmiştir.
İMAM KERHÎ : Hanefî fakihlerinin meşhurlarından-dır. «Müctchİd Fi'l-Mesaİl» sayılmaktadır. Fıkhı, îmam Azam'ın torunu İsmail'in talebesi olan Ebu Said Berdeî'» den okumuştur. Kendisinden de Ebu Bekir Cessas, Ebu Aliyyİ'ş-Şâsî ve Ebu-1-Hascni'I-Kudftrî gibi zatlar ders al mışlardır. «El-Muhtasar», « Şerh ü'l-Camii's-Sağîr», «Şerhü'l-Camİi'l-Kebîr» gibi eserleri vardır. Hicrî 260 senesinde Irak'ın nahiyelerinden olan Kerh'de doğmuş, 340 tarihin de vefat etmiştir.
KERRAMtYYE : Kurucusu, Sicistanh Muhammed b. Kcrram'dır. Bu adam, «İman, lisan iledir. Kişi kalben kât fir olsa bile Allah indinde mü'mindir ve cennete girer» der.
Bunlar da, tıpkı Müşebbihe gibi, Allah'ı yaratıklarına
254
benzetirler. O'nun cisimler gibi olmayan bir cisim olduğu* nu iddia; ve Q'na, İnmek, çıkmak, oturmak, kalkmak gibi fiiller nisbet ederler.
— M —
İMAM MALİK İBNÜ ENES : Medine'de doğmuş ve yi-nc orada vefat etmiştir. Tebeü Tabiinden olan İmam Ma lik, Tabiun'dan birçok fakihe yetişmiş, gençliğinden itiba ren iüm sahasına atılmış, üç yüzü Tabiun'dan, altı yüzü de Tebeü Tabiinden olmak üzere dokuz yüz âlimden ha-dis-i şerif okumuştur. İmam Malik, ayni zamanda büyük bir müfessirdir. Kur'an-ı Kerimin âyetlerinden binlerce di nî hüküm çıkaran İmam Malik, tefsir hususunda da büyük bir otoritedir. Kendisinin «Tefsirü Garibî'l-Kur'an» isim li bir eseri vardır. İmam Malik, aynı zamanda yüksek bir *-'muhaddistir. Yazmış olduğu «El-Muvatta» kitabı, hadis âle minde pek muteber bir eserdir. Bin kadar hadîsi şeriften ibaret olan bu kitap İmam Malik tarafından, kırk senedo vücuda getirilmiştir.
îmam Malik, hadis-i şerif rivayet edeceği zaman ab-dest alır, yıkanır, temiz elbise giyer, güzel kokular sürü nür, saçına, sakalına intizam verir, vakar ve heybetle ye rine oturur; başka hiç bir şeyle meşgul olmaksızın, bü yük bir hürmetle hadis-i şerifleri anlatırdı.
İmam Malik, fıkhî içtihatlarını Kur'an'a, sünnete, ic-mâ-ı ümmete, kıyas-ı fukahaya, Medine ahalisinin ittifak* I* lanna ve maslahat-ı mürsele, sedd-i zerayî denilen diğer esaslara istinat ettirmiştir.
İmam Malik, çok büyük bir müçtehîddir. Ehl-i Sün net Mezheplerinden «Malİkî» Mezhebinin imamıdır.
İmam Malik, fetva vermekte acele etmeyi kerih gö rür, çok kere «LÛ edrî» (bilmiyorum) derdi. «İlmin siperi (kalkanı), bilmiyorum demektir» derdi. İlmen bu kadar yüksek olan îmam Malik ahlâk, zühd, takva, fazl, kerem yönünden de o derece yüksekti. Doğum tarihi hicrî 93 veya 95 olup 179 senesinde vefat etmiş ve Medine'de «Cennctü'l-Bakî» mezarlığına defnedilmiştir.
MANTIKÎ MUHAKEME: Rasyonelistlerin bilgi meto du. Onlarca en büyük hâkim olan aklın koyduğu mantıkî kaidelerle düşünmenin hakikati bulmak için kâfi geldiğine
255
k,
inanmak. Deney ve müşahedeye istinat etmeyen düşünüş tarzı.
MATERYALİZM : Kâinatı ve hayatı maddenin eseri ve tezahürleri olarak güren hurafeci ve ilim dışı bir nazariye. Bu, sapık inanca göre, kâinat yaratılmıştır, kendi kendine vardır ve ebediyyen var olmakta devam edecektir. Madde, ezelî ve ebedîdir. Kendi kendine, herhangi bir yaratıcıya ve yardıma muhtaç olmaksızın, vardır.
Tabiatıyla bu telâkki, ahiret, öldükten sonra dirilme, melâike, Allah, kitap inançlarını inkâr eden kâfirâne bir bir telâkkidir. Komünizmin, temelde dayandığı ve hayat m her alanında müesseseler olarak yaşatmaya çalıştığı ma teryalizm, tarihin hiç bir devrinde Hak ve ilim tarafın dan tasvip görmemiştir. Bu bakımdan İslâm'ın en eski ve bugün için en tehlikeli bir düşmanıdır.
İMAM MÂVERDÎ : Şafiî fakihlerindendir. Basra ve Bağdad'da senelerce tefsir, fıkıh, uslu fıkıh ve edebiyat okutmuştur. Hicrî 364 tarihinde Basra'da doğmuş, 450 se nesinde Bağdad'da vefat etmiştir, eserlerinin en mühimle ri şunlardır: «Tefsir», «El-Hâvi'I-Kebîr», «El-îknâ», «Nasi hat ü'1-Mülûk», «Kanûnü'l Vezâre», «El-Ahkâmü's-Sultaniy. ye».
MOLLA HÜSREV : Büyük bir Türk âlimidir. Tokat ci varındaki Türkmenlerden, «îrsak» kabilesindendir. Zama nın en büyük fakihi idi. Hocası, Burhanüddin Herevî'dir. Edirne'de müderrislik yapmıştır. Fatih Sultan Mehmed'in hürmetini kazanmış, İstanbul'un fethinden sonra Kadı Hı zır Bey'i müteakip İstanbul kadılığına ve Ayasofya müder risliğine tayin edilmiştir. Fatih, kendisi ile iftihar eder, ve zirlerine hitaben «Bakınız bu zat, bu zamanın Ebu Hani-fesidir» derdi. Hanefî olan Molla Hüsrev heybetli, vakarlı ve mütevazı bir zat îdi. Birçok hizmetçileri olduğu halde, çalışma odasında kendi işlerini kendisi görürdü. Kıymetli eserlerinden bazıları : «Haşİye-i Beyzavî», «Haşiye-i Tel-vih», «Dürer», «Mir'âtü'l-Usûl»dür.
İMAM MUHAMMED : Ebu Adillah b. Hasen eş-Şeyba-nî. îmam Azam'ın talebelerinden müçtehid bîr zatlır. Ay rıca İmam Mâlik, Evzaİ, Süfyan Scvrî ve Ebu Yusuf gibi âlimlerden de hadis ve fıkıh okumuştur. İmam Azam'ın iç-tihadlarım tamamen zapt ve kaydetmiştir.
256
Doksandokuz kadar olduğu söylenen eserlerinden en
mühimleri şunlardır: «Zahihru'r-Rıvaye», «Cürcaniyyat», «Haruniyyat», «El-Asar», «En-Nevadir», «El-Muvatta», «Ki-tabu Usûli'l-Fikıh»...
İmam Muhammed, hicrî 132 tarihinde Vasıfta doğmuş ve 189 senesinde Rey şehrinde vefat etmiştir.
MUTEZİLE : Vasıl b. Ata ve eniştesi Amr b. Ubcyd'in yolunda giden sapıklar. Başlıca görüşleri, şunlardır :
1 _ Büyük günah işleyen ne kâfirdir, n: de mü'min-
dir.
2 — Allah'ın sıfatlan, zatının aynıdır. AHah'm Kıdem
sıfatından gayri, ezelî sıfatı yoktur. Allah'ı gör mek mümkün değildir.
3 — însan, kendi fiillerinin halikıdır.
4 — Fasıklarm cezalandırılması ve mü'min olup taat
üzere bulunanların mükâfatlandırılması, Allah İçin vaciptir.
5 — Emrü bil-ma'ruf ve nehyü anil-münkcr, akıl yolu
ile vaciptir.
İMAM MÜSLİM : Ebu'l-Hüseyn Îbnü'l-Haccac b, Müs-limi'l-Kuşeyrî. Nişaburlu meşhur bîr muhaddîs ve fakihtir. Hadis toplamak için İslâm âlemini gezmiş; İmam Btıha-rî Nişabur'a geldiğinde onunla da görüşmüştür. Binlerce hadisi şerif ezberlemiş; «Sahİh-i Müslim» denilen meşhur kitabını 300.000 hadis arasından seçtiği 4.000 hadisle mey dana getirmiştir. Bu eser «Kulübü Sitîe»nin ikincisidir. «Es-Sahihayn» denilince; Sahifvî Buharı ile Sahihi Müslim kastedilir. İmam Müslim, hicri 204 tarihinde Nişabur'da doğmuş, 261 senesinde vefat etmiştir.
MÜCESSİME : Allah'ı bir cisim oiarak düşünürler. «O, şeylere benzemeyen bir şeydir. Nefislere benzemeyen bir nefisi ir. Alimlere benzemeyen bir Alimdir. Cisimlere benze meyen bir cisimdir» diyen mezl:-;bin sâliklcridir. Tabiatıy la bu inanç, İslâm dışı bir inançtır.
MÜRCİE : Bunlar, inanç, bakımından; Haricîlerin kar-■;ı kutbunu teşkil ederler. Haricîler, büyük günah işleyen leri kâfir sayarken; Miircic fırkası, «küfürle ibadetin fay dası olmadığı gibi, İman olduktan sonra günahın da hiç bir zararı yoktur» derler. Bu gayri Islâmî fırkanın çıkışı hususunda çeşitli rivayetler vardır. Mürcie'nin görüşleri.
Akaİd — 17
257
Haricİyye, Kaderiyye ve Cebriyye'nin görüşleriyle karışmış tır.
— N —
NATÜRALİZM : Tabİatçılık, tabiatta rastlanan kuvvet ve varlıkların tanrılaştırılması. Tabiî olay ve varlıklara tapma.
İMAM NESÂÎ : Ebu Abdirrahman b. Ali. Şafiî fakih-lerinden olup aynı zamanda meşhur bir muhaddistir. «Sü-heni Ncsâi» denilen hadis kitabı, «Kütübü Sitte» adı veri len meşhur hadîs kitaplarının beşincisi sayılır. İmam Ne-sâî, Horasan'ın Nesâ şehrinde hicri 225 tarihinde doğmuş, 303 tarihinde.:vefat etmiştir.
__ p __„
FAHRÜX-İSLÂM EL-PEZDEVİ : Mâverâünnehir'deki Hanefi fakihlerinin meşhurlarmdandır. Hicri 400-482 tarih* !eri arasında yaşamıştır. Tefsir, usûl ve fürûda büyük bir bilgindir. Hanefî Mezhebi'ndeki yüksek kudreti, darbıme sel olmuştur. «Keşfü'l Esrar» isimli, tefsirinin 120 cilt ol duğu söylenir. «Mebsut» isimli 11 ciltlik bir" eseri ve usûlü fıkha dair meşhur kitabı vardır.
POZİTİVİZM : Hakikati bulroa konusunda, sadece be» duyuya güvenilebileceğine inanan, yanlış ve ilim dışı bir düşünce tarzıdır. Görülmeyen ve beş duyu ile kavranama yan şeyleri ilim ve imanın mevzuu olarak kabul etmez, ts-lâm'ın temellerine saldırı halinde bulunan bu kısır ve mahdut felsefî görüşün en büyük temsilcisi, meşhur Ya hudi düşünürü Auguste Comte'dur.
__ R —
RAFIZİLER : Bunlara imamiyyc, Gulât ve Zeydiyyc de denir. Dünyanın, hiç bir zaman, açık veya gizli bir imamdan mahrup bulunmayacağını iddia ederler. Hz. Ali' den başkasının HAK İMAM olmadığını söyler. Hz. Ali'ye bir taraftan ulûhihyyet bir taraftan nübüvvet ve bir taraf tan da nübüvvette ortaklık nisbet etmektedirler, iddiaları nın esası, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'i tekfire dayanır. Onlar dan uzaklaşmayı dinî bir vecibe bilirler. OnJar için. ter!-îî edilecek, yalnız ve yalnız Hz. Ali'dir.
258
RASYONALİZM : Akılcılık, Bilgiye sadece akıl yolu ile varılabileceğine inanmak. Aklı, hakikati bulma konusunda, tek vasıta kabul etmek. Dolayısıyla rasyonalizm, aklın dı şındaki bütün bilgi vasıtalarını reddeder. Vahyi, tecrübe ve müşahadeyİ kıymetsiz bulur.
__ e „__
ŞEMSÜVEİMMETİ'S-SERAHSİ : Hanefî fakihlerinin ileri gelenlerindendir. «Müçtehid Fi'l Mesaü» sayılmaktadır. «Mebsut» adındaki otuz ciltlik ölümsüz fıkıh kitabını yaz mıştır. Hakana verdiği bir nasihatten dolayı «Özcent» şehrinde mahpus iken, bu muazzam eseri, imlâ yoluyla hariçten dinleyen talebesine not ettirmiş, sonra Fergana'-ya gidip Arada tamamlamaya muvaffak olmuştur, Usûlü fıkha dair «El-Usûl» isimli bir eserinden başka, «Abdü'l-Kazî», «Muh'tasar-ı Tahâvî» ve «Sİyerü Kebîr» isimli eser lere şerhleri vardır. Hicrî 483 tarihinde vefat etmiştir.
SEPTİSİZM : Şüphecilik. Tarihte Sofizmden sonra ve onun mahsulü olarak doğmuş bulunan, eşyayı ve eşya hakkındaki bilgiyi inkâr eden düşünüş sistemi.
Septikler; her yerde mutlak mer'iyyete haiz bir bil ginin imkânından şüphe İçindedirler.
SEYVİD ŞERİF CÜRCANİ : Çok meşhur bir hanefı âlimdir. Bütün hayatım ilme hasretmiş; tefsir, hadis, kelâm ve fıkha dair kıymetli eserler yazmıştır. Bir ara Anadolu' ya gelmiş, Molla Fenarî ile görüşmüş, onunla beraber Mı sır'a gitmiştir. Daha sonra Şiraz'a dönmüştür. Timur, Şi-raz'a geldiğinde Scyyid Şerifi alıp Semerkand'a götürmüş tür. Orada Tef t azanı İle yaptığı münazara meşhurdur. Eserlerinden bir kısmı şunlardır: «Şerhti Mevakıf», «Ha-şiyclü Hİdaye», «Haşîyetü Muhtasarı İbni Hacib», Scyyid "Şerif, hicrî 740 tarihinde doğmuş, 816 senesinde Şiraz'da vefat etmiştir.
SUFRİYYE : Haricilerin, Ziyad Îbnü'1-F.sfar'a bağlı olan kolu.
İMAM SUYÛTİ : Ebu'l-Fazl Abdtirrahman Cclâlüddin b. Kemâlüddin el-Hudayrî. Bu meşhur ve büyük âlim, hic rî S49 senesinde Kahirc'de doğmuş ve 911 tarihinde orada vefat etmiştir.
259
- 9-
İMAM SAFİ! : Ebu Abdillâh Muhammed b. Idris. Dört büyük imamın üçüncüsüdür. Büyük dedesi Şafiî, gençliğin* du peygamberimizi görmüş, onun babası Saib de. Bedir muhaberesinde İslâm'ı kabul etmiş muhterem bir saiıabl* dir.
İmam Şafiî, daha dokuz yaşında iken Kur'an-ı Kerİm'î ezberlemiş, genç yaşında Mekke müftüsü Ebu Halid Müs lim b. Halid'den fıkıh okumuştur. Daha sonra İmam Ma-lik'ten fıkıh ve hadis okumuştur. Daha sonra Irak'a gide* rek imam Muhammcd'dcn yine fıkıh okumuştur. Süiyan İbnü Uycyne, AbdÜİaziz Îbnü'l-Macişûn gibi meşhur âlim lerden hadis okumuştur. Kendisinden de imam Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr İbrahim b. Halid, Ebu ibrahim il-Mü zeni, Er-Rebî İbnü Süleymani'l-Muradî gibi bir çok zat, ha dis rivayet etmişlerdir.
İmam Şafii'nin, Kur'an-ı Kerîm'in âyetlerinden ne bü yük bir itina ile hüküm çıkardığını anlamak için «Kita-bü'I-Ümm» isimli eserine bakmak kâfidir.
İmam Şafiî, içtihadlarında Kur'an'a, sünnete, icmaa, ashabın ittifak ettikleri hususlara ve gerektiğinde kıyasa istinat etmiştir.
Ayrıca İmam Şafiî, tıp, şiir, edebiyat, atıcılık gibi san'-atlarda da büyük bir üstad idi. Eserlerinden bazıları şun lardır: «Ahkâmü'l-Kur'an», «Es-Sünen», «Ihtilâfü'l-Hadis», «Er-Risale Fi'I-UsûI», «El-Mevaris», «Kitabü'1-ümm», «Müs-nedü'ş-Şattî», «Edebü'I-Kadî», «El-Eşribe», «Fczailü Ku-reyş», «Es Sebku ve'r-Remy»,
İmam Şafiî hicrî 150 senesinde doğmuş, 204 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir.
ŞEHVMTPEREST : Hedonizme inanan.
Hedonizm, materyalizmin bîr koludur, öldükten sonra dirilmek bahis konusu olmadığına (hâşâ) göre, yaşanılan hayattan zevk olmak gerekir. Bu felsefeye göre, zevklerin en yükseği maddî ihtiyaçların tatmininden ibarettir.
TABERANTÎ : Ebu'l-Kasım Süleyman b. Ahmed, Meşhur bir hndisci olup İslâm âlemini 32 sene dolaşmış pek çok
260
hadis toplamıştır. «Mu'cemü Kebir. «Mu'cemü Evsat» «Mu*, cemü Sagir» isimlerinde üç hadis kitabı vardır. Hicrî 260 senesinde Şam'ın taberiyye kasabasında doğmuş, 360'da İs fahan'da vefat etmiştir.
İMAM TAIlAVl : Ebu Cafer Ahmet b. Muhammed. Meşhur bir hanefi fakihidir. «Müçtchid Fil-Mezhcp» dere^ cesini haiz olduğu söylenmektedir. Mısır'da Hanefilerin li derliğini yapmıştır, Hicri 229 tarihinde Mısır'ın Tahâ nahi yesinde doğmuş, 321 senesinde vefat etmiştir.
Eserlerinden bazıları şunlardır; «Ahkâmü'I-Kur'an» «fhlilaTü'l-Ulema» «En-N&sihu vc'1-Mensuh» «Tarihü Kebir» «Kitabü Sagir» «Menakıb-i Ebî Hanıfe» «Şerhü'I-Cami'İ-Ke-bir», «Şcrhü'I-Camİi's».
EBU DAVUDİTAYALİSİ : Süleyman İbnî Dâvud. Fa-kîh ve muhaddislerden. Horasanlı bir. âlimdir. «Müsnedü TayâNsi» denilen meşhur hadis kitabı, bu zattan Yusuf İbnü Habîb'in rivayet ettiği hadis-i şeriflerin toplanıp ya-zılmasıyla vücuda gelmiştir. Rivayete göre, ilk te'Iif edilen «Müsncd» kitabı budur. Hicrî 204 tarihinde vefat etmiştir.
TECRÜBE VE MÜŞAHEDE : İlim metodlarmdan biri sidir. Tecrübe; maddî veya beşeri bir hadisenin, şartları nın insanlar tarafından tayin edilerek tekrarlanmasıdır. Müşahede ise; müşahitlerin herhangi bir müdahalesi ol maksızın vakıayı müşahede ctmeclrinden ibarettir.
SAADÜDDİN TEFTAZANİ : İslâm'ın büyük âlimlerin-dendir. Scrahs'ta ikamet ederdi. Bir aralık Timur ile bera ber seferlere çıkmış, daha sonra Timur tarafından Semer-kand'a gönderilmişti. Türkiye'yi de ziyaret etmiş ve Os manlı âlimleriyle görüşüp mübahaselerde bulunmuşta Hicri 727 tarihinde, Horasan'da Ncsâ 'yakınlarındaki Tef-tazan köyünde doğmuş, 79.3'te Semcrkand'da vefat etmiş-tir. Eserlerinin meşhurları şunlardır: «Kcşfü'I-F.srnr», «Haşiyetii Keşşaf», «Şcrlıii Hadisi Erbain», «Şerhü Meka-sıd», «Şcrhü Aknidİ'n-Nescfî.»
İMAM TÎRMİZÎ : Ebtı Isa Muhammed b. İsa. Çok meş hur bir Imdis ve fıkıh âlimidir. İslâm âlemini dolaşmış ;ıs-rının yüksek âlimleri ile görüşmüştür, Kutcybc b. Snîd, Stîfyan b. Vckî ve Muhammed Ruharî gibi meşhurlardan hadis rivayet etmiştir. «Süncnü Tirmİzî» adındaki kitabı, «Kütübü 5İttc«nm dördüncüsüdür. Mezheplere, hacüslcrin
261
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:44 am

İNSANI KÜFRE GÖTÜREN HALLER
Meşhur alim Ömer Nesefî (Rh. A.), «Akaid» risalesinde insanı küfre götüren hallerden yedi tanesini zikretmiştir:
«* — Naslar (Kitap ve Sünnet'-in hükümleri^j&Mtleri üzerine fmfntotunurlar. Bunların zahirlerin den vazgeçip, batın ehlinin iddia et tiği mânâlara sapmak, İslâm'dan çıkıp küfürle vasıflanmak demek tir.»
«Kur'an ve Sünrıet1hrwnânâsı gizlidir. Bu giz-lijııânâyı ancak ÜSTADbilir» demeY^ânlıştır,
sapıklıktır. ——
«2 — Naslan reddetmek, küfür-
dür.»
Yani kitap ve sünnetin hükümlerini yalanla mak küfürdür.
«3 — İster büyük, İster küçük olsun; (haram ve) güıûilîrhelâl s ina%Jcüfürdür. '
4_=r. Şeriatjlealay etmek, kü-fürdür.» "----—
Çünkü bu hal tekzip alâmetidir.
211
«5
ünden ümit kesmek^Mfürdûr.* Çünkü Cenâb-ı Hak, bu hususta, şöyle buyu-
rur:
«...Hakikat şudur ki, kâfirler güruhundan başkası Al. lah'ın rahmetinden Ümidini kesmez.» (1)
«6 -
Zira Allahü Teâlâ buyurmaktadır ki:
«...Büyük zararı göze alan(kâfir)lar güruhundan başkası, Allah'ın (kulları hakkındaki azabım) imhal (ve tehirin den emin olmaz.» (2)
o7 —. Gaybdan haber verdiği (iddia editen â&âmınTTıdberini ka*. bul) ite o kâhini tasdik etmek, kü-
Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurmuş-lardır:
«Kim, bir kâhine gelir ve onun söylediklerini tasdik e-derie; AUah^iT(C.C^)[L HzTjMtammed'e İSA&LJndirm^ olduklarını inkâr ile küfre girmiş olur.» (3)
(1) Yusuf Sûresi, 87.
{%) Et-A'raf SdrestY-âyet. 99.
(3) Müslim. 39/35; Ebu Davuâ. 22/21.
YEDİNCİ BÖLÜM
Mi'raç
Ml'RAÇ NEDİR?
«Allah'ın elçisi Muhammed (S. AJSJ'in, uyanıkken, sahst ile sema ya ve sonra yüce makamlardan Al lah'ın dilediği yere mi'ract (çıkma sı) haktırj>
Mi'raç; lügatte, yükseğa çıkmak ve merdiven mânâlarmdadır. İslâm ıstılahında ise,. Peygamber Efendimizin yüce makamlara çıkartılmasının vası tasıdır. Sonraları, bu vakıanın özel ismi olarak Kul lanılır olmuştur. Mİ'raç, Hicret'ten bir buçuk sene evvel Rscep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur.
Konunun daha iyi anlaşılması için; Mi'raçla İlgili bazı terimlerin üzerinde duralım:
Isrâ: Yürümek demektir. Geçişli fiil olduğu için «geceleyin yürüttü» mânâsına gelir.
Mescid-i Haram: Kâbeyi çevreleyen ve Ha-rem-i Şerif denilen mesciddir. Yer yüzünde ilk de fa inşa edilen mabet budur.
Mcscİd-i Aksa: Kudüs'dekİ Beytü'l-Makdis'tir. Kabe'den sonra yar yüzünde yapılan ikinci mabet tir. «Aksa» denilmesi, Kabe'ye bir aylık mesafede bulunmasındandır. Mescid-i Aksa, Peygamberle rin toplandığı, ilâhi vahiylerin indiği mübarek bir yer olduğu için, Mİ'raç ta Peygamberimizin yol uğ rağı olmuştur.
21»
BeytiTl-Ma'mur: 7. kat gökteki mslekler tara fından tavaf edilen mabettir.
Sİdretü'l-Münteha: Arşın sağında bir ağaçtır ki, ne melek, ne saire, ondan Ötesine asla geçe mezler.
Bcfref: Mahiyetini aklımızın kavrayamayaca-ğı bir vasıtadır.
Kabe Kavscyn: İki yay miktarı kadar bir me safedir.
Mİ'BAÇ NE ŞEKİLDE VUKU BULMUŞTUR?
Mi'raç hakkında Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Ke riminde şöyle buyurmaktadır:
«Kulunu (Muhanımed (S.A.S.) bir gece, Mescid-î Haram'dan (alıp) Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Zat-ı ecelle ve a'Iâ, her türlü noksan sıfatlardan) münezehtir: (O Mescid-i Aksa ki) biz onun etrafına (feyz ve) bereket verdik (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambereyâyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık/ Şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) kemaliyle görendir.» (1)
Mi'raç vakıasını Ebu Hüreyre, Ebu Zer, Ebu Said-i Hudrî, Enes b. Malik, Malik b. Sa'saa, bizzat ResulüHah (S.A.V.)'den rivayet etmişlerdir. Buri-vayetbr Buharî, Müslim ve Nesâî gibi Kütübü Sİtte'nin meşhur kitaplarında mevcuttur. Biz, bu değişik rivayetleri birleştirerek nakledeceğiz.
Peygamberimiz (S.A.V.), şöyle buyurmuşlar dır.
(1) îsra Sûresi, ayet, I. 218
«Bir gece, halam ÜmmUhânî'nin evinde (bîr riva-vete göre Kabe'de) iken Cebrail (A.S.) geldi. 'Ey muh terem nebi! Yathğayıct olan Rabbin huzuruna var mak için kalk, melekler seni bekliyor* dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dulu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan son ra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renk te BURAK isminde bir hayvana bindirildim. Bu hay van, her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid-i Aksa'ya geldik Cebrail, Burak'ı, bütün peygamberlerin, hayvanlarım bağla dıkları bir halkaya bağladı. Mcscidde diğer peygamber lerin ruhları temessül etti. Bize selâm verdiler. Ben de selâmlarına karşılık verdim. Cebrail bana, 'Öne geç ve nebüere iki rekât namaz kıldır' dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince, 'Ya ratılışına uygun olanı seçtin" dedi.»
Ebu Saîd-i Hudrî'nin rivayetine göre. Peygam ber Efendimiz şöyle devam ettiler :
«Bundan sonra bir Mi'raç (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O Mi'raç, ölüle rinizin, ölürken gözlerini diledikleri şeydir. Ölülerin ruhları bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail, beni bu merdivenden HAFAZA kapısına kadar çıkardı. Yani dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Ceb rail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir muhavere geçti, içerden soruldu:
— Sen kimshı?
— Ben Cebraiüm.
— Yanındaki kim?
— Muhammcd (ŞAŞ.)
— Yal O, Resul olarak gönderildi mi?
— Evet.
Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim. Semayı muhafaza eden ÎSMAlL is minde müvekkel büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.
«Bunlardan ayrılınca; bünyesi, yaratılışından be?
217
ri hiç değişmemiş bir adamın yanma geldim. Kendi sine zürriyctinin ruhları arzedilince; mü'min ruhu ise, 'Ne güzel, ne hoştur!» Bunun kitabım İLLlYYlN'de küm! diyor; kâfir ruhu ise, 'Ne kötü ruh, ne fena ra yiha!.. Bunun kitabım SİCCÎL'de kılın' diyor.
«...'Ya Cebrail, bu kimdir?' diye sorduğumda, 'Ba ban Adem'dir' diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve 'Hoş geldin ey satih nebi, ey satih evlat' diye kar şıladı.
«Burada bana cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azap gören kavimler gördüm. Dudakları de ve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına bir takım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bun ların kim olduklarını sorunca Cebrail, yelim malı yi yenler olduklarını söyledi. Yine orada cife (pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yer lerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğne nen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış, zina
eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.
«Sonra, ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (AS.)
ile buluştuk. Yanında, ümmetinden kendisine tâbi
olanlar da vardı. Yüzü ondördüncü gecedeki ay gibi
idi. Onunla da selâmlaştık.»
Peygambsr Efendimiz, üçüncü semada iki tey zezade Yahya ve İsa (A.S.) ile; dördüncü semada îdris (A.S,) ile, beşinci semada Harun (A.S.) ile ve altıncı semada Hz. Musa ile görüştü. Onların da hepsi, «Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebî» dediler.
Rosulü Ekrem, anlatmaya devam ediyor:
«Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbra him (A.S.) ife buluştum. Sırtını Beytü'l-Ma'mûr'a da yamış; beni selâmladı. 'Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât', dedi. Burada bana denildi ki, 'İşte senin ve ümmetinin mekânı.' Sonra Beytü'I-Ma'-mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete ka dar tavaf için bunlara sıra gelmez.»
218
Peygamber Efendimiz, burayı anlatırken, §u âyet-i Kerimeyi okudular:
«Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.» (2)
Peygamberimiz, ysdinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor:
«Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yapra ğı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir menba akı yor ve ikiye ayrılıyordu. Cebraüe bunu sorduğumda dedi ki: 'Şu rahmet nehri, şu da Allah (C.C.)'w sana verdiği Kevser Havtztdır.' Rahmet nehrinde yıkan dım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutajak cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek' olan şeyler gördüm.
«Bundan sonra Sidretül-Münteha'ya kadar çıktık. Sidre'den yükselince Cebrail durakladı ve 'Ya Mıı-hammed, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ite-riye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçer-sem yanarım. Benim buradan İleriye geçmeye taka tim yoktur' dedi.»
Resulü Ekrem, Iâhut âleminin bu en yüksek yerinde REFREF denilen bir vasıtayla Allah'ın di lediği yere geldi. Bir rivayette, Fsygamberimlz §öyle buyururlar:
«Sidre'den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duy dum. Arş'ın allına geldiğimde, Arş'ın üstüne baktım; ne zarıan var, ne mekan, ne de cihet. Rabbimin şu Iâ-hutî sesini işittim; «Yaklaş ey Muhammedi Ben de Kabe Kavseyn miktarı yaklaştım. P.abbimin ilhamı İle şunları okudum: 'Ettahiyyatü lillahi, vessalavaiü, vet-tayyîbatii' (En giteel tahiyye Allah'a mahsustur. Bede nî ve malî ibadetler de O'na lâyık ve mahsustur.) Bu-
(2) EUMüddessir Sûresi, âyet. 31.
2J9
mın Üzerine Allah fCO* şu mukabelede bulundu: •Es-sclâmü aîeyke eyyühett'tıebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü: {Ey nebî. selâm sana olsun. Allah'ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.) Ben tekrar; '£5. selârnü ateynâ ve alâ ibadiltahissaiihîne. Eşhedü enld İlahe illallah ve eşhedü etme muhammeden abdühu ve resıüiihu.' (Selâm bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun. Ben sehadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadel ederim ki,. - Muhammed, Allah'ın kulu ve elçisidir.) dedim.»
Resulüllah Efendimiz, Rabbinden birçok va hiyler alarak, aynı yollardan geri döndü. Hz. Mu sa'nın yanına gelince; Hz. Musa, «Allah sana neler emretti?» diye sordu. Peygamberimiz de, elli vakit namazla emrolunduğünu söyledi. Hz. Musa, «Ya Resulallah, elli vakit namaz, çoktur. Bu, senin üm metine ağır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.» dedi. Bunun üzerine, Hz. Muhammed tskrar geri dönüp, namazın hafiflemesini diledi. Önce on vakit kaldırdı. Peygamberimiz, Hz. Mu sa'nın yanma gelip durumu bildirince; Hz. Musa» bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbİne İltica etti. Böylece; namaz baş vakte kadar indi rildi.
Mt'RAÇ HADİSESİNİN MEKKE'DEKİ AKİSLERİ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Mek ke'ye döndüğünde, müşahedelerini anlatmaya baş layınca, Kureyşliler fitne krizlerine tutulup delt divane oldular. Kimi, Ebu Bsklr'e (R.A.) koşuyor; kimi, ellerini çırpıyor; imanı zayıf olanlardan ir-tidat edenler oluyor, bu tabiatüstü mucizeyi bir
türlü akıllarına sığdıramıyorlardı. Hz. Ebu Bekir gibi iman sahipleri İse, «Evet Mi'raç haktır. Eğer Mulıammed (S.A.V.) bunları demişse, doğru söy lüyor ve ben bundan daha büyüklerini de kabul ederim» diyorlardı, Hz. Ebu Bekir, Peygamberimi zin yanına gelmiş, Mi'racı bizzat kendisinden din lemiş; Allah'ın Resulü anlattıkça, «Doğru söylü yorsun, ya Resulallah» diyerek tasdik etmiştir. Peygamberimiz de, «Sen sıddıksm ya Ebâ Bekir» diyerek; ona «Sıddîk» unvanını vermiştir.
Cabir ve Ebu Hüreyre (R.A.) nin, Resulüllah (S.A.V.)'den rivayet ettiklerine göre Peygamberi miz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
«Ben, sabahleyin Isra ve Mî'racı anlatınca Ku reyşliler beni tekzip etti. Bana, gidip geldiğim yerler den ve Mescid-i Aksa'dan sorular sordular. Halbuki ben Mescİd-i Aksa'nın hiç bir özelliğini tesbit etme miştim; Bu sebepten müşkil durumda kalıyordum. Allah (C.C.), bana Mescid-i Aksa'yi gösterdi. Ben de, Kureyşlilerin bütün sorularına cevap verdim.» (3)
Sahih rivayetlere göre; Kureyşliler, Mescid-İ Aksa'nın kapı, pencere ve cihet gibi her özelliğini soruyorlar; Peygamberimiz de teker teker cevap veriyordu. Buna da inanmadılar. «Biz sana Şam' dan gelmekte olan develerimizi soracağız; bize on lardan haber ver» dediler. Peygamberimiz şöyle ce vap verdi: «Evet, falan kimselerin kervanına rast ladım. Revha' İsimli mevkide idi. Bir deve yitir mişler, onu arıyorlardı. Yükleri arasında bir su ka bı vardı. Susadım, o kabı alıp su İçtim ve kabı ye rine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, suyu
(3) Müslim. 21/278; TacÜ'İ-Usûl Fî Ahaâisi'r-Resuî. C. III, s. 261.
221
bulabilmişler mi?» O anda kervan, Peygamberimi ze gösterildi. O da, kervanın kemiyet ve keyfiyeti ne dair .haber verdi vs şöyle buyurdu: «İçlerinden 'Cemel-İ Evrak' (yani karamtırak beyaz bir deve) önde olarak, falan gün güneşin doğmasıyla bera ber gelecekler.» Peygamberimizin haber vermiş ol duğu o gün; müşrikler sabahın erken saatlerinde «Seniyye» tepesine doğru çıktılar. Güneş ne za man doğacak da Muhammedi (S.A.V.) yalancı çı karacağız diye, bekliyorlardı. Derken; içlerinden birisi, «güneş doğdu» diye haykırdı. Tam o sırada bir diğeri de, «îşte kervan geliyor, önlerinde Ce-mel-i Evrak, tıpkı söylediği gibi» diye bağırdı. Bu ayrı bir mucizo daha olmuştu. Hal böyle iken, müşrikleı yine iman etmediler. «Bu açık bir sihir dir» dediler. (4)
RESULÜLLAH'IN Mİ'RAÇDAKİ BİNİTLERİ
Kütübü Sitte ve diğer hadis kitaplarında mi'-raç hadislerinin çeşitli rivayetleri vardır. Bu ha dislerde Peygamberimizin mi'raç esnasındaki bi nitleri anlatılır. Âlâmı Tefsirinde Âlûsî'nin nakli ne göre, Resulüllah'ın mi'raç gecesindeki binitle ri beş tanedir.
1. BURAK: Mescİd-i Haram'dan, Mescid-i Ak-sa'ya kadar.
2. Mİ'RAÇ (Merdiven): Msscid-i Aksa'dan se mayı dünyaya kadar.
3. ŞELEKLERİN KANADI: Dünya semasın dan yedinci semaya kadar.
(4) Hamdi Yazıha.g.e., C. IV, s. 3146; Davudu'l-Karsî; a.g.e., s- 73.
222
|f 4. CİBRİL: Yedinci semadan, Sldre-i Münte-ha'ya kadar.
5. REFREF: Sidre-i Münteha'dan, Kabe Kav-seyn'e kadar.
PEYGAMBERİMİZE Mİ R AÇ D A VERİLEN İHSANLAR
Müslim'in rivayetine göre, mi'raçta Resulül-laha üç şey verildi:
a. Her gün, elli vakit sevabına dank, beş vakit
namaz.
b. Bakara Sûresinin son âyetleri.
c. Ümmetinden, hiç bir şeyi Allah'a eş koş mayanlara cennet.
Bunlardan başka mi'raç hadisesini anlatan E-İsra Süresiyle itikad, ahlâk, iktisad gibi cemi yet nizamının belkemiği olan, milletlari huzur içinde yaşatıp mihnet, zillet ve buhrandan kurta ran şu esaslar vahiy ve tebliğ edilmiştir:
1 — «Allah ile beraber diğer bir Tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.» (5)
2 — «Rabbin kendinden başkasına kulluk etme yin, ona-babayn iyi muamele edin, diye hükmetti.» (6)
3 — «Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.» (7)
4 — «tsraf ile saçıp savurma! Çünkü, saçıp savu ranlar, şeytanların biraderi olmuşlardır. Elini boynu na bağlı olarak asma! Onu büsbütün de açıp saçma!
(5) El-tsra Sûresi, âyet. 22.
(6) El-tsra Sûresi, âyet. 23.
(7) El-tsra Sûresi, âyet. 26.
223
Sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın»
(«)
5 — «Evlâtlarımızı, fakirlik korkusuyla öldürme yin. Onları da, sizi de, biz rtzıklandınrız. Hakikat un ları öldürmek büyük bir suçıur.» (9)
6 — «Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.» 110)
7 — «Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir se bep olmadıkça kıymayın. Kim mazlum olarak öldü-rülürse. biz onun velisine (maktulün hakkını talep hu. susunda) bir sa'lâhiyet vermişizdir. O da, katilde ileri gitmesin Çünkü o, cidden (ve zaten) yardıma mazhar edilmiştir.» (11)
8 — «Yetimin, erginlik çağına erişinceye kadar, malına yaklaşmayın. Meğer ki bu, en İyi bîr suretle ola.» (12)
9 — «ölçtüğünüz vakit de. Ölçeği tam yapın. Bu, hem daha hayırlıdır. Akıbeti itibariyle de daha gü zeldir.» (13)
10 — «Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp; bunla rın her biri bundan mesuldür.» (14)
11 — «Yerde kibir ve azametle yürüme. Çün kü arzı cidden yaramazsın, boyca da asla dağlara ere mezsin.» (15)
MİRACIN HİKMETİ
Allah (C.C.), mekân ve zamandan münezzeh ve cismaniyetten beri olduğundan, Hz. Psygam-
(Cool Et-îsra Sûresi, âyet. 27, 29.
(9) EUİsra Sûresi, âyet. 31.
(10) Et-tsra Sûresi, âyet. 32.
(11) Eî-tsra Sûresi âyet. 33.
(12) EUtsra Süresi, âyet. 34. t!3) Et-hra Sûresi, âyet. 35.
(14) EUtsra Sûresi, âyet. 36. ■
(15) EUİsra Sûresi, âyet. 37.
224
(S.A.V.) semalara çıkarılması; (hâşâ) Allah |le bir makam-ı muallâda buluşup şereflenmesi Jeğüdir. Böyle bir inanç yanlıştır.
«Ancak, Resulü Ekrem'in böyle bir yüce maka ma çıkarılması; mücerret melekût-i ilâhiyyeyi temâ-şâ etmek, birtakım hakikat ve sırlara muıtaU olmak ve kendisine has müstesna bir atifet-i sübhaniyeye mazhar olmak hikmetine müstenittir.» (16)
Mi'raçla, Resulüllah (S.A.V.) Efendimize bir çok şeyler gösterilmiştir. Bunlardan bazıları şun lardır.
Burak'a bindirilmesi, Mesdd-i Aksa'yi görme si, burada enbiyanın temessül etmesi, nebilerin makamlarını görmesi, her biriyle konuşması, Cen net ve Cehennem'in ahvaline muttali olması, Sid-re'yi geçip Melekût-i İlâhiye'den nice hayret veri ci şeyleri müşahede etmesi. Ve bu mi'raç; hadise si ile, imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edilmiştir. (17)
«... (Ve bu gece yolculuğunu) Ona (o pey gambere), âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık)...» (18) âyetini izah ederken Fahrüd-din Razi, Tefsir-i Kebir'inde (19) şu hususları ssrd etmektedir:
1. Cennetin mükâfatlan çok büyük, cehenne min ateşi ise pek şiddetlidir. AUah (C.C.), dünya da iken Resulüne (S.A.V.) bunları gösterdi ki, kı yamet günü bunları İlk görüşü olmasın ve kıya­met günü kalbi cennetin rağbeti, cehennemin deh-
(16) Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., s. 255.
(17) Tefsir-i AÎİâmc Ebu's-Sttud (Tefsir-İ Kebir'in kenarın da). C. V, s. 544.
(18) EUİsra Sûresi, âyet. I.
(19) Fahrüddin Er-Razi, a.g.e., CV, s. 545.
Akaid — 75
225
şetİ İle meşgul bulunmasın. Ancak kalbi şefaatle meşgul olsun.
2. Resulüllah'ın '(S.A.V.), mi'raç gecesi pey gamberleri ve melekleri müşahsdesi, hem kendisi nin, hem de onların yükselmelerinin sebebidir.
3. Peygamberimiz, semavatın, Arş ve Kürs'ün ahvalini müşahede edinca, bu âlemin ahvali ve korkulan onun gözünde küçülür. Bu itibarla, Al lah yoluna daveti ve İslâm dâvasına çalışması, kalbinde daha da kuvvetlenir. Allah'ın düşmanla rına iltifatı kalmaz. Bütün zorluklara rağmen, ci-hadda sebatı sonsuz olur.
îbnü Atıyye gibi bazı müfessirler ise, bu âyet-İ kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir:
«Mi'raç, sadece Peygambere âyet ve ibret gös termekten ibaret değil; aynı zamanda, peygamberin kendim kâinata bir delil olarak göstermektir.» (20}
MİRAÇ RUH İLE Mİ, BEDEN İLE Mİ OLMUŞTUR?
Mi'racın vukuu hakkında selef ve halef itti fak etmiş oldukları halde, mi'racın keyfiyeti, ya ni ne şekilde olduğu hususunda aralarında bazı ihtilâflar mevcuttur.
Seleften Hz. Ayşs ve Hz. Muaviye, tâbiundan Hasanü'l-Basrî ve Muhammed İbnü İshak gibt zat lar, mi'racın yalnız ruhanî olduğuna kail olmuş lardır. Hz. Ayşe (R.A.), «Muhammed (S. AV.)'in cesedi, mi'raç gecesi ayrılır olmadı» diyor. Muavi ye (R.A.) de kendisine mi'raç sorulunca, «Satll* bir rüyadır» demiştir.
(20) Hamdı Yazır, a.g.e.r C.V, s. 3152.
226
Selef ve halefin ekserisi İle cumhur-u ulema İse, mi'racın «ruh-maal cesed» olduğunu kabul et mişler ve bu hususta kuvvetli deliller getirmişler dir, Hz. Muaviye'nin sözünü, «Baş gözüyle görüş tür»; Hz. Ayşe'nin sözünü de «Ceset ruhtan ayrıl madı, beraber mi'raç etti» diye te'vil etmişlerdir.
Gerçi, mi'racın ruh ile olduğuna delâlet eden hadisler vardır. Cesetle olduğuna dslâlet eden ha disler de vardır ve ikinci şıkkı takviye eden vesi kalar daha fazladır. Bu hadisler arasında çelişme (tearuz) bulunmadığım belirtmek İçin, Fatih Sul tan Mehmed'in hocalarından Âlim Hızır Bey, Aka-id manzumssinde şöyle demektedir:
♦️Mi'raç, birkaç defa vuku bulmuştur. Alimlere göre, bu tekrar sebebiyle, hadisler arasındaki tearuz ortadan kalkar.» (21)
Yani Peygamberimizin mi'raci bir kere değil dir. Ruhanî olarak, nice kereler vaki olmuştur. Cismani olarak ise bir kere vuku bulmuştur ki, El-İsra Süresindeki âyetin delâlet ettiği mi'raç budur. Böylece hadislsr arasındaki ihtilâf bertaraf olmuş olur.
MİRACIN SÜBUT DELİLLERİ
Mi'racın vukuunu gösteren deliller hususun da Hızır Bey, şöyle demektedir:
«Peygamberin mî'racmın, beden! ile ve uyanıkken olduğu keyfiyeti âyetle, Meşhur Hadis ve Haber-i Ahad ile sabittir.» (22)
(21) Hızır Bey. a.g.e.. Beyit. 56.
(22) A.g.e., Beyit. 55.
227
Meşhur âlim Alİyyülkarî ise bu hususta şöy le demektedir:
«Mi'racın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya kadarki kısmı kitapla sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa'dan Sema'ya kadarki kısmı Meşhur Hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bid'atçı olur. Semâ'dan Cennete, Arşa ve maverayı âleme çı kış ise Haber-i Ahad ile sabittir. Bunu inkâr eden ise muhtî (hata etmiş) olur.» (23)
AUâme-i Sâni Saadeddin Teftazanî iss, şöyle demektedir:
«Resulüllahın mi'racı, uyanık halinde ve bedeni ile olmuştur. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar olan kısmı kitapla sabittir. Delili kesindir. Se-ma'ya kadar mi'raç ise. Meşhurdur. Semâ'dan Arş'a ve diğer yerlere gitmesi ise, Haber-i Ahad ile sabit-tir.> (24)
SEKİZİNCİ B ÖLÜM
(23) (24)
228
Alİyyülkarî, Şerhü't-Emalİ. s. 20. Teftzanî, Şerhü'l-Akaiâ, s. 174.
İçtihat ve Taklit
L
İÇTİHAD
İçtihad, lügatte: «meşakkate tahammül ve bütün gayretini sarfederek zahmete katlanmak» demaktir. İslâm ıstılahında ise; «fer'î olan dinî bir hükmü, delilinden çıkarmak hususunda bütün gayretini sarfetmek» demektir.
Müçtehid de; fer'i olan dinî hükümleri delille rinden çıkarmaya muktedir olabilecek dinî bilgi lerle mücehhez, meleke sahibi ve âkıl-bâliğ olan Müslüman bir kimsedir. Müçtehid, kudretini öyle­sine sarfeder ki, daha fazla sarfetmeye gücü yet mez.
İÇTİHADIN ŞARTLARI
Bir kimsenin, müçtehid derecesine vasıl ola-bilmssi için şu vasıflara sahip olması gerekir:
1. Kur*an*a ait bilgileri, Kur'an'ın bütün mâ nâlarım ve vedhlerini bilmelidir. Kur'an'ın ahkâ ma taallûk eden âyetlerinin lügat ve ıstılah mâ nâlarını bilmelidir. Kitab'ın hâs-âmm mücmel-mü-fesser, niisih-mensuh, hakikat - mecaz, sarih-ki naye, zahir, nass ve muhkem gibi bütün kısımla rını Dilimlidir.
2. Hadis ilmini tamamen bilmek. Ahkâma ta allûk eder hadislerin tevatür, meşhur ve âhad yol larını; htıdislerin metinlerini; bizlere ne suretle
231
rivayet edildiğini; mânâlarının yecihlerini yani lügat ve ıstılah mânâlarını; Kitap'la müşterek olan hâs, âmm, mücmel, müteşabih; bütün kısım ları lâyıkıyla bilmelidir.
3. Müçtehid, icmâ'm varid olduğu yerleri bil melidir ki, icmâa muhalif içtihadda bulunmasın.
4. Kıyas'm şartlarıyla, hükümleriyle ve ki-sımlarıyla vecihlerini, makbul veya merdut olan şekillerini, «Usûl» ilminde olduğu gibi bilmelidir.
İçtihadın şartları yukanda sayılanlardan iba ret olmakla b3raber, İslâm âleminde umum tara fından kabul olunmuş ve yaşayan dört Ehl-i Sün net Mezhebi'nden başka mezhep tesis olunmamış­tır. İslâm âlimleri, yeni mezhepler kurmak yerine, yaşayan dört Ehl-i Sünnet Mezhebi'nden birina il tihak etmişler ve halkı da bunlardan birini tak lide çağırmışlardır. Ayrıca mezhepleri birbirine eklemenin de yanlış olduğunu beyan ederek sa kınmaya davet etmişlerdir.
İÇTİHADIN HÜKMÜ
«Müçtehîâ bazen hata, isabet eder.»
bazen
Çünkü AUahü Teâlâ'nın içtihad meselelerin de hükmü birdir ve tayin edilmiştir. Ve bu husus ta zannî bir delil vardır.
Eğer müçtehid, bu zannî delili bulursa isabet etmiş; bjulamazsa hata etmiş olur.
İçtihadın hükmü, zann-ı galiple isabettir. MüçtehH, bir meselede isabet edebileceği gibi ha ta da edebilir. O meselede kat'î olarak isabet etti ğini İddia edemez. Bilâkis, büyük bîr ihtimalle İsabet ettiğine kani bulunur.
232
Mutezile Mezh3bi'ne göre; hor müçtehid hak ka isabet eder. Çünkü hukuk müteaddittir ve do-lasıyla her müçtehid hakkı bulur. Hüküm, Allah indinde, müçtehidin içtihadına tâbidir. Müçtehid, hakkı bulmakla mükelleftir. Eğer hakka icabet edemeyecek olsa idi; içtihad, güç yetmeyecek şeyi teklif etmek olurdu ki, bu da muhaldir.
Ehl-i Sijnnet'e göre ise; hak birdir. Verilecek hüküm, müçtehidin içtihadına tâbi değildir. Müç tehid, hakka isabetle mükellef dsğil, içtihad et mekle mükelleftir. Bunun için müçtehide, muhali teklif gibi bir durum yoktur. Mûtezile'nin görüşü sakattır.
Allah indinde her hadisenin hükmü birdir. Ya ni hak birdir. Her müçtehid hakka isabet etmiş ol ca, bir hadisede verilen çeşitli hükümlerin hepsi nin hak olması lâzım gelir. Bu ise, birleşmesi im­kânsız olan zıtlıkların bir arada bulunması de mektir.
Meselâ; eşek vs tilki gibi hayvanların, bir kı sım müçtehidlere göre etkilerinin yenmesinin he lâl o.ması, bize göre ise haram olması böyledir. Bir şeyin aynı anda hem hslâl, hem de haram olması ise tenakuzdur. Dolayısıyla Mûtezile'nin görüşü yanlıştır.
Sahih olan kavle göre; her Müçtehid, bir me seleyi araştırırken, bütün gücünü sarfettiği için başlangıçta İsabet eder. Eğer o moselede doğruyu bulursa, sonunda da isabet etmiş olur. Hakka isa bet edebilmiş olduğu için de on sevap kazanır. Eğer müçtehid, o meselenin sonunda isabet kay-dedemezse, hata etmiş oîur. Fakat, başlangıçta gayret göstermiş ve isabet etmiş olduğu için gü nahkâr olmaz. Bilâkis, bir sevap kazamı. Yani
233
her müçtehid, başlangıçta haklıdır. Neticede İse haklı la olabilir, hatalı da. Bu hususta Resulüllah (S.A.V.), Amr Ibnü'1-As (R.A.)'a şöyle buyurmuş lardır:
«Sen hükmet. Eğer isabet edersen senin için on sevap vardır. Hata edersen bir sevap vardır.»
Ancak, doğru yol ve bu yola ulaştıran deliller açık ve belli iken, müçtehid fazla gayret sarfetmez de kusur kendinden olursa, sorumludur.
İçtihad; itikadı, kat'î ve açık olan şeylerle sa rih olan nass'larda cereyan etmez.
Sahih olaon kavle göre içtihad, tecezzi kabul etmez. Yani, bir müçtehidin, bir kısım meşaleler hakkında, içtihadın şartları ile içtihad edip de di ğer bazı meseleler hakkında içtihad edememesi doğru değildir. Bu halde, onun önceki içtihadlan-na da güvsnilemez. Bir müçtehidin, bazı yerde müçtehid, bazı yerde mukallit olması yanlıştır. Bir müçtehid, kendisi içtihad edebilecekken, başka bir müçtehidi taklid edemez.
TAKLİD
Taklid, lügatte; «bir kimsenin boynuna ger danlık takmak» manasınadır. İslâm ıstılahında ise; «başkasının sözünü ve hükmünü, hüccet ve delile bakmaksızın, kabul etmek» demektir. (1)
îçtihad derecesinde olmayan; dinî hükümleri delillerinden çıkarmaya, bu hükümleri birbirin den ayırmaya ve rivaystlerin bir kısmını diğerine tercih etmeye muktedir olmayan fakihlere de «Mukalüd» denir.
(1) İbnü'l-Hacib, Muhtasartt'l-Müntehâ, C. II, s. 305.
234
Taklid, iki çeşittir. Birincisi amelî meseleler-deki.taklittir ki, mü'minin yapacağı işlerls İlgili dir. İkincisi de, İtikad meselelerine ait takliddir. Bu da, mü'minin inanması gerekli hususlarla alâ­kalıdır.
AMELDE TAKLİD
îçtihad Bölümünde izah edildiği gibi; «Bir müçtehid, başka bir müçtehidi taklid edemez.» Fa kat, bir meselede sahabenin ittifak veya ihtilâf et tiği bilinmiyorsa, bu meselede sahabenin sözünün veya fiilinin taklid edilip edilmeyeceği konusun da müçtehidler ihtilâf etmişlerdir:
Müçtehidlerden İmam-ı Kerhı'ye göre eğer o mesele kıyas yolu ile bilinemiyorsa taklid va ciptir. Aksi halde vacip değildir.
Ebu Sadî-İ Berdeî'ye göre ise; sahabsyi mut laka taklid vaciptir.
İmam-ı Şafiî'ye göre de jsahabeyl mutlaka taklid etmek, vacip olmaz.
îmam-j Azam, İmam-i Ebu Yusuf ve İmam Muhammed*e göre İse; eğer o mesele kıyasla id rak edilemeyen bir husus ise sahabeyi taklid va cip olur. Eğer kıyas yolu ile mesele bilinebilİyorsa, bu durumda İmam-ı Azam, sahabeyi taklid etme yi, imameyn ise kıyası tercih ederler.
Bir rivayette İmam-ı Azam der ki:
«Sahabe'den gelen, başımın üstündedir. Tabiûn'-dan gelene İse tâbi olmam. Çünkü, onlar da bizim gi bidirler ve içtihad ederler. Bizim de onlardan farkı mız yoktur ve biz de içtihad ederiz.»
235
Eğer sahabe, bir meselede İttifak etmişse, on ları taklid etmek, bil-ittifak vaciptir. Şahaba bir meselede ihtilâf etmişse onları taklit caiz olmaz. Kişi, ihtilaflı taraflardan birini tercih ederek onunla amel eder. Tercih mümkün değilse, kalbi nin şahadetiyb amel eder.
Müçtehid derecesinde olmayan insanlar ise, bir müçtehidi taklid ederler. Çünkü, halkın vazi fesi müçtehidlerin sözü ile amel etmektir; kitap, sünnet vs sahabenin sözleriyle değil. Zira halk, ki­tabın ve sünnetin delâlet ettikleri mânâları, hü kümleri, nâsih ve mensuh gibi meseleleri anlaya maz. Müçtehidler, bunları halktan daha güzel an lar ve hüküm olarak çıkarırlar. Bu hususta «Müç tehid, bu âyeti veya hadisi görmemiş olabilir» şek linde bir söz de söylenemez. Çünkü bir kimse âyet ve hadisleri, sahabenin sözlerini bilmiyorsa, zaten müçtehid değildir.
Buradan çıkan netice şudur ki; bir mesebde, müçtehidin içtihadı ve fakihin fetvası; o hususta ki bütün nass'ları bilmesine imkân olmayan halk için, nassa, yani âyet, hadis ve sahabe sözüne ter cih edilir.
«Dİyanet'ül - Mültekid» kitabından nin nakline göre;
Hadimî'-
«Halk, geçmiş devrin âlimlerinden işittikleri söz lerle değil, kendi zamanlarında buîunan güvenilir âlim lerin sözleri ile amel etmeyi tercih etmelidir.» (2)
(2) Ebu Saidi'l-Hadimî, MecmatCUÎIakaik. s. 305. 236
MEZHEP DEĞİŞTİRMEK
Bir-mukallidin, önesden taklid etmiş olduğu, mezhebinden başka bir mezhebi; yahut, bir mese lede bir müçtehidi diğer meselede de başka bir müçtehidi taklid edip ed2meyeceği hususunda is lâm âlimleri ihtilâf etmişlerdir:
Fakihlerin ekserisi: «Kişi, kendi mezhebinden başkasını taklid edemez. Kendi mezhebinde deva mı vaciptir. Zira bu kimse, mezhebini seçmiş ve kendi mezhebinin haklılığına inanmıştır. Şu hal de itikadının gereğini yerine getirmesi vaciptir» derler. Musannıfların ekserisine göre de, sahih olan budur.
Fukahadan İbnü'l-Hümam, «Usûl» kitabında ve «Hidaye» şerhi «Fothü'l - Kadirsin «Kadı» bahsinde der ki:
«Bir kimsenin, her meselede kendisine kolay ge len, ayn ayrı müçtehjdlerin sözlerini almasında mah zur yoktur. Ben, bir kimsenin her .mezhebden veya her müçıehidden kolay olan meseleleri almasına mâ ni; ne aklî ve ne de 'nakli bir delil göremiyorum. Bİr insanın, herhangi müçtehidin içtihadından, kendisi için kolay olanı almasında ve o müçtehİde uymasın da bir mâni görmüyorum. Resulüllah (S.A.S.) de, üm meti için kdlaylaştırılan şeyleri severdi.» (3)
îbnü'İ-Hümam'ın talebesi olan İbnü'l-Emirri-Hac da, «Bu görüş doğrudur» demektedir.
Bu meselede Hadimi ve Ibnü'l-Hacib de şu beyanda bulunuyorlar:
«İnsanların halk tabakasından birisi, bir mesele de bir müçtehidîn sözü ile amel etse, bu kimse veri-
(3) İbnü'l-Hümam, Fethu'î-Kadir Aîâ ŞcrhVLHidaye, C. VI, s. 360. .
237
len bu hükümden başka bir zamanda diğer bir müç-tchidin sözüne dönemez. Bu hususta ittifak vardır. Fakat bu kimsenin, ayrı bir meselede başka bir nıüç-tehidin sözüne tâbi olması, muhtar olan kavle göre, caizdir.» (4)
Yine, Hadimi, mezhep değiştirme hususunda şöyle der:
«Bir mezhepten diğer bir mezhebe geçme şu şe killerde olabilir:
«1. Bir kimse, diğer bir mezhebe de inanıyorsa, kuvvetli olanla amel etmesi caizdir.
«2. Bir kimse, bir mezhebin, diğerine tercihini kabul etmiyorsa, mezhebini değiştirmesi caizdir.
«3. Bir kimsenin, kendisine arız olan bir zaruret ten veya bir ihtiyaçtan dolayı, ruhsatı kastederek, mezhep değiştirmesi caizdir.
«4. Kişi, zarurî bir ihtiyacı olmadan 'mezhep de ğiştirmek caizm'tş' diye mezhebini değiştirirse doğru olmaz. Çünkü, o kimse, dini için değil, de nefsi için mezhebinden dönmüş olur.
«5. İslâm'ın ruhsatlarına uymayı âdet haline ge tirmek ve nefsine uydurmak için mezhep değiştirmek de caiz olmaz.
«6. Birinci müçtehidİn hükmü ile epeyce amel et tikten sonra, aynı hükümdeki menfaati için, başka bir mezhebe geçmek de caiz değildir.» (5)
İTİKADDA TAKLİD
ttikadda taklid mevzuunda da ihtilâf edilmiş tir:
Ehl-İ Sünnet âlimlerinin cumhuru; «Mukalli din imam sahihtir. Ona dünya ve ahire t hükümle ri uygulanır. Taklidi imam ile sevap kazanır ve
(4) Ebu Soidi'l-Hadimî, a.g.e., s. 304; lbnü'l-Hacİb, a.g.e.t C. II, s. 309.
(5) Ebu Saidi'LHadlmf, El-Berika, C. I, s. 103.
238
cennete girer.» derler. Bu hükmün delili şudur: Nebi (S.A.V.) sahabe ve tâbiun, Arapların cahille rinin imanını kabul ettiler. Halbuki cahil olan bu Arapların Allah'ı bilme hususunda ilmî delilleri yoktu. Buna rağmen Resulüllah (S.A.V.), onlara delilleri öğretmekle meşgul olmadılar. Yalnız tas dik ile onların Müslümanlığını kabul ettiler. Çün kü iman, kalbin tasdikidir. Mukallidde de tasdik mevcuttur ve küfür icabeden bir hal yoktur. O halde, kalbinde kat'î bir İnanış vardır. Bu da onun imanına yeter.
Yalnız, mukallid, Allah'ı bilmedeki yakın de lilleri ve bu delillerin Allah'ın varlığına delâlet key fiyetini terksttiği için günahtan hâli olmaz. Zira, insan, başıboş yaratılmamıştır. Fakat, «Mukallid» dediğimiz kimse şu göklere, güneşe, aya, yıldızlara, dağlara, canlılara; hülâsa, kâinata bakar da «mu hakkak bunların bir yaratanı ve sahibi vardır, o da Allah'tır» şeklinde düşünerek tasdik ederse, bu düşündüklerini dili ile ifade etmese dahi, bu kim se taklitten kurtulmuş ve günahtan sıyrılmış olur.
Bu hususu, Fatih'in hocası Hızır Bey, «Nûnİ-ye» İsmindeki akaid manzumesinde şöyle ifada eder:
«Mukallidin imanı vardır ve bu imam ile sevap kazrmır. Fakat, delilleri aramayı terkettiğİ için gü nahkardır.»
Osman Üveysî de, «Emâli» manzumesinde şöyle der:
«Mukallidin imam muteberdir. Kılıç gibi çeşitli delilleri vardır.»
Ehl-i Sünnet'ten Ebu'l-Haseni'I-Eş'arî, Kadı Ebu Bekrİ'I-Bakıllânî ve tmamü'l-Haremeyn; «Akaidi dinlyyede ta ki İd yoktur. O halde ımıkalli-
239
din imanı sahih olmaz» fikrindedirler. Bu hususta ki delilleri de şudur:
«Tasdik, ilİmsiz ve ma'rifetsiz olmaz. Tasdik için, ilim asıldır ve şarttır. Mukailid için ise ilim bahis ko nusu değildir. O halde, tasdik de yoktur. Tasdik ol mayınca da iman olmaz.»
Bu izahın cevabı şudur: Evet, ilimsiz tasdik olmaz. Fakat tasdik, yani- kabul için geniş bir .il me de ihtiyaç yoktur. Kabul ve tasdiki bilecek ka dar bir ilim kâfidir. Nitekim, cahil Arabin, Psy-gambsrimizin Kelime-i Tevhid emrini yerine getir mesiyle imanı kabul edilmiştir.
Ebu'I-Haseni'l-Eş'arî, mukaHidin kâfir oldu ğunu söylemiş ise de, bu meselede Abdü'l-Kahir Bağdadî şöyle demektedir:
«Mukailid her ne kadar, mutlak olarak mü'min değilse de kâfir de değildir. Çünkü onda tasdik mev cuttur. Fakat, delilleri araştırmayı terkettiği için âsi dir. Allah onu ya affeder, yahut da günahı miktarmca cezalandırır. Sonunda yine cennete girer. İşte Eş'arî'-nin söylemek istediği budur.» (6)
Bu hale göre; Eş'arî, «mukailid, mü'min-i Kâ mil olamaz» demek istiyor. Nitekim, amel etmeyen kimseye de böyle diyordu. Bu durumda Eş'arî üe aramızda lafzî bir ayrılık vardır. Mânâda birleş­miş oluyoruz.
Mutezile Mezhebi'ndekiler ise; «Mukailid, ya-kînen delilleri bilmedikçe ve hasmını delillerle il zam etmedikçe mü'min olamaz, cennete de gire mez» demektedirler. Bu görüş, tamamen yanlıştır. Zira bu durumda kimse kolay kolay mü'min sayı lamaz.
(6) Teftnzanî, Teftazanî, Şerhü't-Mekastd. C. II, s. .365. 240
DOKUZUNCU BÖLÜM
Lügatçe
Akaid — 16
241
ABDÜX-KAHtR BAĞDADİ : Abdü'l-Kahir b, Tahİr b. Muhammcd. Bağdad'da doğmuş ve yetişmiş, hicrî 427'de Is-ferâyin'dc vefat etmiştir. «Nefyü Halki'I-Kur'an», «El-Mi-lel ve'n-Nihal», «Fedaihu'l-Mu'tezile» gibi eserleri vardır.
İMAM AHMED İBNÜ HANBEL : Dört büyük İmamın dördüncüsüdür. Bağdad'da yetişmiş, İsl^m âleminin önem li merkezlerini dolaşmıştır, imam Şafiî, Süfyan Ibnü Uyey-nc, ibrahim Ibnü Sa'd, Cerîr Ibnü Abdilhamit, imam Ebu Yusuf, Yahyal-Kattan, El-Velid Ibnü Müslim, Veki', Yezid İbnü Harun; İsmail Ibnü Uleyye ve Abdürrezzak gibi bü yük âlimlerden hadis ve fıkıh okumuştur. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebu Davud, Ebu Hatim Râ-zi, Hascn Ibnü Musa, Bağavî, Ibnü Ebi'd-Dünya, Ebu Zür'-ate'r-Râzî, Osman Ibnü Saîdi'd-Dârimî gibi meşhur zatlar ve kendi oğulları Salih ile Abdullah rivayette bulunmuş lardır.
İmam Ahmed Ibnü Hanbel, hem büyük bir müfessir, hem de yüksek bir muhaddistir. Kendi zamanına kadar toplanmış olan bütün hadisleri tetkik etmiş, bunlardan binlercesinİ ezberlemiş ve «Müsned» isimli kitabını yazmış tır. Bu kitaba 700.000 hadis arasından seçtiği 30.000 hadis-i şerifi almıştır.
İmam Ahmcd b. Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yo lunu seçmişti. İçtihatlarını Kur'an'a, sahih ve merfu ha dislere, sahabenin fikirlerine istinat ettirmiştir. İmam Ah med b. Hanbel, dört büyük mezhepten «Hanbelî» mezhebi nin kurucusudur. Onun ne kadar büyük ve kudretli bir müçtchid olduğunu anlamak için, «El-Muğnî» isimli esere bakmak kâfidir.
İmam Ahmcd, âbid, zahid, yüksek bîr seciyeye ve çok temiz bir yaşayışa sahip idi. Hicrî 164 senesinde doğmuş ve 241 senesinde Bağdat'ta vefat etmiştir.,
242
ALİYYÜ'L-KARİ : Hanefî fak inlerinden, ilmî kudreti yüksek ve fazilet sahibi bir zattır. Ebulhasenil-Bekri ve Ahmed b. Haceri'l Mekkî gibi âlimlerden ders okumuştur. Hcrat'ta doğmuş, Hicrî İU14 tarihinde Mekke'de velat et miştir. Mühim eserlerinden bazıları şunlardır: «Şerhü Miş-kât», «Şerhü'ş-Şifa», « Şerhü'ş-Şemail», «Şerhü'1-Ekber», «Şerhü Muvatla-i Mtıhammed», «Şerhü Emalî», «Eİ-MasnûJ fî Mâ'rifeti'l-Mevzû.»
ÂLÜSÎ : Ebu's-Sena Şihnbü'd-Dîn Mahmud Efendi. Hic rî 12Î7 senesinde Bağdad'da doğmuş ve 1270'de vefat et miştir. Bir İlim ailesi olan.Âlûsî ailesine mensuptur. Daha genç yaşta eser yazmaya başlamış, birçok medreselerde hocalık etmiştir. «Ruhu'l-Meânî» isimli tefsir kitabı pek meşhurdur. Bu tefsirinin ilk kısmım Osmanlı padişahı Sul tan Mahmud'a, ikinci kısmını Sultan Mecid'e ithaf etmiş, son üç cildini ise bizzat İstanbul'a getirmiştir. Bu seyahati hakkında «Neşvetü'ş-Şümûl fi' s-Seferi ile'l-lslâmbol» isim li bir de eser yazmıştır.
İMAM ÂMİDİ : Seyfüddin Ebu'l-Hasen Ali b. Ebi Bekr. Bağdad'da Ebu'1-Feth Nasr Hanbelî'den ders almış, daha sonra Şam'a giderek aklî ve naklî ilimlerle meşgul olmuş tur. Hicri 551 tarihinde doğup, 631 senesinde vefat eden imamın, «El-îhkâm Fî-Usûli'1-Ahkâm», «MUntehe's-Süûl» gi bi eserleri vardır.
EBU BEKR MUHAMMED EL BAKILLÂNİ: Vefat ta rihi, milâdî 1013'tür. Kelâmcilar arasında «El-Kadî» unva nı ile anılır. İslâm'ın çok zekî ve kabiliyetli bir kelâmcısı-dır. Tahsilini Basra Mektebi âlimlerinden tamamlanmış» bilhassa tmam Eş'arî'nin talebeleri ibnü Mücahid et-Taî, Ebu İshak îsferayînî'den ve Ebu Bekr b. Fcvrck'ten deıs okumuştur. Daha sonra Bağdad'a giderek m6şhur muhad-dislerden ders almıştır. Bakıllânî'nin en şöhretli olduğu saha, Kelâm'dır. Bundan sonra şöhreti, bilhassa Usûl-i Fı-kıh'ta idi.
BATINİYYE : Mülhid (dinden çıkmış)lerden olan Ba-tmiyye; «Şeriat ve dinimizin her zahirinin bir batını var dır, bu da başkalarına üstün olan kimselerce bilinir» der ler. İteri sürdükJ-ri her iddianın peşine şunu İlâve eder-
244
ler: «Bu öyle bir ilimdir ki, ancak masum olan imam an latabilir.» Batınîlerce; zahirin batına nisbeti; bir meyvenin ka buğunun, özüne nisbeti gibidir. Batmiyye fırkası, hakikat te, gayr-i Islâmî unsurların tesiriyle vücut bulmuştur. Batı-niüğin doğmasına sebep olan bu unsurlar arasında Mecû-sî, Sâbii, Yeni Eflatuncu ve Pythagorcuların rolü mühim dir.
HAFIZÜDDİN BEZZAzî : Muhammed b. Muham medi'l-Kederî, Hanefî fakihlerinden, Harzemli muhterem bir âlimdir. Bir ara Kırım'a gidip orada iki sene kalmış, sonra vatanına dönmüş, daha sonra da Osmanlı ülkesine gelerek Molla Fenârî ile mübahesede bulunmuştur. Hicrî 827'de vefat etmiştir. «Bezzaziyyc» adındaki fetva kitabı, çok meşhurdur. Ayrıca «Menâkıbü'I-lmam Ebu Hanîfe» adında bir eseri daha vardır.
İMAM BİRGİVİ i Birgili Muhammed b. Pîr Ali. Şöh reti halka kadar yayılmış bir Türk âlimi olup, milâdî 1522 tarihinde Balıkesir'de doğmuş ve 1573 senesinde Birgi'dc vefat etmiştir. Babasının yanında tahsiline başlamış, bilâ hare İstanbul'a gelerek Önce Ahizâdc Mehmcd Efendi'ye, daha sonra da Kazasker Abdurrahman Efendi'ye intisap etmiştir. Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul medrese lerinde ders vermiştir.
Birgİvî'nin ilmî kudretini takdir eden hemserisi ve ay nı zamanda II. Sclim'in hocası Atâullah Efendi, Birgi'dc yaptırdığı medresenin müderrisliğini Mehmet Efendi'ye ver. miş, o da Birgi'de tedris, te'lif ve va'z ile meşgul olmuştur. Birgivî, dini korumak için her bid'atin şiddetle aleyhinde bulunmuş, mevki hatırı için dine karşı olan hareketlere göz yummamış, hatta son zamanlarda, müşahede etti)";! yolsuz lukları ıslah maksadıyla, Birgi'dcn İstanbul'a kadar gele rek Sadrazam Mehmet Paşa'ya nasihat etmiştir. Dinî me selelerde son derece titiz ve dikatlî olnn Bîrgivi, islâm'dan kıl kadar İnhirafa bile tahammül edemezdi.
Birgİvî'nin eserleri arasında, bugüne kadar yaşayan şöhretini temin edeni «Vasiyetname» adı ile anılan, Türkçe îlmühalidir. «İzhar» ve «Avamil» isimli nahiv kitapları da Birgİvî'nin olup, Arapça tahsilini, devrin usullerine nisbet-le, hayli kolaylaştırmıştır. İmam Birgİvî'nin va'z ve irşatla rını ihtiva eden «Et-Tarikatü'1-Muhammediye isimli Arap-
' 245
ça eseri, âlimler arasında büyük bir rağbete mazhar olmuş, Hadimli Muhammcd Efendi ile Abdülgani EnNablusî ta rafından da şerhedilmiştir. Meşhur âlim Aliyyülkari, uzun bir kaside ile Bİrgivî'nin İslâm âlimleri arasındaki mevki ini belirtmiştir.
İMAM BUHAR! : Ebu Abdillâh b. İsmail b. İbrahim İbnî'l-Muğîrcti'l Cûfî. Muhaddîslerin en büyük lerindenti ir. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim-i ve lbnü'1-Mübarek'İn eserle* rini ezberlemiş, daha sonra İslâm âlemiın" gezerek pek çok âlimlerle görüşmüş ve istifade etmiştir. Hicrî 210 senesin den itibaren, hadis bilgisini genişletmek ve hadisi şerif toplamak için binden fazla Alimle tanışmış ve kendilerin den hadis öğrenmiştir. Bu arada sekiz defa Bağdad'a gidip gelmiş ve her defasında îmam Ahmed b. Hanbel ile konuş muştur.
İmam Buharî, 100.000 sahih ve 200.000 sahih olmayan hadis ezberlemiştir, «El-Câmiül's-Sahih» İsimli hadis kîta. bini, 600.000 hadis" arasından seçtiği 7.275 hadis ile 16 sene de vücuda getirmiştir. Bu hadislerdcki mükerrerler sayıl- ' mazsa Buharî'nin kitabındaki hadislerin sayısı 4.000'dir. Zevnüddîn Ahmed Zebîdî, bu 4.000 hadîs-i şerifi alarak «-Sa^ hıhü Buharî Muhtasarı» olan «Tecridi Sarih» adındaki eseri yazmıştır. îmam Buharî'nin eseri, İslâm âleminde, Kur'an-ı Kerim'den sonra en muteber kaynak kitap kabul edilir. Meşhur hadis kitaplarının birincisidir.
İmam Buharî, hicrî 194 senesinde Buhara'da doğmuş, 256'da Semerkand'ın Hartenk köyünde vefat etmiştir.
A8DÜLAZÎZ BUHARÎ : Amcası Muhammcd'den ve ay rıca Muhammedü'l-Buharî'den fıkıh öğrenmiştir. Kudretli Usûl-i Fskıh âlimlerinden olup, bu konuda «Gâyetü't-Tah-kik» adında bir eseri vardır. «Keşfü'l-Esrar» adındaki esc-. rİ, Usûl-i Pezdcvî'nin en kıymetli şerhlerindendir. Hicrî 730 tarihinde vefat etmiştir.
CEBRÎYYE : Bunlara Mürcie ve Neccariyye de denilir. İddialarının aslı şudur: Kulun fiili yoktur. Kula fÜl izafe etmek, cansızlara izafe etmek, yani; 'duvar eğrildi, nehir aktı, rüzgâr esti' demek gibidir. Bu, doğru yoldan sapmış ların iddialarına göre; Allah (C.C.), bir kulu, yaptığı gü nah sebebiyle cezalandınrsa, Allah (C.C.) onu kendi fiilin den dolayı cezalandırmış olur, çünkü kulun fiili yoktur. Sevap için de durum aynıdır. İnsanın, kendi yaptığı ilcf
246
de hiç bir iradesi yoktur. Bu gayri îslâmî düşünceleri ilk defa ortaya atan şahıs Cehm bin Safvan olduğu için; bu fırkaya «Cehmtyye» de denilir.
CELÂLÜDDİN İBNİ)"L — BELKAYNÎ : Abdurrahman b. Ömer El-Askalânî. Mısır'da yetişmiş büyük muhaddis-lcrdendir. Hicrî 763-824 tarihleri arasında yaşamıştır. «Et-Tcfsîr», *E1-Fıkıh», «Mecâlîsü'1-Va'z» ve «El-îfham» gibi eser leri vardır.
DAABBETÜt-ARZ: Cenâb-ı Hak, en-Neml Suresinin 82. âyet-i kerimesinde şöyle buyurur: «O söz kendilerinin aley. hinde vukua geldiği (ve kıyamet yaklaştığı) zaman, yerden bunlar için bir Daabbe çıkarız ki, bu, onlara, insanların âyetlerimize kat'î bir kanaat beslemezler idiğinî söyler.»
Tİrmizî, îbnü Mâce, A. b. Hanbel ve daha bir çok mu-haddislerin Ebu Hüreyre (R.A.)'den tahric ettikleri bir Haı disde Rcsulüllah (S.A.S.), buyurmuşlardır ki:
«Daabbetü'1-Arz, Musa'nın asası ve Süleyman'ın müh rü beraberinde olarak çıkacak. Mühür ile mü'minin yüzü nü parlatacak; asa ile kâfirin burnunu kıracak; insanlar sofraya toplanacak, mü'min ve kâfir tanınacak.»
Bu hadis'e nazaran Daabbe, maddî ve manevî hariku lade bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip, büyük bir îs-]âm devleti teşkil edecek bir insan olmuş oluyor. Ona Da abbe ismi verilmesinin sebebi; Kâfirlere karşı haşin olaca ğını ve AMahü Teâlâ'ya nazaran, onun çıkarılmasının zor bir şey değil, yerden âdi bir yaratık çıkarmak gibi kolay oldu ğunu anlatmak İçindir.
İslâm âlimlerinden birçokları, bu arada Îbnü Ömer (R.A.); «Daabbe'nin çıkması, emrii bil-ma'nıf ve neyhü ani!-münker terk olunduğu vakittir» demişlerdin
DECCAL : Hadislerde, kıyamet alâmetlerinlerin olmak üzere iki mesih zikrolunur:
1 — Mesih İsa, 2 — Mesih Deccâl.
Mesih Deccâl «Ya'nnc» Mesih» demektir. Varit olan ha berlere göre Deccâl; bir yalancı, insanları aldatmakta ma hir bir sahfekrtrd'r ki: kâfirliîH. sahtekârlığı yüzünden bel li olduftu halde, birtakım harikalar göstererek, (hâşâ) A1-t-vh'i'V iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır.
247
DAMAD ABDURRAHMAN : Kendisine Şeyhîzâde de denilir. Rumeli Kazaskerliğinde bulunmuştur. Hicrî 1078 tarihinde istanbul'da vefat etmiştir. «Mecmaü'l-Enhür Şerhü Mülteka'l-Ebhür» adındaki meşhur eserini 1077 tari hinde Edirne'de tamamlamıştır. Mâtürîdîlcrle Eş'arîler ara sında ihtilaflı olan meselelere dair «Nazmü'l-Ferâid» adın da bir eseri vardır.
DARW1N!STLER: Charles Danvin'in ortaya attığı gayri ilmî nazariyyeye inananlar.
ömrünün son kırk yılını hasta olarak geçiren ve 1882'-de Londra'da ölen Danvin, hayatı madde ile izah etmiş, ev rimle bütün maddelerin canlı olabileceğini ileri sürmüş tür. «Basit bir canlıdan, mükemmel bir canlı meydana ge lebilir» diyerek, canlılar, âleminde tekâmülü ileri sürmüş, insanın maymundan geldiğini iddia etmiştir. Danvinizm, bu gayri ilmî görüşüyle islâm'la çatışma halindedir. Ve za ten Danvinizmin, ilim bakımından tutar tarafı da kalma mıştır. .
DİALEKTİK MATERYALİZM : Her şeyin esasının madde olduğunu iddia eden materyalist inanca, dialektik metodun tatbikinden doğan düşünce sistemidir.
Materyalist tefekkür, bu sebeple ikiye ayrılır: a) Meka nik Materyalizm, b) Dialektik Materyalizm.
Dialektik Materyalizm, maddenin ve cemiyetin hadise lerini yaratan hususun madde olduğunu ileri sürer ve izah larında zıddiyet (çelişme) kanunundan istifade eder. Bu metod, insan cemiyetlerine tatbik edilirse Tarihî Materya lizm adını alır. Tarihî Materyalizm, beşeri hadiseleri (mad. denin) iktisadın gölgeleri olarak görür, ihtilâller, İnkılaplar, din, aile, hukuk, ahlâk, devlet, vs... hepsi iktisadın gölge leridir. Beşerî hadiseler, İstihsal vasıtaları ile istihsalin da ğılımı arasındaki zıddiyetle izah edilir. Dialektik düşünüş, maddenin değişikliklerine de tatbik edilir. Maddedeki key-fiyet değişiklikleri, kemiyet değişikliklerinin bir neticesi olarak izah edilir. Buna göre; nicelikçe birikmenin bir anında, yeni nitelikte bir nesne yaratılmış olur. Böylece, nicelik, niteliğe inkılâp eder.
Atomların birleşmesi ve ayni ması, pozitif ve negatif elektrik maddenin izahında ele alınan tezatlardır.
248
—- E —
EBU DAVUDİ'S-SİCİSTANÎ : Süleyman ibnü'lEşas. Muhaddis fakihlerden, meşhur bir âlimdir. İslâm merkez* lerinde dolaşmış; Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maİn ve Ebu Davud Tayâlisî gibi zatlardan hadis okumuştur. Kendisin-den de Nesâı ve Tirmizi gibi meşhur muhaddisler hadis okumuşlardır. Ebu Dâvud, 500.000 hadis ezberlemiş, bun lardan 4.ÖUU tanesi ile «Sünenü Ebî Davud» denilen meşhur eserini vücuda getirmiştir. Bu kitap, bilhassa fıkıh ahkâ mı için, pek muteber bir müracaat kaynağıdır ve «Kütü-bü Sitte» denilen en meşhur ve muteber hadis kitaplarının üçüncüsü sayılmaktadır. Ebu Davud, hicrî 2Ü2'de doğmuş, 2/5 taıminde Basra da vefat etmiştir.
İMAM EüUL HASENI'L-EŞ'ARI : Ali b. Ismaili't-Bas-rî, Ehi-i sünnet'in büyük imamlarından biridir. Büyük de desi, ashabı kiramdan Ebu Musa'l-Eş'arî hazretleridir, imam Eş'ari, İmam Matüridî gibi, selef mezhebini takrir ve tavzih edip kelâm ilmioi geliştirmiştir. Fıkhen, Şâfil Mezhebinde idî. Ebu îshak Mervezî'den fıkıh, üvey baba sı Ebu Ali Cübâi'den de itizal mezhebine ait bilgi edinmiş ti. Sonra Mutezile Mezhebine büyük bir darbe vurmuştur. Basra'da minbere çıkarak binlerce kişiye karşı Mutezile Mezhebi'nden ayrıldığını ve doğru itikadın nasıl olduğu nu bildiriyor ve bu hususta yazmış olduklarını okuyordu. Vefatına islâm âleminde türemiş olan sapık mezheplere karşı mücadeleye girişmiş ve muvaffak da olmuştur.
İmam Eş'arî'nin yüzden fazla eseri vardır. Eserlerin den bir kısmı şunlardır: «Tefsîru'l-Kur'an», «El-Esma ve'l-Ahkâm», «EI-Mukaddime», «Makalâtü'l-Müslimîn», «Et-Tcb-yîn ala Usûli'd-Din», «El-lnâbe fî Usûli'd-Diyane», İmam Eş'arî hicrî 250 tarihinde Basra'da doğmuş, takriben 324 senesinde Bağdad'da vefat etmiştir.,
EBtrS-SUUDt'L-İMADÎ : Muhammed b. Mtıhyiddin Mu-hammed. Osmanlı Devleti'nin en meşhur şeyhülislâmlann-dondır. Müeyyitzade ve tbnü Kemal gibi büyük âlimlerden ders almış. Bursa ve istanbul'da kadılık, yine İstanbul'da müderrislik yaprnış, 26 sene şeyhülislâmlık makamında bulunmuştur. «İrşadü'l-Akli's-Selîm» adındaki tefsiri çok meşhurdur. Hicrî 928 tarihinde vefat etmiş olup kabri
Eyüp'tedir.
249
İMAM EBÜ YUSUF : Ya'kub b. İbrahim cl-Ensarl. İmam Azam'ın birinci derecede talebesinden ve Hanefî fa-kihlcıin en büyüklerindcndir. Miladî 722 tarihinde Kûfe'-de doğmuş. 7S9'da Bağdad da vefat etmiştir.
Fıkıhta «Imameyn» denilince imam Ebu Yusuf ilo İmam Muhammed anlaşılır. «Kadı'l-Kuzât» unvanı, ilk de. fa bu zata verilmiştir. Hanefî Mezhebi'ni islâm aleminin her tarafına yayan da, Ebu Yusuf hazretleridir, imam Ebu Yusuf, Fıkıh ümine olduğu gibi tefsir ve hadis ilimlerine do bihakkın vakıf bir müçtehid idi.
Eserlerinin en meşhurları şunlardır: «El-Mealî», En-Ne-vâdir», «Kitabü'l-Harac...» *
FAHRÜDDÎN RAZÎ : Şafiî fakihlerinden meşhur bir âlimdir ve imam Bağnvî'nİn talebelerindendir. Tefsir, ke lâm, fıkıh, ve usûl-İ fıkıh gibi dinî ilimlerde otorite olduğu kadar edebiyat, matematik, kimya, tıp gibi ilimlerde de söz sahibi idi. Bid'atçilere ve felsefecilere karşı mücadele etmiştir. Hicrî 543 tarihinde Rey şehrinde doğmuş, 606 se nesinde Herat'ta vefat etmiştir. Kıymetli eserlerinden ba zıları şunlardır: «Mefatihü'I-Gayb» «Mealİmü Usûli'd-Din», «Kkabii'l-Erbaîn», «Menâkıbü İmami'ş-Şafiî».
FATALİST î Fatalizme inanan.
Fatalizm: Maddî olaylar serisine insan iradesinin hiç bir şekilde müessir olamtyacağı nazariyesini ileri süren gayri ilmî bir felsefî cereyan. Buna göre insan iradesi diye bîr şey yoktur. Fikirleri, sapık Cebriyye ile aynıdır.
— H —
İMAM IIADfMt : Ebu Saitl Muhammed clHadirnî. Hic rî 1113 senesinde Hadim'de doğmuş ve 1176 tarihinde vefat etmiştir. Babasından ve Tarsuslu Ahmet EfendTden hadis okumuş, istanbul'a gelerek Kazabâdî Ahmed Efendi'den icazet almıştır. Sultan tarafından yapılan davet üzerine, ikinci ikinci kere istanbul'a gelmiş, Ayasofya Camii'nda Fatiha tefsirini takrir etmiş ve herkesin takdirine, mazhar olmuştur.
Eserlerinin en meşhurları şunlardır: «12 fenne tatbiken
250

Besmele Şcrhİ», «Dürcr Haşiyesi», «Tarikatü Muhammcdİyo
Şerhi», «Mecâmiu'l-Hakaik...»
HARİCİYYE : Sıffîn savaşından sonra Ali b. Talib'e karşı huruç edenlerdir. Ehl-i sünnet'den ayrıldıkları nokta. lar; hakemlik, imamet, kime rnü'min, kime kâfir deneceği gibi hususlardır.
iddialarına güre, Hz. Ali -haşa-, dinsizin biridir. Yİno inançlarına göre, küçük bir günah işleyen, imandan çık mış olur. Bu fikirleri dolayısıyle «Hariciyye» diye isimlen-dirildiler. Keza iddialarına göre, amelde kusur ve taatı ih-lâl edenler de dinsizdir.
Bunların bir zümresi olan Meymuniyye, Yusuf Suresini Kur'an-ı Kerimden saymaz, yeni bir peygamber, yeni bir şeriat ve yeni bir kitabın gelmesini beklerler.
HAŞEVİYYE : Bunlara göre; şer'î hükümlerde kıyasın kullanılması caiz değildir. Çünkü, ilk kıyası yapan îblis'-tir. Bundan bir hayır ve iyilik bulmamıştır. Kıyas yapan herkesin durumu Iblis'in durumu gibidir. Bu görüş, tabi-atıyle yanlıştır. Zira ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi, hakkın da nass, sünnet ve icma olmayan olaylarda kıyas'm kul-lamlmasmın caiz olduğu hususunda müttefiktirler.
HIZIR BEY : Kadı Celâlüddin'in oğludur. Hicrî 810 ta rihinde Sivrihisar'da doğmuş, 863 senesinde istanbul'da vefat etmiştir. Kabri, Zeyrek civarındadır, önce Bursa'da müderrislik yapmış, istanbul'un fethinden sonra İstan bul'un ilk kadısı olmuştur. Molla Fenâri'den fıkıh okumuş, kendisinden de Hocazâde Musühuddin ve Hatipzâde Şem-süddin gibi meşhurlar ders almışlardır. Akaid'e dair «Ka-sîde-i Nûniyye» denilen bir manzumesi vardır.
HULUL : Allah'ın —haşa— bir mahlûka, bilhassa güzel yüz ve güzel şekle girmesi ve onda yayılması. Bu gnyti îs-!âmî fikirde olanlara «HulÛliyye» denir ki, bunlar, güzel ço cuk ve erkekler arasında eğlenmeye ve raksa, hulul dolayı sıyla, cevaz verirler ve rağbet ederler.
ÎBADtYYE : Abdullah b. Ibad'a mensup olan insanlar dır. İleri sürdükleri başlıca iddia ve görüşleri şudur: «Biz, hiç kimse için; o mü'mindir veya kâfirdir demeyiz. Zira, artık vahy gelmemektedir. Ebu Bekir ve Ömer, bu dün-
251
â
yadan ayrılmışlardır. Bugün, bize hakikatleri açıklayacak ve mü'mini kâfirden ayırdedecek bir kimse kalmamıştır. Büyük günah işleyen insana mü'ınin de, müşrik de deme yiz.» Bunlar, anne ve kız kardeşlerle evlenmeğe cevaz ve rirler. Bunun içindir ki, ibadiyyeye «Bu ümmetin nıecu-sileri» denmiştir.
İBAHİYYE : Her şeyi mubah ve helâl güren insanlar. Bunlar, şarap içmeyi, kız kardeşlerle cinsî münasebette bu lunmayı helâl sayarlar. Kadınları bir yere toplarlar, sonra hep birden üzerlerine hücum ederler. Her erkek, kadınlar dan birini yakalar ve bu yapılana «avlanma» adını vererek, «av helâldir» derler.
İBNÜ ABDİ'S-SELAM: Abdü'lAziz b. Abdis-Selâm b. Ebi'l-Kasım es-Süiemî. Hicrî 577'de dünyaya gelmiş. 660 ta rihînde Kahire'de vefat etmiştir. Ibnü Asâkir ve İmam Amidî gibi meşhurlardan ders görmüş olup büyük bir Şa fiî âlimi idi. Zamanın hükümdar ve devlet adamlarına kar şı «Emrü bi'I-Ma'ruf, Neyhü ani'l-Münker» hususunda as la müsamaha göstermezdi. Eserlerinden başlıcaları şunlar dır: «Tefsirü'I-Kur'an», «Mecazü'l-Kur'an», «Muhtasaru Sa hihi Müslim», «El-lmam fî Edıilcti'l-Ahkam».
İBNÜ HACİB : Cemalüddin Ebu Amar Osman b. Ömer. Malikî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. Tahsilini Kahire'de yapmış, daha sonra Şam'a giderek Zaviyâtü Ma-likiyye Medresesi'nde hocalık etmiş, sonra tekrar Mısır'a dönmüştür. Hicrî 570'te doğan Ibnü Hacib, 646'da İsken deriye'de vefat etmiştir. «Muhtasarü'-Münteha», «Münte-ha'i-Vusul», «Safiye» gibi kitaplan vardır.
tBNÜ HÜMAM : Hanefî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. Bir müddet müftülük yapmış sonra sırasıyla Man-sûriyye, Eşrefiyye, Şeyhûniyye Medreselerinde fıkıh okut muştur. Eserlerinden meşhurları : «Tahrir Fi'1-Usûl» ve «El-Müsaycrc» isimlerini taşır. Ayrıca «Hidaye» kitabına, «Fethü'l-Kadir adıyla çok kıymetli bir şerh yazmıştır. Hic rî 788 tarihinde Sivas'ta doğmuş, 861 senesinde Kahire'de vefat etmiştir.
İBNÜ KAYYİM CEVZtYYE : Hanbelî fakihlerinden meşhur bir âlimdir, tbhü Teymİyye'nin talebelerindendir. Hocasına çok bağlı olup onun eserlerini tehzİp ve tevrice çalışmıştır, tbnü Teymiyye ile beraber hapsedilmiş, hocası-
252
mn ölümüyle hapisten kurtulmuştur. Ibnü Kayyım, fıkıh ve ahlaka dair birçok eser yazmıştır. Eserlerinin en mü himleri şunlardır: «Tefshü'l-Fatiha», «Tehzibü Süneni Ebî Davud», «İ'lâmü'I-Muvakkîn», «Hidayetü'1-Hayara Fi'r-Red-di Alc"l-Yahudi ve'n-Nasara», Zâdü'1-Meâd.»
İBNÜ KESİR : Hafız îmadü'd-Dİn Ebu'I-Feda tsmail b. Ömer b. Kesîr. Hicrî 703 tarihinde Şam'da doğmuş, 774 senesinde yine orada vefat etmiştir. Tefsir, hadis ve tarih ilimlerinde zamanın en kudretlisi idi. Ibnü Şıhne ve fshak Âmidî'den hadis, Burhan Fezârî ve Ibnü Teymiyye'den de fıkıh ve diğer ilimleri öğrenmiştir. Kendisinden de Ibnü Haccrİ'l-Askalânî gibi meşhurlar ders almışlardır. Eserle rinden bazıları şunlardır: «Tefsîrü İbni Kesîr», «Câmİu'l-Mcsânîd», «Et-Tekmîi fî Ma'rİfeti's-Sikati ve'd-Düafâi ve'l-Mecâhil», «El-Bidâye ve'n-Nihâye», «Şerhü Sahîhİ'l-Buharî.»
İBNÜ MACE : Muhaddls ve fakihlerden meşhur bir âlimdir. îtim tahsili için uzun zaman îslâm âlemini gezmiş tir. Leys, İbrahim b. Münzir ve imam Mâlik'in yakınların dan hadîs rivayet etmiştir. «Sünenü İbni Mace» denilen eseri 4.000 hadis-i şerifi ihtiva eder ve «Kütübü Sitte» deni len büyük hadis kitaplarının altıncısıdır. Bu kitaptaki zayıf senetli hadislerin 30 kadar olduğu rivayet edilir.
tBNÜ SÎRİN : Tâbiun'un büyüklerihdendir. Babası Şî rîn, Enes Ibnü Mâlik'in kölesiydi. Annesi Safiyye de, Haz-reti Ebu Bekir'in azathsıydi. Sahabeden otuz zata yetişmiş, Hz. Ayşe, Ebu Hüreyre, Imran b. Husayn, Ibnü Abbas ve Ibnü Ömer'den hadis rivayet etmiştir. Tefsir, hadis ve fı kıhta otorite idi. Rüya tabiri hususunda da müdekkik bir âlimdi. Hicrî 32 senesinde doğmuş, 110 tarihinde Basra'da vefat etmiştir.
İMAIUÜ'L-HAREMEYN : Abdülmelik Ibnü Abdillâh b. Yusuf'l-Cüveynî, Şafiî fakihlerinden meşhur bir âlimdir. İlk hocası, babası Muhammed Cüveynî'dir. Sonra, Ebu Kasım Isferayînî'den, Ebu Hasan Muhammed Müzckkâ'-dan, Ebu Abdillâh Habbâzî'den ders okumuştur. îmamü'l-Haremeyn, fıkıh, usûlü fıkıh ve kelâm ilminde kendisine mahsus bir yol takip etmiştir. Henüz yirmi yaşındayken, babasının vefatıyla onun yerine müderris olmuş, bir taraf tan yüzlerce talebeye ders verirken bir taraftan da Ebu Kasım'ın derslerinde hazır bulunmuştur.
253
Îma'mü'l-Haremeyn'nin kıymetli eserlerinden bazıları şunlardır: «Tefsir», «Eş-Şamil Fî Usûli'd-Din», «EI-Bürhan Fi Usûlİ'1-Fıkh», «Telhisü't-Takrib», «El-trşad Fi'lrşad Fil-Kclâm», «El-lrşad Fi Usûli'l-Fıkh», «El-Gıyasî», îraamü'I-Ha-remeyn, hicrî 419 tarihinde doğmuş, 478 senesinde Nişâbur'-da vefat etmiştir.
„ . v .,,.
KADERİYYE: Bunların iddialarının aslı; «her kulun, kendi fiilinin yaratıcısı olduğu» gibi sapık bir görüşe da yanır. Küfür ve isyanın AHah'm, takdir, meşiyet ve irade siyle olduğunu kabul etmezler. Allah'ın bütün sıfatlarını, ahirette Allah'ın görüleceğini, taat ve ma'siyet işlemekle sevap ve eczaya nail olunacağını inkâr ile, bunu muhal sa yarlar. Katledilen bir kimsenin ecelinden Önce öldüğünü söylerler. Bunlann bu görüşleri saçmadır ve gayri îslâmî-dir. Buna rağmen kendilerini «Tevhid ve adi ehli» olarak İsimlendirirler. Peygamberimizden, bunların «bu ümmetin mecusiJeri» olduğuna daîr bir hadis rivayet edilmektedir. Bunlara «Mutezile» de denir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:45 am

KADI IYAZ . Maliki fakihierindendir. Hadis ve fıkıh ilimlerinde imam idi. Çeşitli ilimlere dair eserleri vardır. En meşhur eseri; «KitabÜ'ş-Şifa bİ Ta'rifİ Hukuki 1-Mus-tafa»dır. Bu zat, bir müddet kendi memleketi olan Endü lüs'ün Sebte bölgesinde, daha sonra da Gırnata'da kadılık yapmıştır. Hicrî 496'da doğmuş, 544 senesinde Merakeş'to vefat etmiştir.
İMAM KERHÎ : Hanefî fakihlerinin meşhurlarından-dır. «Müctchİd Fi'l-Mesaİl» sayılmaktadır. Fıkhı, îmam Azam'ın torunu İsmail'in talebesi olan Ebu Said Berdeî'» den okumuştur. Kendisinden de Ebu Bekir Cessas, Ebu Aliyyİ'ş-Şâsî ve Ebu-1-Hascni'I-Kudftrî gibi zatlar ders al mışlardır. «El-Muhtasar», « Şerh ü'l-Camii's-Sağîr», «Şerhü'l-Camİi'l-Kebîr» gibi eserleri vardır. Hicrî 260 senesinde Irak'ın nahiyelerinden olan Kerh'de doğmuş, 340 tarihin de vefat etmiştir.
KERRAMtYYE : Kurucusu, Sicistanh Muhammed b. Kcrram'dır. Bu adam, «İman, lisan iledir. Kişi kalben kât fir olsa bile Allah indinde mü'mindir ve cennete girer» der.
Bunlar da, tıpkı Müşebbihe gibi, Allah'ı yaratıklarına
254
benzetirler. O'nun cisimler gibi olmayan bir cisim olduğu* nu iddia; ve Q'na, İnmek, çıkmak, oturmak, kalkmak gibi fiiller nisbet ederler.
— M —
İMAM MALİK İBNÜ ENES : Medine'de doğmuş ve yi-nc orada vefat etmiştir. Tebeü Tabiinden olan İmam Ma lik, Tabiun'dan birçok fakihe yetişmiş, gençliğinden itiba ren iüm sahasına atılmış, üç yüzü Tabiun'dan, altı yüzü de Tebeü Tabiinden olmak üzere dokuz yüz âlimden ha-dis-i şerif okumuştur. İmam Malik, ayni zamanda büyük bir müfessirdir. Kur'an-ı Kerimin âyetlerinden binlerce di nî hüküm çıkaran İmam Malik, tefsir hususunda da büyük bir otoritedir. Kendisinin «Tefsirü Garibî'l-Kur'an» isim li bir eseri vardır. İmam Malik, aynı zamanda yüksek bir *-'muhaddistir. Yazmış olduğu «El-Muvatta» kitabı, hadis âle minde pek muteber bir eserdir. Bin kadar hadîsi şeriften ibaret olan bu kitap İmam Malik tarafından, kırk senedo vücuda getirilmiştir.
îmam Malik, hadis-i şerif rivayet edeceği zaman ab-dest alır, yıkanır, temiz elbise giyer, güzel kokular sürü nür, saçına, sakalına intizam verir, vakar ve heybetle ye rine oturur; başka hiç bir şeyle meşgul olmaksızın, bü yük bir hürmetle hadis-i şerifleri anlatırdı.
İmam Malik, fıkhî içtihatlarını Kur'an'a, sünnete, ic-mâ-ı ümmete, kıyas-ı fukahaya, Medine ahalisinin ittifak* I* lanna ve maslahat-ı mürsele, sedd-i zerayî denilen diğer esaslara istinat ettirmiştir.
İmam Malik, çok büyük bir müçtehîddir. Ehl-i Sün net Mezheplerinden «Malİkî» Mezhebinin imamıdır.
İmam Malik, fetva vermekte acele etmeyi kerih gö rür, çok kere «LÛ edrî» (bilmiyorum) derdi. «İlmin siperi (kalkanı), bilmiyorum demektir» derdi. İlmen bu kadar yüksek olan îmam Malik ahlâk, zühd, takva, fazl, kerem yönünden de o derece yüksekti. Doğum tarihi hicrî 93 veya 95 olup 179 senesinde vefat etmiş ve Medine'de «Cennctü'l-Bakî» mezarlığına defnedilmiştir.
MANTIKÎ MUHAKEME: Rasyonelistlerin bilgi meto du. Onlarca en büyük hâkim olan aklın koyduğu mantıkî kaidelerle düşünmenin hakikati bulmak için kâfi geldiğine
255
k,
inanmak. Deney ve müşahedeye istinat etmeyen düşünüş tarzı.
MATERYALİZM : Kâinatı ve hayatı maddenin eseri ve tezahürleri olarak güren hurafeci ve ilim dışı bir nazariye. Bu, sapık inanca göre, kâinat yaratılmıştır, kendi kendine vardır ve ebediyyen var olmakta devam edecektir. Madde, ezelî ve ebedîdir. Kendi kendine, herhangi bir yaratıcıya ve yardıma muhtaç olmaksızın, vardır.
Tabiatıyla bu telâkki, ahiret, öldükten sonra dirilme, melâike, Allah, kitap inançlarını inkâr eden kâfirâne bir bir telâkkidir. Komünizmin, temelde dayandığı ve hayat m her alanında müesseseler olarak yaşatmaya çalıştığı ma teryalizm, tarihin hiç bir devrinde Hak ve ilim tarafın dan tasvip görmemiştir. Bu bakımdan İslâm'ın en eski ve bugün için en tehlikeli bir düşmanıdır.
İMAM MÂVERDÎ : Şafiî fakihlerindendir. Basra ve Bağdad'da senelerce tefsir, fıkıh, uslu fıkıh ve edebiyat okutmuştur. Hicrî 364 tarihinde Basra'da doğmuş, 450 se nesinde Bağdad'da vefat etmiştir, eserlerinin en mühimle ri şunlardır: «Tefsir», «El-Hâvi'I-Kebîr», «El-îknâ», «Nasi hat ü'1-Mülûk», «Kanûnü'l Vezâre», «El-Ahkâmü's-Sultaniy. ye».
MOLLA HÜSREV : Büyük bir Türk âlimidir. Tokat ci varındaki Türkmenlerden, «îrsak» kabilesindendir. Zama nın en büyük fakihi idi. Hocası, Burhanüddin Herevî'dir. Edirne'de müderrislik yapmıştır. Fatih Sultan Mehmed'in hürmetini kazanmış, İstanbul'un fethinden sonra Kadı Hı zır Bey'i müteakip İstanbul kadılığına ve Ayasofya müder risliğine tayin edilmiştir. Fatih, kendisi ile iftihar eder, ve zirlerine hitaben «Bakınız bu zat, bu zamanın Ebu Hani-fesidir» derdi. Hanefî olan Molla Hüsrev heybetli, vakarlı ve mütevazı bir zat îdi. Birçok hizmetçileri olduğu halde, çalışma odasında kendi işlerini kendisi görürdü. Kıymetli eserlerinden bazıları : «Haşİye-i Beyzavî», «Haşiye-i Tel-vih», «Dürer», «Mir'âtü'l-Usûl»dür.
İMAM MUHAMMED : Ebu Adillah b. Hasen eş-Şeyba-nî. îmam Azam'ın talebelerinden müçtehid bîr zatlır. Ay rıca İmam Mâlik, Evzaİ, Süfyan Scvrî ve Ebu Yusuf gibi âlimlerden de hadis ve fıkıh okumuştur. İmam Azam'ın iç-tihadlarım tamamen zapt ve kaydetmiştir.
256
Doksandokuz kadar olduğu söylenen eserlerinden en
mühimleri şunlardır: «Zahihru'r-Rıvaye», «Cürcaniyyat», «Haruniyyat», «El-Asar», «En-Nevadir», «El-Muvatta», «Ki-tabu Usûli'l-Fikıh»...
İmam Muhammed, hicrî 132 tarihinde Vasıfta doğmuş ve 189 senesinde Rey şehrinde vefat etmiştir.
MUTEZİLE : Vasıl b. Ata ve eniştesi Amr b. Ubcyd'in yolunda giden sapıklar. Başlıca görüşleri, şunlardır :
1 _ Büyük günah işleyen ne kâfirdir, n: de mü'min-
dir.
2 — Allah'ın sıfatlan, zatının aynıdır. AHah'm Kıdem
sıfatından gayri, ezelî sıfatı yoktur. Allah'ı gör mek mümkün değildir.
3 — însan, kendi fiillerinin halikıdır.
4 — Fasıklarm cezalandırılması ve mü'min olup taat
üzere bulunanların mükâfatlandırılması, Allah İçin vaciptir.
5 — Emrü bil-ma'ruf ve nehyü anil-münkcr, akıl yolu
ile vaciptir.
İMAM MÜSLİM : Ebu'l-Hüseyn Îbnü'l-Haccac b, Müs-limi'l-Kuşeyrî. Nişaburlu meşhur bîr muhaddîs ve fakihtir. Hadis toplamak için İslâm âlemini gezmiş; İmam Btıha-rî Nişabur'a geldiğinde onunla da görüşmüştür. Binlerce hadisi şerif ezberlemiş; «Sahİh-i Müslim» denilen meşhur kitabını 300.000 hadis arasından seçtiği 4.000 hadisle mey dana getirmiştir. Bu eser «Kulübü Sitîe»nin ikincisidir. «Es-Sahihayn» denilince; Sahifvî Buharı ile Sahihi Müslim kastedilir. İmam Müslim, hicri 204 tarihinde Nişabur'da doğmuş, 261 senesinde vefat etmiştir.
MÜCESSİME : Allah'ı bir cisim oiarak düşünürler. «O, şeylere benzemeyen bir şeydir. Nefislere benzemeyen bir nefisi ir. Alimlere benzemeyen bir Alimdir. Cisimlere benze meyen bir cisimdir» diyen mezl:-;bin sâliklcridir. Tabiatıy la bu inanç, İslâm dışı bir inançtır.
MÜRCİE : Bunlar, inanç, bakımından; Haricîlerin kar-■;ı kutbunu teşkil ederler. Haricîler, büyük günah işleyen leri kâfir sayarken; Miircic fırkası, «küfürle ibadetin fay dası olmadığı gibi, İman olduktan sonra günahın da hiç bir zararı yoktur» derler. Bu gayri Islâmî fırkanın çıkışı hususunda çeşitli rivayetler vardır. Mürcie'nin görüşleri.
Akaİd — 17
257
Haricİyye, Kaderiyye ve Cebriyye'nin görüşleriyle karışmış tır.
— N —
NATÜRALİZM : Tabİatçılık, tabiatta rastlanan kuvvet ve varlıkların tanrılaştırılması. Tabiî olay ve varlıklara tapma.
İMAM NESÂÎ : Ebu Abdirrahman b. Ali. Şafiî fakih-lerinden olup aynı zamanda meşhur bir muhaddistir. «Sü-heni Ncsâi» denilen hadis kitabı, «Kütübü Sitte» adı veri len meşhur hadîs kitaplarının beşincisi sayılır. İmam Ne-sâî, Horasan'ın Nesâ şehrinde hicri 225 tarihinde doğmuş, 303 tarihinde.:vefat etmiştir.
__ p __„
FAHRÜX-İSLÂM EL-PEZDEVİ : Mâverâünnehir'deki Hanefi fakihlerinin meşhurlarmdandır. Hicri 400-482 tarih* !eri arasında yaşamıştır. Tefsir, usûl ve fürûda büyük bir bilgindir. Hanefî Mezhebi'ndeki yüksek kudreti, darbıme sel olmuştur. «Keşfü'l Esrar» isimli, tefsirinin 120 cilt ol duğu söylenir. «Mebsut» isimli 11 ciltlik bir" eseri ve usûlü fıkha dair meşhur kitabı vardır.
POZİTİVİZM : Hakikati bulroa konusunda, sadece be» duyuya güvenilebileceğine inanan, yanlış ve ilim dışı bir düşünce tarzıdır. Görülmeyen ve beş duyu ile kavranama yan şeyleri ilim ve imanın mevzuu olarak kabul etmez, ts-lâm'ın temellerine saldırı halinde bulunan bu kısır ve mahdut felsefî görüşün en büyük temsilcisi, meşhur Ya hudi düşünürü Auguste Comte'dur.
__ R —
RAFIZİLER : Bunlara imamiyyc, Gulât ve Zeydiyyc de denir. Dünyanın, hiç bir zaman, açık veya gizli bir imamdan mahrup bulunmayacağını iddia ederler. Hz. Ali' den başkasının HAK İMAM olmadığını söyler. Hz. Ali'ye bir taraftan ulûhihyyet bir taraftan nübüvvet ve bir taraf tan da nübüvvette ortaklık nisbet etmektedirler, iddiaları nın esası, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'i tekfire dayanır. Onlar dan uzaklaşmayı dinî bir vecibe bilirler. OnJar için. ter!-îî edilecek, yalnız ve yalnız Hz. Ali'dir.
258
RASYONALİZM : Akılcılık, Bilgiye sadece akıl yolu ile varılabileceğine inanmak. Aklı, hakikati bulma konusunda, tek vasıta kabul etmek. Dolayısıyla rasyonalizm, aklın dı şındaki bütün bilgi vasıtalarını reddeder. Vahyi, tecrübe ve müşahadeyİ kıymetsiz bulur.
__ e „__
ŞEMSÜVEİMMETİ'S-SERAHSİ : Hanefî fakihlerinin ileri gelenlerindendir. «Müçtehid Fi'l Mesaü» sayılmaktadır. «Mebsut» adındaki otuz ciltlik ölümsüz fıkıh kitabını yaz mıştır. Hakana verdiği bir nasihatten dolayı «Özcent» şehrinde mahpus iken, bu muazzam eseri, imlâ yoluyla hariçten dinleyen talebesine not ettirmiş, sonra Fergana'-ya gidip Arada tamamlamaya muvaffak olmuştur, Usûlü fıkha dair «El-Usûl» isimli bir eserinden başka, «Abdü'l-Kazî», «Muh'tasar-ı Tahâvî» ve «Sİyerü Kebîr» isimli eser lere şerhleri vardır. Hicrî 483 tarihinde vefat etmiştir.
SEPTİSİZM : Şüphecilik. Tarihte Sofizmden sonra ve onun mahsulü olarak doğmuş bulunan, eşyayı ve eşya hakkındaki bilgiyi inkâr eden düşünüş sistemi.
Septikler; her yerde mutlak mer'iyyete haiz bir bil ginin imkânından şüphe İçindedirler.
SEYVİD ŞERİF CÜRCANİ : Çok meşhur bir hanefı âlimdir. Bütün hayatım ilme hasretmiş; tefsir, hadis, kelâm ve fıkha dair kıymetli eserler yazmıştır. Bir ara Anadolu' ya gelmiş, Molla Fenarî ile görüşmüş, onunla beraber Mı sır'a gitmiştir. Daha sonra Şiraz'a dönmüştür. Timur, Şi-raz'a geldiğinde Scyyid Şerifi alıp Semerkand'a götürmüş tür. Orada Tef t azanı İle yaptığı münazara meşhurdur. Eserlerinden bir kısmı şunlardır: «Şerhti Mevakıf», «Ha-şiyclü Hİdaye», «Haşîyetü Muhtasarı İbni Hacib», Scyyid "Şerif, hicrî 740 tarihinde doğmuş, 816 senesinde Şiraz'da vefat etmiştir.
SUFRİYYE : Haricilerin, Ziyad Îbnü'1-F.sfar'a bağlı olan kolu.
İMAM SUYÛTİ : Ebu'l-Fazl Abdtirrahman Cclâlüddin b. Kemâlüddin el-Hudayrî. Bu meşhur ve büyük âlim, hic rî S49 senesinde Kahirc'de doğmuş ve 911 tarihinde orada vefat etmiştir.
259
- 9-
İMAM SAFİ! : Ebu Abdillâh Muhammed b. Idris. Dört büyük imamın üçüncüsüdür. Büyük dedesi Şafiî, gençliğin* du peygamberimizi görmüş, onun babası Saib de. Bedir muhaberesinde İslâm'ı kabul etmiş muhterem bir saiıabl* dir.
İmam Şafiî, daha dokuz yaşında iken Kur'an-ı Kerİm'î ezberlemiş, genç yaşında Mekke müftüsü Ebu Halid Müs lim b. Halid'den fıkıh okumuştur. Daha sonra İmam Ma-lik'ten fıkıh ve hadis okumuştur. Daha sonra Irak'a gide* rek imam Muhammcd'dcn yine fıkıh okumuştur. Süiyan İbnü Uycyne, AbdÜİaziz Îbnü'l-Macişûn gibi meşhur âlim lerden hadis okumuştur. Kendisinden de imam Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr İbrahim b. Halid, Ebu ibrahim il-Mü zeni, Er-Rebî İbnü Süleymani'l-Muradî gibi bir çok zat, ha dis rivayet etmişlerdir.
İmam Şafii'nin, Kur'an-ı Kerîm'in âyetlerinden ne bü yük bir itina ile hüküm çıkardığını anlamak için «Kita-bü'I-Ümm» isimli eserine bakmak kâfidir.
İmam Şafiî, içtihadlarında Kur'an'a, sünnete, icmaa, ashabın ittifak ettikleri hususlara ve gerektiğinde kıyasa istinat etmiştir.
Ayrıca İmam Şafiî, tıp, şiir, edebiyat, atıcılık gibi san'-atlarda da büyük bir üstad idi. Eserlerinden bazıları şun lardır: «Ahkâmü'l-Kur'an», «Es-Sünen», «Ihtilâfü'l-Hadis», «Er-Risale Fi'I-UsûI», «El-Mevaris», «Kitabü'1-ümm», «Müs-nedü'ş-Şattî», «Edebü'I-Kadî», «El-Eşribe», «Fczailü Ku-reyş», «Es Sebku ve'r-Remy»,
İmam Şafiî hicrî 150 senesinde doğmuş, 204 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir.
ŞEHVMTPEREST : Hedonizme inanan.
Hedonizm, materyalizmin bîr koludur, öldükten sonra dirilmek bahis konusu olmadığına (hâşâ) göre, yaşanılan hayattan zevk olmak gerekir. Bu felsefeye göre, zevklerin en yükseği maddî ihtiyaçların tatmininden ibarettir.
TABERANTÎ : Ebu'l-Kasım Süleyman b. Ahmed, Meşhur bir hndisci olup İslâm âlemini 32 sene dolaşmış pek çok
260
hadis toplamıştır. «Mu'cemü Kebir. «Mu'cemü Evsat» «Mu*, cemü Sagir» isimlerinde üç hadis kitabı vardır. Hicrî 260 senesinde Şam'ın taberiyye kasabasında doğmuş, 360'da İs fahan'da vefat etmiştir.
İMAM TAIlAVl : Ebu Cafer Ahmet b. Muhammed. Meşhur bir hanefi fakihidir. «Müçtchid Fil-Mezhcp» dere^ cesini haiz olduğu söylenmektedir. Mısır'da Hanefilerin li derliğini yapmıştır, Hicri 229 tarihinde Mısır'ın Tahâ nahi yesinde doğmuş, 321 senesinde vefat etmiştir.
Eserlerinden bazıları şunlardır; «Ahkâmü'I-Kur'an» «fhlilaTü'l-Ulema» «En-N&sihu vc'1-Mensuh» «Tarihü Kebir» «Kitabü Sagir» «Menakıb-i Ebî Hanıfe» «Şerhü'I-Cami'İ-Ke-bir», «Şcrhü'I-Camİi's».
EBU DAVUDİTAYALİSİ : Süleyman İbnî Dâvud. Fa-kîh ve muhaddislerden. Horasanlı bir. âlimdir. «Müsnedü TayâNsi» denilen meşhur hadis kitabı, bu zattan Yusuf İbnü Habîb'in rivayet ettiği hadis-i şeriflerin toplanıp ya-zılmasıyla vücuda gelmiştir. Rivayete göre, ilk te'Iif edilen «Müsncd» kitabı budur. Hicrî 204 tarihinde vefat etmiştir.
TECRÜBE VE MÜŞAHEDE : İlim metodlarmdan biri sidir. Tecrübe; maddî veya beşeri bir hadisenin, şartları nın insanlar tarafından tayin edilerek tekrarlanmasıdır. Müşahede ise; müşahitlerin herhangi bir müdahalesi ol maksızın vakıayı müşahede ctmeclrinden ibarettir.
SAADÜDDİN TEFTAZANİ : İslâm'ın büyük âlimlerin-dendir. Scrahs'ta ikamet ederdi. Bir aralık Timur ile bera ber seferlere çıkmış, daha sonra Timur tarafından Semer-kand'a gönderilmişti. Türkiye'yi de ziyaret etmiş ve Os manlı âlimleriyle görüşüp mübahaselerde bulunmuşta Hicri 727 tarihinde, Horasan'da Ncsâ 'yakınlarındaki Tef-tazan köyünde doğmuş, 79.3'te Semcrkand'da vefat etmiş-tir. Eserlerinin meşhurları şunlardır: «Kcşfü'I-F.srnr», «Haşiyetii Keşşaf», «Şcrlıii Hadisi Erbain», «Şerhü Meka-sıd», «Şcrhü Aknidİ'n-Nescfî.»
İMAM TÎRMİZÎ : Ebtı Isa Muhammed b. İsa. Çok meş hur bir Imdis ve fıkıh âlimidir. İslâm âlemini dolaşmış ;ıs-rının yüksek âlimleri ile görüşmüştür, Kutcybc b. Snîd, Stîfyan b. Vckî ve Muhammed Ruharî gibi meşhurlardan hadis rivayet etmiştir. «Süncnü Tirmİzî» adındaki kitabı, «Kütübü 5İttc«nm dördüncüsüdür. Mezheplere, hacüslcrin
261
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Salı Haz. 08, 2010 8:46 am

Akaid» Metni ve Tercümesi
«AKAİD» METNİNİN TERCÜMESİ
İslâm'a göre, eşyanın varlığı bir realitedir. Ve ilim, bu eşya realitesine nüfuz eder.
Âlem, bütün kıstnûanyla sonradan yaratılmış tır. Âlem, yoktan varedilmiştir, ve zamanı gelin ce yok olacaktır.
0 halde, âlem, ayan ve âraz'dır.
Ayan; zatıyla kaim olan şeydir. Ya mürekkep olur ki, cisimdir. Yahut, cevher gibi, gayri mürek' kep olur ki, bölünmez en küçük parçadır.
Araz; renkler, (kımıldama, durma, birleşme ve ayrılmadan ibaret olan) kevnler, tadlar, koku lar gibi kendi zatıyla kaim olmayan, cisimlerde ve cevherlerde sonradan olan şeydir.
Yaratıklar için ilim kaynakları üçtür.
1 ~ Selim Hisler (Beş Duyu): Bunlar, işit mek, görmek, koklamak, tutmak, dokunmaktır. Bu beş duyu, fonksiyonlarının icabettirdiği hissi du yarlar,
2 — Akıl; Akü ile ilk bakışta hasıl olan bilgi, zarurî bilg'dir. Bir şeyin tamamının, parçasından büyük olduğunu bilmek gibi.
İstidlâlen sabit olan ilim ise, iktisabîdir.
3 — İlim kaynaklartnnt üçüncüsü, Doğru Ha-befd'r. Bu (fa iki çeşittir.
A. Mûlcvatir Haber; Mvtcvatir haber; yalan üzerin? ittifakları tiüşüniVrr.cytm bir top'umun naklettiği haberdir. Bu haber çeşidi de zarurî ola rak, bilgiyi icabettir'r. Eski zamanlarda yaşamış hükümdarlar ve uzak memleketler hakkındaki bil gi gtbi.
B. Mucize ile rtealeti sabit olan Resulün Ha beri: Bu da, istidlali ilmi meydana getirir. Resulün
275
Haberi ile lıasû olan bilgi, kat'iyyct ve gerçeklik konusunda, tevatürle sabit olan bilgi gibidir.
İslâm'a göre ilham; bir şeyin sıhhatini bilme sebeplerinden değildir.
îman; Allah indinden gelen şeyleri kalp ile tas dik ve dil ile ikrardır.
Amclter artar ama; (inanılması lâzım gelen şeyler bakımından) iman, ne arlar ne de eksilir.
Dili ile ikrar ve kalbi ile tasdik etmiş olan ku lun, «Ben muhakkak mü'mini?n» demesi doğrudur. Onun, «Ben inşallah mü'minim» demesi doğru de ğildir.
İman ve İslâm birdir.
Bir kimse, saîd (günahsız) iken şakî (günah kâr), ve şakî İken de, said olabilir. Bu, fertte saa det veya şekavet halinin değişmesidir. Yoksa fer din saadet veya şekaveti yarattığı mânâsına gelmez. Çünkü, saadet ve şekaveti yaratma, Allah'ın sıfat-îanndandır. Allah ve sıfatlarında ise değişme olmaz.
Âlemi yoktan yaratan, Allahü Teâlâdır. O Al lah ki, öncesiz diri kadir, âlim, işiten, gören, di leyen, muraddedendir. Allah, araz değVdir, cisim değildir, cevher değildir, suret ve şekil değildir, ■mahdut değildir bir şeyin parçası veya cüz'ü de ğildir birleşik değildir sınırlı değildir. Cins ve key fiyet ile vasıflanmaz, mekândan münezzehtir, üze rinden zaman cereyan etmez. O'na hiç bir şey ben zemez. İlminden, kudretinden hiç bir şey hariç de ğildir.
Allah'ın (C.C.) ezelî ve zatıyla kaim sıfatları vardır. Bu sıfatlar, zatının aynı da değildir, gayrı da değildir.
Allah'ın ezelî sıfatları; ilim, kudret, hayat,
276
kuvvet, işitmek, görmek, irade, meşlyyet, fiil, halk-etmek, nzıklandırmak ve kelâmdır.
Allah, kelâm sıfatı ile konuşur. Kelâm, harf ve sesler cinsinden olmayıp Allah'ın ezelî bir sıfatıdır. Allahü Teâlâ, bu kelâm sıfatıyla, kelâmcdid, em redici, nehyedici ve haber vericidir.
Allah'ü Teâlânın kelâmı olan Kur'an, mahlûk değildir,
Allahü Teâlânın kelâmı olan Kur'an, mushaf-larımızda (harfler ve kitabet şekliyle) yazılır. Kalp-Icrim'zde (hayaledilen laftzlanyla) mahfuzdur. Dil lerimizle okunur. Kulaklarımızla duyulur. Fakat bunlara (mushaf, Icalp dil ve kulaklara) hulul et mez.
Tekvin, Allahü Teâlâ'nın ezelî bir sıfatıdır. Tekvin; Allahü Teâlânın, âlemi ve âlemin parça larından her birini, tayin ettiği vakitte, icat etme-sid'r. Tekvin sıfatı, bize göre, yaratılan şeylerden ayrıdır.
İrade, Allahü Teâlâ'nın zatıyla kaim olan eze li bir sıfatıdır.
Allahü Teûlâ'pı görmek, aklen caiz, naklen va ciptir. Allahü Tcâlâ, görülür. Fakat bu gorilime, bir mekânda, bir yönde, bir ışık yardımıyla değildir. Görenle AVah (C.C.) arasında bir mesafe de bahis konum değildir.
Kulların bu fillerinin hepsi, Allah'ın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri İledir. Ancak, kullar için, ihtiyarî fiiller vardır. Bu fiiller dolayı sıyla sevap al.ırlar veya cezalanırlar.
Kulların yaptığı iyi ve rnlzel olan fi'Tere Al lah'ın rızası vardır. Fena olan fillere ite, rızası yoktur.
İstitâat (kutun gücü), ferdin fitti İU başlar ve
277
fiilin bilmesi ile sona erer. Kula verilen bu güç, fiili yapan kudretin kendisidir.
İstitâat (ferdin, bir şeye gücünün yetmesi); sebeplerin, âletlerin ve azaların salim olmasıyla mümkündür.
Allah, kulun gücünün yetmiyeceği şeyi teklif etmez.
İnsanın darbelenmesinin hemen akabinde; do-gülende meydana gelen acı ve elem; insanın vur masının hemen akabinde camın kırıtması, ve bu na benzer şeylerin hepsi, Allahü Teâlâ'mn yaratık' larıdır. Bu neticeleri meydana getirmekte, kulun bir yaratma kudreti yoktur.
Allahü Teâlâ, dilediği kimseyi sapıklıkta; di lediği kimseyi hidayette kılar.
«Allah, kul için, sadece hayırlı olanı yaratma lıydı» denemez.
Allahü Teâlâ, kendisine şirk koşam affetmez.
Şirkten başka, dilediği kimselerin, büyük veya küçük günahlarım affeder.
Helâl olarak kabul edilmediği takdirde, Allah dilerse, büyük günahı da affeder.
Haram edilmiş şeyler de rtzıktır.
Helâl olsun, haram olsun; herkes kendi rızkı nı yer. Bir insanın kendi rızkını yememesi, veya başkasının, onun rızkım yemesi tasavvur edilemez.
Melekler, Allah'ın kullan olup, Allah'ın emri ie hareket ederler.
Onların, erkeklik ve dişilik vâsıfları yoktur.
Allah'ın, peygamberlerine inzal etmiş olduğu kitapları vardır. Bu kitaplarda emrini, nehyinî, mükâfatını ve azabım beyan edip açıklamıştır.
Resuller gönderilmesinde hikmet vardır, _AiJfrh*l Teâlâ, beşer içinden bazılarını, beşeriyete müjdele-
278
yid ve korkutucu resuller olarak göndermiştir. Bu resuller; insanlara, din ve dünya işlerinden, muh taç oldukları her şeyi açıklamışlardır.
Cenâb'i Allah, peygamberleri, tabiat kanunla rını yırtan mucizelerle te'yid etmiştir.
Peygamberlerin ilki, Hz. Âdem; ve sonuncusu Uz. Muhammed (S.A.S.) dir.
Peygamberlerin sayılarının ne olduğu konu sunda, münâkaşa etmemelidir. Zira, Allahü Teâlâ buyurmuştur ki; «Andolsun ki, senden evvel de peygamber gönderdik. Onların içinden, sana, kıs salarını bildirdiğimiz kimseler de var, sana bildir mediğimiz kimseler de var.» (*) Eğer adet zikre-dilirse; zikredilen adetten fazla peygamber gelmiş geçmişse onlar inkâr edilmiş; zikredilen adetten az peygamber gelmişse peygamber olmayanlara pey gamberlik izafe edilmiş olur.
Peygamberlerin hepsi, Allah'tan aldıklarım tebliğ etmişler ve haber vermişlerdir.
Peygamberler sadıktırlar ve nasihat edicidirler,
Peygamberlerin en efdali, Hz. Muhammed (S. A.S.) dir.
Peygamberin ve hayırlı kimselerin büyük gü nah işlemiş olanlara da şefaat edecekleri (âyet ve lıadislerle) sab'ttir.
Kul, kendisinden emir ve yasaklamaların kal kacağı bir dununa ulaşamaz.
Beşerin resulleri, meleklerin resullerinden da ha faziletlidir. Meleklerin resulleri de (peygam berler hariç) bütün beşerden daha efdaldir. Mü'-m'nterin umumu ise, meleklerin umumundan fa­ziletlidir.
(*) EI-Mü'min Sûresi, âyet. 78.
279

İnsanların en efdali, peygamberimizden sonra, Ebu Bekri's-Sıddîk' (R.A.) tır. Ebu Bekir'den son ra Ömcrü'l-Faruk' (R.A.) tur. Sonra Osman Ziİ'n-Nurcyn' (R.A.) dir. Sonra da, Aliyyül'-Murtaza (R.A.) dır. HuJefa-i Râşidîn'in hilâfetleri de, bu st-raya göre olmuştur.
Sahabe, ancak hayırla yadedilir,
Pcyçnmlyefin (S.A.S.), cennetle müjdeledi${ asere-i mübeşşere'nin, cennete gideceklerine şaha det edilir.
Hz, Muhammed'in (S.A.S.), kıyamet alâmetle rinden o7ara7c; DeccâVih, Dâbbe-İ Arz'ın, Ye'ciıc ve Me'cüc'ün çıJcması; Hz. isa'nın gökten inmesi ve Güneşin batıdan doğması lıakkında verdiği haber ler, haktır.
Öldürülen bir kimse, eceli ile Ölmüştür. Ölüm de, (hayat gibi) b'r varhkttr.
Kâfirlere ve mü'minlerden bazı aünahkâr olan lara kabir azabı; Hant edenleri kabirde nimetlen-dirm/'.k; MünVer ve Nckir'in suali (*), kitap ve sünnet He sabittir (rrrçektir):
Öldükten snnra diriJmek haktır.
Amellerin ölçiVmesi, haktır.
Ahirette kil1 a verilerek olan k'tap, haktır.
Ahtre.tte, Allah'ın kuVanna sual sorması, hak tır.
Kevser havuzu, haktır.
Sırat köprüsü, hnkt.tr.
Cennet ve Cehennem., halcin. Cennet ve Ce hennem, yaratılmıştır vr. m r.n?*n mevcutturlar.
Cennet ve Cehennem sonsuz'iur. Hiç bir za-
(*) Kabirde, ölüye Rabbi, Dini ve Peygamberi hakkında meleklerin sorduğu sorular.
280
man yok olmazlar ve içindekiler de yok olmayacak lardır.
Dirilerin ölülere dua etmelerinde ve onlar için sadaka vermelerinde ölülere fayda vardır.
Allah (C.C.), dualara İcabet eder ve hacetleri bitirir.
Ümmetinden biri için zahir olan keramet, o ümmetin peygamberinin mucizesi sayılır. Bu kera metle, o mümin n velî olduğu meydana çıkar.
Velî, ancak, resulün risaletinl tasdik eden, tam inanan ve dinin emirlerini harfiyyen tatbik eden kimsedir.
Hiçb'r veli, asla peygamber derecesine ulaşa maz.
Müslümanların bir imam (reis) seçmeleri şart tır.
(İmametin şartları şunlardır:)
İ. İmamın zahir (açık) olması gerekir.
2. Muntazar (gelmesi beklenilen) bir imam da kabul edilemez.
3. îmanı kureyş'ten olmalıdır. Ancak imamlık, Hâşim ve Ali oğullarına mahsus değildir.
4. İmamın, zamanının en faziletlisi olması şart değildir.
5. İmam, kâmil ve tam bir idareci otma7ıdır.
6. fm/ım, siyasî (siyaset ilim ve sanatını bilir) olmalıdır.
7. Ahkâmı tenfize (İslâm nizamının yürür lükte kalmasını temine), İslâm memleket1 erinin hudutlarını muhafazaya ve mazlumun hakkını za limden almaya kadir olmalıdır.
(İmamın vazifeleri şunlardır:) İ. Ahkâmı fenfiz,
2. Hadleri ikame.
3. Askeri teçhiz,
281
Jtd
4. Sadakaları toplamak.
5. Mütegallibeyi, hırsızları vs yol kesenleri kahretmek.
6. Cuma ve bayram namazlarım kıldırmak.
7. İnsanlar arasında vuku bulan ihtilâfları halletmek.
8. Hakların isbatına vesile olan şahadetleri (ve mir i$bat vasıtalarını tetk k ve) kabul etmek.
9. Velîsi olmayan küçükleri evermek.
10. Ganimetleri (harp neticesinde husule ge len kazançları, adalete uygun olarak) taksim et mek.
Ve bunlara benzer diğer vazifeler. İmam, günahkâr oluşu ve zulmü sebebiyle az-Icdilemez.
(İnsanı küfre götüren haller şunlardır:)
1 — Naslar (Kitap ve sünnet'in hükümleri), zah'rlert üzerine kamlounurlar. Bunların zahirle rinden vazgeçip, batın ehlinin iddia ettiği mânâla ra sapmak, İslâm'dan çıkıp küfürle vasıflanmak de mektir.
2 — Naslart reddetmek küfürdür.
3 — İster büyük, ister küçük olsun; (haram • ve) günahı helâl saymak küfürdür.
4 — Şeriat ile alay etmek küfürdür.
5 — Alkıhü Teâlâ'nın rahmetinden ümit kes mek küfürdür.
6 — Allah'ın azabından emin olmak küfürdür.
7 — Gaybdan haber verdiği (iddia edilen ada mın) haberi (nî kabul)'üe o kâhini tasdik etmek küfürdür.
Allah'ın elçisi Muhammcd (S.A.S.)'in uyanık ken, şahsı ile semaya, ve sonra yüce makamJardan Allah'ın dilediği yere miracı (çıkması) haktır.
Müçtehid, ba&en hata: bazev isabet pûer. 282 t
İÇİNDEKİLER
Sunuş................................................ 6
Yedinci Baskıya Önsöz .............................. 7
GtRİŞ
ESERİN NEŞİR SEBEBİ ........................ 11
Eserin Neşir Sebebi ................................. 11
İslâm'ı Tanımak Bir İhtiyaçtır ........................ 15
Akîtle'nin Ehemmiyeti .............................. 15
Yabancı Kültür Etkileri Karşısında islam Akkaidi ... 16
AKAİD İLMİNİN İLK MÜMESSİLLERİNDEN
BAZILARI............ ........................... 20
İmam Azam Ebu Hanifc............... ,.............. 20
Ebu Mansur Mâtürîdî .............................. 22
ümer Neşeli.......................................... 23
BİRİNCİ BÖLÜM
İSLÂM'IN VARLIK TELAKKİSİ.................. 25
İslâm'da Kâinat Gerçeği .............................. 27
Kâinat ve Tâbi Olduğu Nizam ........................ 28
Kâinat Hakkında Yanlış Telâkkiler .................. 30
İslâm'da Âlem Telâkkisi .............................. 35
İKİNCİ BÖLÜM
İSLÂM'IN BİLGİ TELAKKİSİ .................. 37
îsîâm'da Bilgi Kaynakları ......... ................... 39
Akıl Nedir? ... ....................................... 40
Akim Mahalli Nedir?................................. 42
Akıl, Güzeli ve Çirkini Bitebilir mî? .................. 43
İlham, îlim Kaynaklarından mıdır?.................. 54
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İMAN VE İMANIN ŞARTLARI ............ ...... 55
BİRİNCİ KISIM
İMAN ............................................. 55
İman Nedir?.......................................... 59
îmanın Çeşitleri .................................... 61
Taklidi îman Sahih midir? ........................ 62
Kalp İle Tasdik, Dil île İkrar........................ 63
Amel, imandan Bir Parça mıdır?..................... 69
283
İman Artar ve Eksilir mi? ........................... 70
İmanın Sahih ve Makbul Olmasının Şartları......... 71
Tasdik ve İnkâr Bakımından İnsanlar ............... 72
İnanan Kimse İmanı Hakkımla Ne Demelidir?......... 73
Dinî Hükümler Kendisine Ulaşmamış Kimsenin
öurumu ............................................. 73
iman ve İslâm ............ ;.......................... 74
Büyük Günahlar ve İman ........................... 77
Saadet ve Şekavet..................... ............... 78
ALLAH'A İMAN................................. 79
Allah'ın Sıfatlan..................................,. ... 81
Allah'ı Görmek Mümkün müdür? ..................... 83
Peygamberimiz Mi'rac'ta Allah'ı Nasıl Gürdü ......... 91
Baş Gözüyle Rü'yet Hakkında İhtilâf.................. 92
Allah ve Kulların Fiilleri .............................. 94
Efal-i İbâd (Kulların'Fiilleri) ........................ 96
Eş'arî ve Mâtündî'nin İttifak Noktaları ......... 100
Eş'arî ve Mâtündî'nin İhtilâf Noktalan............ 100
Istİtâat (Fiillerin Yapılmasında Gerekli Güç)............ 100
Dalâlet ve Hidayet.................................... 105
Günahlar ve Allah'ın Affı .............................. 105
Rızık Meselesi............ ........................... 106
ÜÇÜNCÜ KISIM MELEKLERE İMAN
'.ÖRDÜNCÜ KISIM KİTAPLARA İ1V3AN .
107
111
BEŞİNCİ KISIM
PEYGAMBERLERE İMAN ..................... ... 115
Şefaat .......................................... ...... 120
Kul ve Vazifeleri....................................... 121
Mahlûkların Fazilet Dereceleri ........................ 121
İnsanların En Faziletlileri .............................. 122
Sahabeye Karşı Nasıl Bir His Duyulur?............... 122
Aşere-i Mübcşsere ................................■ -■■ 123
ALTINCI KISIM
AHtRETTE İMAN ................................. 125
Kıyamet Alâmetleri ,,................................. 127
Ölüm ve Ecel .......................................... 127
Kabir Azabı, Kabinle Nimctlenme, Kabir Suali ...... 128
Öldükten Sonra Dirilme .............................. J29
Kevser Havuzu ....................................... J30
Suat Küprüsü ....................................... i
Cennet ve Cehennem ................................. J3J
Günahkâr Mü'min Cehcnncm'dc Ebedî Kalmaz ...... 132
Dualarımız ve Kabulü ........,........................ 132
YEDİNCİ KISIM
KADERE İMAN ................................. 135
Kaza ve Kader Nedir?................................. 137
Kaza ve Kader'in Kıır'an'tla Kullanılışı ............... 139
Mâtürîdler'e göre Kaza ve Kaderin İstılah Manâları ... 1-10
Kaza ve Kader Hakkında Ehli Sünnct'hı Görüşü ...... İ40
Kaza ve Kader Değişir mi?............................ 114
İmam Âzam'ın Görüşü ................................. 147
DÖRDÜNCÜ BÜLÜM
VELAYET VE KERAMET ........................ 149
Velayet ve Keramet Nedir?........................... 151
Velayetin Sübutu .................................... 152
Velî Kimdir?.......................................... 152
Kerametin Sübutu.............................. ...... 158
Harikuladelikler....................................... 167
Mucize............................................. 167
Keramet ......... ................................. 172
İrhasat .......................................... 173
Meunct .......................................... 173
İhanet.......................................... 173
İstidrac.......................................... 174
Mucize ile Harikalar Arasındaki Umumî Farklar ... ... 175.
Mucize ile Keramet Arasındaki Fark .................. 177
Keramet ile İstidrac Arasındaki Fark.................. 179
Velî, Kendisinin Veli Olduğunu Bilebilir mi? ......... 180
Evliyanın, İslâm Prensiplerine Bağlı Kalması Şarttır 185
BEŞİNCİ BÖLÜM
HİLÂFET VE İMAMET........................... 189
Hilâfet ve İmamet nedir?.............................. 191
Bir İmam Seçme Mecburiyeti ........................ 192
İmama İtaat Şarttır ...... ........................... 194
285
îmam Nasıl Seçilir?................................. 196
İmamete Ehil Olmanın Şartlan........................ 199
imamın Kureyş'ten Olması.................. ,........ 201
İmamın VaziFelerî .................................... 202
İmamın Azledilmesi.................,.................. 204
ALTINCI BÖLÜM
İNSANI KÜFRE GÖTÜREN HALLER ............ 209
İnsanı Küfre Götüren Haller ...............,........ 211
YEDİNCİ BÖLÜM
MİRAÇ .......................................... 213
Mi'raç Nedir? ....................................... 2İ5
Miraç Ne Şekilde Vuku Bulmuştur? .................. 216
Mi'raç Hadisesinin Mekke'deki Akisleri ............... 220
Resulüüah'ın Mi'raçtaki Binitleri ..................... 222
Peygamberimize Mi'raçta Verilen İhsanlar............ 223
Miracın Hikmeti .................................... 224
Mi'raç, Ruh ile mi. Beden ile mî Olmuştur?............ 226
Mi'racm Sübut Delilleri................................. 227
SEKİZİNCİ BÖLÜM
tÇTİUAP VE TAKLİD.............................. 229
İçtihad ................................................ 231
İçtihadın Şartları....................................... 232
Taklid ................................................ 234
Amelde Taklid ....................................... 235
Mezhep Değiştirmek ................................. 237
İtikadda Taklid ......'................................. 238
DOKUZUNCU BÖLÜM
LÜGATÇE.......................................... 253
ONUNCU HOLÜM
«AKAİO» METNİ VE TERCÜMESİ ............... 263
«Aknİd» Metni ....................................... 264
«Akaid» Metninin Tercümesi........................ 275
İçindekiler .......................................... 283
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR ............... 287
286
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
1. İrşâdü'l-Akli's-Selîm ala Mezâyâ'I-Kur'ani'l-Azîm, Ebus-Suûdi'l İmâdî. istanbul, 1307.
2. Mefâtihu'i-Gayb. (Tefsîrü'l-Kebîr) Fahrüddin Râzî, İs tanbul, İ307.
3. Tefsirü'1-Kur'ani'l-Azîm. tbnü Kesîr.
4. Kur'aiM Hakim ve Meâl-i Kerim. Hasan Basri Çantay.
5. Hak Dîni Kur'an Dili. Hamdi Yazır.
6. Sahihu Buharı, imam Muhammed Buhari.
7. Sahihu Müslim, imam İbnü'l-Haccâc b. Müslİmi'1-Ku-şeyrî.
_ 8. Sünenü Ebî Davud. Ebu Davud Es-Sicistânî. 9. Sünenü Tirmizî. Muhammed b. îsâ Tirmizi.
10. Sünenü Nesâî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Ali Nesâî.
11. Sünenü Ibni Mâce, Ebu Abdiliah Muhammed ibni Mâ-ce.
12. Müsned. tmam Ahmed b. Hanbel.
13. Muvatta. İmam Malik b. Enes.
14. El-Camiu's-Sağîr. imam Suyûtî.
15. Mu'cemü Taberâni. Süleyman b. Ahmed Taberâni.
16. Müsnedü Tayâlisî. Ebu Davud Tayâlisi.
17. El-Camiu li'l-Usûi fî Ahâdisi'r-Rasül. Eş-Şeyh Mansur Ali Nâsıf, Kahire, 1381.
18. Sahihu Buharı Muhtasarı Tecridü Sarih Terccmesİ. Prof. Kâmil Miras, istanbul, 1938.
19. Şerhü Makasıd. Saadeddin Teftazani, İstanbul, 1305.
20. Şerhü Mevakıf. Seyyid Şerif Cürcanî, istanbul, 1311.
21. Nûniyye. Hızır Bey, istanbul, 1291.
22. Bed'ulEmâli, Ebu'l-Hasen Sirâcüddin b. Osman, Istan* bul, 1010.
23. Şerhü Emâli. Aliyyü'I-Kari, İstanbul, 1010.
24. Cevheretü't-Tevhîd. îb ralli mü' I-Lckkânî, istanbul. 1326.
25. Tuhfetü'l-Mürîd ala Cevhere li't-Tevhîd. Ibrahİmü'1-Bey-cûri istanbul, 1326.
26. El-Fıkhu'1-Ekber, tmam Azam Ebu Hanife, istanbul, 1307.
27. Şerhül-Fıkhıl-Ekbcr. Ebu'l-Mühtehâ, istanbul, 1308.
28. Şerhü Akaid. Saadeddin Teftazani, istanbul, 1297.
287
29. 3U.
3i.
32. 34.
Şerhü Akaid Haşiyesi. Ramazan Efendi, İstanbul, 1308. putı, istanbul, 1327.
isJtabuş-Şıia fi Hukuki 1-Mustafa. Kadı İyaz b. Musa, İstanbul, 1307.
Şerhu ş-Şifa. Aliyyü'1-Karî, istanbul, 1307, 1310.
Fetâvâyı Hindiyye. Şeyh Nizam başkanlığında bir he yet, Mısır, 1310.
35. HJ-Benkatü'1-Mahmudiyye fî Şerhi't-Tarîkatİ'1-Muham-mediyye. Ebu Saîdi'l Hadimi, İstanbul, 1326.
36. EJ-Vesıietü'1-Ahmediyye vc'z-Zcriatü s-Sermedîyye fî Şerhi't-Tarikati'l-Muharanıediyye. El Hâcc. Recep b. Ahmed, istanbul, 1326.
37. Mecmuatül-Maarif Kesiretü'l-Menâfî. Süleyman Vehbi Efendi, Konya, 1327.
EI-Ahkâmü's-Sultaniyye ve'1-Vilayetü'd-Diniyye. Mâver-dî. Kahire, 13S6.
Kitabü'l-Eşbah ve'n-Nezair alâ Mezhebi'1-1 marai'l-Âzam Ebî Hanîfeti'n-Nûman. İbnü Nüceym, Kahire, 1322. Mecmaül-Enhür Şcrhü Mülieka'J-Ebhür, Abdullah b. Muhammed b. Süleyman, İstanbul, 13İ7. Muhtasarü'l-Mümeha. İbnü'l-Hacib, Mısır, 1316. Menafiu'd-Dekaik fi Şerhi Mecamii'l-Hakaik, £bu Saî-di'1-Hadimî, istanbul, 1308.
Fethü'l-Kadir alâ Şerlıi'l-Hidaye. Ibnü Hümam, Mısır, 1306.
Muvazzah llmü Kelâm. Ömer Nasuhî Bilmen.
38.
39. 40.
41. 42.
43.
44.
28S
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5275
Rep Gücü : 13104
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ   Çarş. Haz. 22, 2011 10:13 am

NESEFİ AKAİDİ TERCÜMESİ















<blockquote class="postcontent restore ">
NESEFİ AKAİDİ TERCÜMESİ

1-Ehli Hak (Ehli sünnet alimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir,
bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu,
felsefecilerin hilafı nadır.

2-Mahlukat için ilmin sebebleri üçtür. 1-Sağlam hisler. 2- Doğru haber. 3- Akıl.

Hisler beş tanedir: İşitmek-Görmek-Koklamak-Tadmak-Dokunmak.

Bunlardan her bir hassa ile, o hassa ne için tayin edilmiş ise o şey
üzerine haberdar olunur.(Yani göz ile eşya görülür, kulak ile sesler
işitilir. Gözle işitilmez, kulakla görülmez.)

3-Haberi sâdık iki kısımdır. Birisi haberi mütevâtirdir. Bu, yalan
üzerine ittifak etmeleri tasavvur olunamayan bir topluluğun, lisanları
üzerinde sabit olan haberdir. Bu, zaruri ilmi gerektiricidir. Eski
zamanlarda yaşayan sultanları, uzak beldeleri bilmek gibi.

4-lkinci nevisi, mucize ile kuvvetlendirilmiş Peygamberin verdiği
haberdir. Bu, istidlali (delille elde edilen) ilmi gerektirir. Bununla
sabit olan ilim, yakin ve sebatta, zaruret ile sabit olan ilme benzer.
(İkinin yarısı bir olduğu nasıl kesin ise, peygamberin verdiği haber de
kesindir.)

5-Akıl, diğerleri gibi ilme sebebtir. Açıklıkla ondan sabit olan, zaruri
(bilgi) dir. Her şeyin, cüz'ünden büyük olması gibi. (İnsan, kolundan,
bacağından büyüktür) Akıldan istidlal (delil) ile sabit olan kesbidir.
(Akıl yürüterek elde dilen ilimler, kişinin kazanmasıyla elde edilir.)

6-İlham, ehli sünnet indinde, bir şeyin sıhhatini bilmek sebeblerin den
değildir. (İlham ile hüküm sabit edilmez. Hükümler kitap, sünnet, icma
ve kıyas ile sabit olur.)

7-Alem (kainat), bütün cüzleri ile sonradan yaratılmıştır, zira alem
ayan ve arazdır. Ayan (kainatta) zatı ile mevcut durandır. Bu, ya
mürekkebtir ki cisim dir, veya cevher gibi mürekkeb değildir. Cüzlere
ayrılmayan (en küçük) cüz cevherdir. (Altın, gümüş, demir gibi maddeler
cisimdir. Bunlara ayan denir. Bunların üzerinde bulunan renk, koku,
uzunluk ve kısalık gibi vasıflar arazdır.)

8-Araz, zatı ile mevcut olamayandır. Renkler, duruşlar, tadlar ve
kokular gibi isimlerde ve cevherlerde onaya çıkarlar. (Cismin üzerindeki
renk, koku ve tad gibi vasıflar.)

9-Alemi mevcut eden. Allahu Teala'dır. Birdir, kadimdir, diridir, gücü
yetendir, bilir, işitir, görür, dileyendir, dilediğini yapandır.

10-(Allah) Araz, cisim, cevher değildir. Şekillendirilmiş,
sınırlandırılmış, adetlenmiş, kısımlara ayrılmış, cüzlere bölünmüş,
terkib edilmiş (birleştirilmiş) ve sonu olan değildir. (Sınırlar ile
kuşatılmış değildir.)

11-Nasıllık ile, nicelik ile vasıflanmaz. (Aslı ve hakikati bilinmez)
Bir mekanda yerleşmez, üzerine zaman akıcı olmaz, (zaman ve mekan sınırı
altına girmemiştir.) Hiçbir şey ona benzemez. İlminden ve kudretinden
hiçbir şey çıkamaz. (Her şeyi. İlmi ve kudretiyle kuşatmıştır.)

12-AlIah için ezeli olan ve zatı ile birlikte bulunan sıfatlar vardır.
Bu sıfatlar ne Odur, ne de O'nun gayrısıdır. (Sıfatlara Allah denmez,
fakat Allah, sıfatsız düşünülmez) Bunlar; ilim. kudret, hayat, kelam,
işitmek, görmek, istemek, dilemek, yapmak, yaratmak, rızıklandırmak.

13-Allahu Teala, ezeli olan kelamı ile konuşur. Bu kelamı, ses ve harf
cinsinden değildir. Bu. susmaya ve aletlere zıt sıfattır. (Dili
tutulmak, sessiz kalmak, konuşmamak gibi bizim vasıllarımızdan
münezzehtir.) Allahu teala, bu sıfat ile tekellüm eder, emreder ve
yasaklar ve haber vericidir.

14-Kur'an, Allahu teala'nın kelamıdır, mahluk değildir. Kur'an,
mushaflarda yazılmış, kalblerimizde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş,
kulaklarımızla işitilmiş, fakat bunlara girmiş değildir.

15-Tekvin. Allah'ın ezeli sıfatıdır. Bu, alemi ve onun her bir cüzünü, meydana geleceği vakitle var etmesidir.

Biz (Maturidiler) göre tekvin, yaratılanların gayrısıdır. (Yaratmak
sıfatı var, yaratılan eşya var. Bunlar başka başka şeylerdir.)

*İrade. Allahu Teala'nın sıfatı olup ezelidir. (İrade sıfatı, kudretten başka olan ayrı bir ezeli sıfattır.)

16-Allahu Teala'yı görmek, akli delillerle caizdir, nakledilen delillerle vacibıir. (Ayet ve hadislerle sabittir.)

Ahiret yurdunda, rnü'minlerin Allahu Teala'yı görmelerinin vacib
olması hakkında, işitilmiş (ayet ve hadislerden) deliller gelmiştir.

*Bir mekan da bulunmadan, bir tarafta olmadan, karşı karşıya
gelmeksizin. ışığın ulaşması olmadan veya gören ile Allahu Teala
arasında mesafe sabit olmadan görülecektir. (Görmemiz için burda gerekli
olan şeyler, orda lazım değildir.)

17-Allahu Teala; küfürden, imandan, taat ve isyandan olan kulların bütün
fiillerini yaratıcıdır. Bunların hepsi. Allanın iradesi, dilemesi,
hükmü, kazası ve takdiri iledir.

18-Kullar için dileyerek yaptığı fiiller vardır. Onlara karşılık
sevablanır ve azab görürler. Bunlardan güzel olanları. Allah'ın rızası
iledir. Kabih (çirkin) olanları, Allah'ın rızası ile değildir.(Allahu
Teala, şarabı, domuzu yaratmıştır fakat kullanılmasını yasaklayarak
işleyenlerden razı olmamıştır. Sağmal hayvanları da Allahu Teala
yaratmıştır ve onlardan istifade edilmesinden, zekatının verilmesinden
razıdır.)

19-lstitaat, fiille beraberdir. Bu, fiilin kendisi ile birlikte meydana
geldiği kudretin hakikatidir. (Eli kaldırırken insanda hasıl olan
kudret ona o anda verilmekte ve işi ile birlikte mevcut olmaktadır.) Bu
isim, sebeplerin, aletlerin, azaların selameti üzerine de söylenir.

*Teklifin sıhhati (kişinin dinene mükellef olması) şu istitaat'a
dayanır. Kul, takatında olmayan ile teklif olunmaz.(Yapamayacağı
hükümler ona teklif edilmemiştir.)

20-lnsana vurmanın peşinden vurulan kişide duyulan acı, insanın kırması
akabinde bardakla ortaya çıkan kırıklık ve buna benzeyen şeylerin
tamamı. Allanın yarattığıdır. Kulun, bunların meydana gelmesinde bir
tesiri yoktur. (Kulu da, onun işlerinide yaratan Allah'tır. Kul
iradesini kullanır. Allah dilerse yaratır.)

21-Öldürülen, eceli ile ölmüştür. Ölü ile kaim olan ölüm işi Allahın
mahlukudur.. Kulun bunda yaratmak veya elde etmek bakımından bir tesiri
yoktur. (Yani kılıcı vurmakla karşıdaki kişi ölürse, onda ölümü yaratan
Allah'tır. Katilin ölümü meydana getirmekte bir tesiri yoktur, fakat
yasak bir işi yaptığı için azabı hak eder.)

* Ecel tektir. (Vakti, Allahın ilminde sabittir, değişmez.)

22-Haram rızıktır. Herkes, helal olsun haram olsun kendi rızkını tam
olarak elde eder. Bir insanın rızkını yememesi veya başkasının onun
rızkını yemesi düşünülemez. (Rızık bedenin istifâde ettiği gıdalardır.
Kişi için tayin edilenler mutlaka ona ulaşır. Başkası onun rızkını
alamaz.)

23-Allahu Teala dilediğini dalalete sokar, dilediğine hidayet eder.
(Kişiye irade verip kitap ve peygamber göndererek onu ikaz. ettikten
sonra kul iyi tarafı tercih ederse Allah ona hidayeti severek yaratır.
Kötü yolu tercih ederse onada sapıklığı razı olmadığı halde yaratır ki
imtihan olsun.

*Kul için en uygun olanı yaratmak, Alluhu Teala üzerine vacib değildir.
(Allah, faili muhtar olarak dilediğini yapar, hiçbir şey O'na mecbur
değildir.)

24-KafirIer için ve bazı asi mü'minler için kabir azabı, itaat ehlinin
kabirde nimetlenmesi vardır. (Kabir geçiş alemidir. Orda kafirler azaba
çekilirler, cehennemde ebedi azab ile azablanırlar. Günahkar
müslümanlardan bazısı da kabirde azab görür.)

*Münkir ve nekirin sorgusu, işitilen delillerle sabittir. (Kabirde iki
melek gelip kişiyi sorguya çeker. "Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin
zürriyetindensin? Kimin ümmetindensin?" gibi sorularla imtihan eder.
Eğer cevap vermeye kadir olursa onun kabrini genişlendirirler, Değilse
ona azab ederek kabri onu şiddetle sıkar.)

25-Öldükten sonra dirilmek haktır. Terazi (amellerin tartılması) haktır.
Kitap haktır, sual haktır, havzu kevser haktır, sırat haktır. (Her
canlı öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Hayvanlar toprak olacaklar.
İnsanlar ise ebedi cennet veya cehenneme gireceklerdir. Amellerimizin
yazıldığı kitaplar getirilecek ve tartılacaklardır. Ahırette her işten
sorguya çekilmekte haktır. Resulullah�ın Kevser Havzunda bulunup
ümmetlerine su dağıtması da haktır. Hesaplar görüldükten sonra
insanların sırat köprüsünden geçmeleri de haktır. Bu köprü kıldan ince,
kılıçtan keskin olup üzerinden mü'minler şimşek gibi geçer, kafir ve
münafıklar aşağıdaki cehenneme düşerler.)

26-Cennet haktır, cehennem haktır. Bu ikisi (şu anda) yaratılmış olup
mevcutturlar. Baki olup yok olmazlar ve içlerinde bulunan ahalileri de
yok olmaz. (Bazı sapıklar derki cehennem içindekilerle birlikte yok
olacak. Bazıları da derki cehennemde yanan kafirler bir müddet sonra
ateş serin olup onları yakmayacak. Halbuki Allahu Teala kitabında
"Onlara yeni deriler verilecek ki azabı tadsınlar" buyurmaktadır. Asla
azabın kafirlerden hafiflemesi mümkün değildir.)

27-Büyük günah, kulu imandan çıkartmaz, onu küfre de girdirmez.

(İman amelden bir cüz olmadığı için ameli kötü olan kişi inkar etmedikçe
kafir olmaz. Büyük günah: hakkında azab tehdidi olan adam öldürmek,
zina etmek, faiz almak, hırsızlık, anne babaya asi olmak, sihir yapmak
gibi günahlardır.)

28-Allahu Teala. kendisine şirk koşulmasını affetmez, büyük ve küçük
günahlardan olan bundan aşağı olanını, dilediği kimseler için
affeder.

* Küçük günah üzerine azab etmesi caizdir. Büyük günahı affetmesi, eğer
onu helal görmemişse caizdir. (Büyük günahı) Helal görmek küfürdür.
(Şirk en büyük günah ve zulümdür. Onun affı ancak dünyada iken tevbe ve
iman etmektir. Ahırette affı yoktur. Büyük günahların affı Allahın
dilemesine bağlıdır. Dilerse affeder. Dilerse küçük günaha karşılık ta
azab edebilir. Emin olmamak gerekir. Ancak büyük günahı helal saymak
inkar olduğundan küfürdür, affedilmez. "Bana göre bu zamanda böyle
olmaz" diyenler dikkat etsin Allahı hükmünü kendine sindiremeyenler
acaba kimin kuludurlar.)

29-Peygamber ve Salihlerin, büyük günah sahipleri hakkında şefaat
etmeleri, hadislerden çok yaygın (meşhur) haberlerle sabittir.
("Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir' buyurmuştur.)

*Mü'minlerden büyük günah işleyenler, tevbe etmeksizin ölselerde
cehennemde ebedi kalmazlar. (Günahı kadar yanıp cennete girerler. En
fazla yanan müslüman 7 bin sene cehennemde kaldıktan sonra, hayat
nehrinde tertemiz edilip cennete girdirilir.)

30-İman, Allahu Teala tarafından gelen haberleri tasdik ve ikrardır.
(İmanın rüknü ikidir. Biri kalbten tasdik, diğeri dil ile bunu
söylemektir.) Ameller, imanın nefsinde ziyadelik yapar, iman artmaz
eksilmez.(İman edilen şeyler belli miktarda hükümler olduğundan onlara
inanan kişi imanı hasıl etmiş olur. Bunda fazlalık veya noksanlık
düşünülmez. Yapılan iyi ameller imanın kuvvetini ve nurunu artırır,
imanı çoğaltmaz.) İman ile islam birdir. (İmanlı kimseye müslüman
dendiği gibi. mü'min de denilir.)

31-Kuldan tasdik ve ikrar bulununca, onun için 'Ben Hakka müslümanım'
demesi sahihtir. 'İnşaallah ben müslümanım' demesi sahih olmaz
.(İmanında şüphesi olmadığını en güzel bir ifade ile beyan etmesi
'Elhamdülillah ben müslümanım' demesiyle hasıldır. "Inşaallah
müslü-manım' demekle işi Allaha bırakmakta ihtimal vardır. Ya Allah onun
imanını kabul etmezse ne olacak. Bu yüzden İmanda ihtimalli söz
kullanılmaz.)

32-Said bazan şaki olur, şaki olan da bazan said olur. Değişiklik,
seadet ve şekavet üzerinde olur. said etmek veya şaki yapmakta olmaz. Bu
ikisi Allanın sıfatlarındandır. Allahu Teala ve sıfatları üzerine bir
değişiklik gelmez. (Kişiyi said (cennetlik) etmek veya şaki
(cehennemlik) yapmak Allahın sıfatıyla alakalı bir husustur. Allahın
sıfatları ezeli olup onlarda bir değişme söz konusu değildir. Fakat
sıfatların alakalandığı hususlarda (kainatta) bir takım değişiklikler
olur.)

33-Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak
insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi
insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar
müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle
korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları
şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahi ret
işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.)
Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini
isbat etmesi içtn mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan
aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)

34-Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselamdır. Sonuncusu. Muhammed
(Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Bazı hadislerde sayıları rivayet
edilmişlir.(Bir rivayette 124 bin, diğer bir rivayette 224 bin) En
doğrusu, zikredilmelerinde bir adet ile smırlandırmamaktır. Muhakkak
Allahu teala şöyle buyurdu: "Onlardan sana zikrettiğimiz var, sana
zikretmediğimiz de vardır." Sayılarının zikrinde, onlardan olmayanın
onlar arasına girmesinden emin olunmaz. Veya onlardan olanın hariç
bırakılmasından da emin olunmaz. (Bir sayı ile sınır getirsek belkî
bazılarını dahil ederiz. Veya daha fazla ise bir takımlarını da hariç
bırakmış oluruz.) Hepsi. Allah (Celle Celaluh) tarafından haber verici
ve tebliğ edicidirler, sadık ve nasihat edicidirler. Peygamberlerin en
faziletlisi. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. (O. peygamber
iken. Adem aleyhisselam toprak ile su arasında daha yaratılmamıştı.)

35-Melekler, Allahu Teala'nın kullarıdır. Onun emri ile işleri yaparlar.
(O�na hiç asi olmazlar.) Erkeklik ve dişilikle vasıflanmazlar. (Nurdan
yaratılmışlardır. Cinsiyetleri yoktur.)

36-Allahu Teala'nın kitapları olup onları peygamberlerine indirmiştir.
Emirlerini, yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, onlarda
bildirmiştir. (İyilik edenlere cennet vaadi, kötülük işleyenlere de
cehennem tehdidi vardır.4 Büyük kitap. Kur'an, Tevrat, Zebur, İncil,
Sahifeler:Adem e 10 � Şit�e 50 - İdris"e 30 -İbrahim'e 10)

37-Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) in uyanık halde iken bedeni
ile semaya yükseltilmesi, sonra yüce makamlardan Allah'ın dilediği
yerlere kadar (yükselmesi) haktır. (Mİ'rac iki kademededir. Kabe'den.
Meseid-i Aksa'ya kadar gece yürüyüşüne İsra denir. Bu ayetle sabit olup
inkar eden kafir olur. İkinci merhalesi: Mescidi Aksa dan göklere doğru
bedeni ile yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı
bid'attır.)

38-Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere
veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve
elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada
uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.

Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi
için mucize olur. (Velinin kerameti. Peygamberinin mucizesinden ona
gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması
ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması,
peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden
olduğunu iddia etse veli olamaz.)

39-Peygamberimizden sonra insanların en faziletlisi. Ebu Bekir'dir.
(Radıyellahu anhu) Sonra Ömer, sonra Osman Zinnureyn, sonra Aliyyül
Murteza (Radıyellahu anhum) dır. Halifelikleri, aynı şekilde bu sıralama
üzere sabittir. Hilafet, otuz senedir, sonra emirlik ve sultanlık
gelir. (Dört halife sırasıyla halife olmuşlardır. Onlardan sonra
halifelik, emirlik ve saltanat halinde devam etmiştir. Adaletle
hükmedenler hayırla yad edilmiş, zulmedenlerin ıslahına çalışılmıştır.)

40-Müslümanlar için. hükümlerini geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak,
surları sağlamlaştırmak, askerleri teciz etmek, zekatları almak için
baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri kahretmek için, Cuma ve
Bayramları ikame etmek için, kullar arasında vakı' olan davaları
halletmek için, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul için, velisi
olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek için, ganimetleri
taksim etmek ve diğer hususları halletmek için, elbette bir imam
lazımdır. (Halifenin vazifeleri ana hatlarıyla sayılmış oldu. Burdan
İslam devletinin hem dünya ve hemde ahıret işlerini yürütmekle vazifeli
olduğu anlaşılmaktadır.)

41-Bu imamın, açıkta bulunması gerekir, gizlenmiş, beklenilen olması
doğru değildir. (Şiilerin dediği gibi 'Mağaraya saklanmış ve gelmesi
beklenen Muhammed mehdi'den başkası olamaz" görüşü yanlıştır. Vaktin en
uygun olanı seçilir.) İmam Kureyş'ten olur. Başkalarından olması caiz
değildir. Beni Haşim ve Hazreti Ali'nin evlatlarına tahsis edilmez. (Hak
halifenin Kureyşten olması gerekir. Eğer böylesi yok ise- kuvveti ile
islamı tatbik edecek birinin getirilmesi gerekir. Sadece Hazreti Ali'nin
soyuna ait değildir.)

42-İmamda masum olma şartı aranmaz. (Masum olan sadece peygamberlerdir.)
Zamanındaki halkın en faziletli olması şart değildir. Mutlak kamil
velayet ehlinden olması şarttır. (Yani Müslüman, akıllı, baliğ, hür
olmalı.)

* Siyaset ehli, hükümleri geçerli yapmaya kadir, İslam yurdunun
sınırlarını korumaya ve zalimden mazluma insaf etmeye kadir olmalı.
(Asıl özelliği idare sanatını iyi bilmeli- ıslah ve fesat yollarını
kavramalıdır. Hükümleri geçerli yapması için kuvvet sahibi olmalıdır.)

*İmam. fasık olmak ve zulmetmekle görevden indirilmez. (İmam günah ve
zulüm işlemekle görevden alınmaz, belki dinden dönerse ona artık itaat
edilmez.)

43-Her bir iyi ve günahkar kişinin peşinde namaz kılınır. (İmamların
amelinin bozukluğu onlara uymamayı gerektirmez, belki îtikadları ehli
sünnetten hariç kalırsa o zaman onların peşinde namaz olmaz)

* Her bir iyi ve günahkar kişinin üzerine cenaze namazı kılınır.

(Ölen kişinin günahları araştırılmaz. hakkında namaz kılan olduğuna
şahitlik ediliyorsa müslüman olduğunu kabul ederek cenaze namazını
kılarız.)

44-Ashabın zikrinde ancak hayrı söyleriz. (Onlar arasındaki olaylarda
hüküm vermek bizim işimiz değildir. Hepsini iyilikle yâd ederiz.)

* Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) cennetle müjdelediği on
kişinin cennetlik olduğuna biz de şahitlik ederiz. (Bunlar: Ebu Bekir,
Ömer, Osman, Ali, Talha. Zübeyir, Sad ibni Ebi Vakkas, Sad ibni Zeyd,
Ubeyde ibni Cerrah, Abdurrahman ibni Avf. (Allah hepsinden razı olsun)

45-Seferde ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz.
(Bu konu şiiler tarafından çıplak deri üzerine mesh edildiği ve mesh
giyinmek inkar edildiği için akaid kitaplarına alınarak ehli sünnetin
alameti olduğu bildirilmiştir.) * Hurma şırasını haram saymayız.
(Keskinleşip sarhoş edici olmadıkça içilir. Üzüm suyu da şıra halinde
iken içilir. Fakat keskinleşip şaraba dönüşünce haram olur.)

46-Hiçbir veli asla Peygamber derecesine ulaşamaz. (Peygamberlik sadece
Allah vergisidir. artık sona ermiştir.) Kul, kendisinden emir ve
yasakların düştüğü bir dereceye ulaşmaz.

(Ölünceye kadar ibadetleri yapmakla ve yasaklardan sakınmakla
sorumludur. Peygamberler bile son nefese kadar kulluğa devam etmiştir.)

47-Kitap ve sünnetten olan naslar zahiri manalarına hamledilirler.
Bunlardan dönüp, ehli batının iddia ettiği manalara gitmek küfür ile
dinden çıkmaktır. (Batıniler derki ayetlerin batini manaları vardırki
onları ancak hususi kişiler bilir.Bunların gayesi islamı iptal etmek.
Kur'anı yanlış tefsir etmektir. Allah dostlarının ifade ettiği bazı ince
izahlar, onların safı olan maneviyatlarının parıltılarıdır, onlar zahir
tefsir manasına muhalif bir şey söylemezler.)

48-Nasları reddetmek küfürdür. (Kat�i hükümleri kabullenmemek küfürdür.)

Günahı helal görmek küfürdür. Onları hafife almak küfürdür. Şeriat ile
alay etmek küfürdür. (Günahı helal görmek, hükmü değiştirmektir. Hafife
almak. Allahı tanımamaktır.)

Allah�tan ümit kesmek küftlrdür. Allah'ın azabından emin olmak küfürdür. (Allanın rahmetini umarız, azabından korkarız.)

49-Gaibten verdiği haberde kahini tasdik etmek küfürdür.(Gaybı ancak
Allah bilir. Cinler, melekler ve peygamberlerde bilemez, ancak Allah
birisine bildirirse o bilir.)

* Madum şey değildir. (Mevcut olmayana ma'dum denir. Yok olduğu için ona
şey demeyiz, çünkü üzerine her hangi bir hüküm gelmemektedir.)

50-Dirilerin, ölüler için olan duasında ve onlar için verdiği sadakalar
da. ölüler için menfaat vardır. (Ölünün amel defteri üç halde kapanmaz.
Yaptığı bir mescid, medrese, köprü, çeşme gibi akar. Yazdığı bir ilim
kitabı. Yetiştirdiği hayırlı evlat. Bunlardan gelen sevaplar ölüye fayda
verir. Ölüler için Yasin ve diğer surelerin okunması da onlara fayda
verir.Yapılan iyiliğin sevabının anne ve babanın ruhuna ve bir alime
ikram edilmesi de caizdir.)

*Allahu Teala dualar kabul eder ve ihtiyaçları verir. (Herkesin ihtiyacını ancak Allah temin edebilir, dua yalnız O'na yapılır.)

51-Peygamber Aleyhisselam'ın haber verdiği kıyamet alametlerinden
Deccalın çıkması. Dabbetül arz"ın çıkması. Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkması.
İsa (Aleyhisselam) in gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması
haktır. (Bu alametler hadisi şeriflerde on tane sayılmıştır. Ayrıca üç
tane de yer batması zikredilmiştir.)

52-Müctehid bazen hata eder, bazan isabet eder. (Müçtehid. Kur'an ve
hadisi şeriflerden hüküm çıkarma kabiliyyeti olan derin alimlerdir.
Bunlar bütün ilmi gayretlerini kullanarak beyan ettikleri hükümlerde
isabet ettikleri gibi yanılmaları da mümkündür. İsabet edene iki veya on
mükafat, yanılana bir mükafat vardır.)

53-Beşerin peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden üstündür.
Meleklerin peygamberleri, beşerin avamından üstündür. Beşerin umumu,
umum meleklerden efdaldir. (Peygamberler en faziletlilerdir. Onların da
en faziletlisi Mııhammed aleyhisselamdır. Peygamberlerden sonra dön
büyük melek faziletlidir. Sonra Allah dostları, sonra melekler, sonra
umum müslümanlar gelir.)

En iyisini Allah bilir...

http://www.ibniabidin.com/Forum/showthread.php?3183-NESEF%C4%B0-AKA%C4%B0D%C4%B0-TERC%C3%9CMES%C4%B0</blockquote>
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ömer Nesefi- İSLAM İNANCININ TEMELLERİ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: İtikad-İnanç-Kelam-Felsefe-
Buraya geçin: