KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Allah'ın ahkamıyla hükmetme

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 7711
Rep Gücü : 18062
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: Allah'ın ahkamıyla hükmetme    Perş. Ekim 07, 2010 4:26 am

Allah'ın ahkamıyla hükmetme

Ahmet Kurucan

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44)
İlahiyat tahsili esnasında üzerinde en çok konuştuğumuz ayetlerden biriydi bu. Talebelerin hocaları ile anlaşamadıkları mevzuların başında gelirdi her nedense. "Her nedense" deyişim, lafın gelişi; yoksa sebebini biliyorum. Birkaç cümle ile izah edeyim; o yıllarda gençliğin İslam adına beslenme kaynaklarından birçoğu tercüme eserlerdi. Pakistan, Mısır, İran beslenme kaynaklarında üç ana akımı temsil eden ülkelerdi. Söz konusu ülkelerin sosyal, kültürel, ekonomik, askerî vb. şartları muvacehesinde oluşmuş olan gerek düşünceler gerekse içeri ve dışarıya karşı mücadele metodları, bizim şartlar hiç hesaba katılmaksızın aynıyla benimseniyor ve "Bu böyledir, aksi düşünülemez." hükmü veriliyordu. İşte yukarıdaki ayet, talebelerin devşirme fikirlerle "Böyledir" dayatması, hocaların ise kendi çalışmaları sonucu oluşan kanaatleri arasında tartışmalara konu oluyordu.

Aradan 30 yıla yakın zaman geçti. Tercüme eserler bahsini ettiğimiz mücadele metotlarına raci olan noktalarda devrini tamamladı. Bizzat yaşanan gerçekler onların hangi ölçüde doğru veya yanlış olduğunu bizatihi ortaya çıkardı. Buna rağmen geçenlerde birkaç kişiden aldığım aynı eksendeki sorular, beni yeniden 30 yıl öncesine götürdü. Şaşkınlık ve hayretle, bana; "Hâlâ böyle düşünenler var mı?" dedirtti.

Soruyu aynen yazmama gerek yok sanırım. Mesele şiddeti zuhurundan dolayı gizli değil; aksine apaçık meydanda.

Siyasi sistemlerden, üç-beş kişinin çalıştığı yerlerdeti kaide ve kurallara kadar idarenin söz konusu olduğu her yeri kapsama alanı içine alan ve "Bu ayete göre, bu ayete rağmen" diye başlayıp, "Caiz mi?" diye biten sorular. Arapların "Kıssatün la tentehi" dedikleri cinsten. Yani bitmeyen hikâye.

Ayetten başlayalım. Bir ayete doğru mana verebilmek için önce o ayeti kendi konteksi/siyak-sibak bütünlüğü içinde okumak lazım. Ayete Efendimiz'in (sas) getirmiş olduğu kavli ve fiili yorumlar ile sebebi nûzul, nasih-mensuh, mutlak-mukayyed vb. usulü tefsirde kullandığımız kavramlarla izahı bir sonraki fasıl. Buna ikinci adım diyecek olursak; üçüncü adım 15 asırlık İslam tefsir tarihi ve geleneği içinde ayetin başka müfessirlerce nasıl anlaşıldığı, ne türlü izah ve yorumlar getirildiği. Hatta bazen öyle olur ki, ayet o kadar açık ve net bir manaya sahiptir ki, anlama ve yorumlamada kullandığımız ikinci ve üçüncü adımlara müracaat etme ihtiyacı hissettirmez. Çünkü mana siyak-sibak bütünlüğü içinde apaçık meydandadır. İlave bilgiye gerek yoktur.

Cevabını aradığımız sorunun temelini oluşturan ayet, birçok ulemaya göre ilave bilgi gerektirmeyen, kendi bütünlüğü içinde okunduğunda manası açık olan ayetlerden biridir. Kaldı ki apaçık dediğimiz mana 44. ayeti takip eden 45 ve 47. ayetlerde de kâfir yerine zalim ve fasık denilerek, aynı ifadeler kelimesi kelimesine tekrar edilmektedir. Böylece anlatılan mevzu, mevzu içinde vurgulanan hususlar muhkem bir hale gelmektedir.

Birlikte okuyalım: "İçinde hidayet ve nur olan Tevrat'ı biz indirdik. Kendilerini Hakk'a teslim eden nebiler, Yahudilerle ilgili meselelerde onunla hükmederlerdi. Alimler ve Rablerine teslim olmuş zahitler de Allah'ın kitabını koruma ile görevlendirilmeleri sebebiyle yine onunla hüküm verirlerdi. Hepsi de kitabın hak olduğunun şahitleri idiler. O halde insanlardan korkmayın, Benden korkun. Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ahkam ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler." (Maide 5/44)

Gördüğünüz gibi, ayeti anlamak için gerekli görülen üç safhanın daha ilk adımında mevzu net, verilen mesaj açık. Ama buna hiç dikkat etmeden, üç safhaya teker teker müracaat edip bir bütün olarak bakma bir kenara, daha ilk adımda ayetin hepsini de değil, fezleke dediğimiz son cümlesini almak ve hüküm vermek, bizi yanlış yerlere götürür. Nitekim götürdüğü gibi.


30 Eylül 2010, Perşembe


*****************************



Allah ahkâmı ile hükmetme (2)

Geçen hafta Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler deyip başlamış, kâfir, fâsık ve zalim sıfatlarıyla biten Maide 44, 45 ve 47. ayetlerin siyak-sibak bütünlüğü içinde okunduğunda manalarının kafa karışıklığına meydan vermeyecek ölçüde açık ve net olduğunu yazmıştık.
Ayetleri anlamada bir sonraki aşama dediğimiz sebeb-i nüzule baktığımızda ise gördüğümüz şudur; Medine'de yaşayan Yahudiler kendi aralarında kısas veya diyet hükmü verilen cinayet davalarında Tevrat'ın ahkamını uygulamıyorlardı. Tevrat'ın ilgili ahkamını inkar ettiklerinden değil, sadece davaya taraf olan insanların sosyal ve ekonomik statülerini, ait oldukları kabile ve hatta cinsiyetlerini verdikleri hükümde ayırıcı bir unsur olarak değerlendiriyorlardı. İşte Kur'an ilk iki ayette Yahudileri, son ayette ise Hıristiyanları -çünkü Hıristiyanlar da yeni bir hüküm söz konusu değilse Tevrat'ın ahkamını uygulamak zorundalar- muhatap alarak Allah'ın hükümleriyle hükmetmeleri gerektiğini, aksi halde, kâfir, zalim ve fâsık olacaklarını açıklıyor.

Pekâla Müslümanlar olarak bu ayetlerin bize vermiş olduğu bir ders yok mudur? Cevap "yok" ise bu cevap Kur'an'ın evrenselliği ya da "nüzul sebebinin hususiyeti hükmün umumiliğine mani değildir" prensibi ile nasıl telif edilebilir?

El-cevap; elbette vardır. Hem sadece bu ayet ile de değil, sadece Yahudi ve Müslümanlara da değil, bütün insanlığa verilen bir ders, bir mesaj vardır. O mesaj; ihkak-ı hakka kapı açmamak için var olan hukukun "herkes hukuk önünde eşittir" sloganı ile özetlenebilecek şekilde adaleti gözetmesi ve uygulamasıdır. Muhatabın din, cins, ırk, mezhep, kabile, meslek vb. ne olursa olsun farklı kimlik ve özelliklerinin adaleti uygulamada mani bir unsur olmamasıdır.

Burada başka bir soru şu: Hükümlerin muhtevası kâfir, zalim ve fâsık olma da etkili değil midir? Meseleye üç açıdan bakılmalı. Birincisi; itikadî bağlamda. İtikad, mahallî kalb olan, gerçek mahiyetinin ancak Allah tarafından bilindiği, mükâfat veya cezası ahirete kalan bir hüviyete sahiptir. Kalbde var olan veya olmayan bu inancın dünya hayatında yansıması mutlaka olacaktır. Zaten mü'min, münafık, kâfir vb. kavramlar, sözünü ettiğimiz yansımalara göre verilen dünyevî vasıfladır. Yoksa işin aslını sadece ve sadece Allah bilir.

İkincisi ise amelî noktada. Bu da sadece adalet mekanizmasını değil, onu da içine alan devlet yönetim sistemi ile alakalı geniş bir sahadır. Bunda hedef adalet, meşveret, ehliyet, seçim ya da insan hakları, hukukun üstünlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi evrensel değerlerin bir bütün halinde gözetilmesidir. Şunu herkes biliyor ki dünya üzerinde bugün sadece bir tek dini, onun emir ve yasaklarını, tefsir ve tevillerini yegane kaynak olarak kabullenen idarî sistemler artık yok. Globalleşme ile birlikte değişen toplumların çok kimlikli yapısı belki bu noktaya ulaşmakta en önemli faktörlerden biri. Dolayısıyla yürürlükte olan kaide ve kurallar çerçevesinde kalarak görevini yapan bir insanın, ayet-i kerimelerde yerini alan kâfir, zalim ve fâsık nitelemesi ile ilgisinin olması düşünülemez.

Üçüncüsü ile bahsini ettiğimiz ayetleri sadece adalet mekanizması ile sınırlamak yanlıştır. Ayetler aynı zamanda hangi sistem altında olursa olsun, ferdin vahyin gerçeklerine göre hayat yaşayıp-yaşamadığını da kapsama alanı içine almaktadır.

Bütün bunlardan tatmin olmayıp arayış içinde bulunanlara ise Mecelle'de yerini bulan bir madde ile seslenmek isterim: "Hacet umumi olsun hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur." (Mecelle, Madde, 32)

Hacet ve zaruret kavramlarının anlam çerçevelerini anlatmaya gerek var mı?


07 Ekim 2010, Perşemb
e
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Allah'ın ahkamıyla hükmetme
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Fıkıh -İlmihal-
Buraya geçin: