KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 NUSAYRiLiK

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: NUSAYRiLiK   Perş. Ekim 21, 2010 6:19 am

NUSAYRiLIK

Çogunlugu Suriye'de yasayan asiri bir Siî-Batinî firkasi. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmiste kalan bir isim oldugunu ve firka kurucusuna nisbeten bu ismin verildigini ileri sürerler. Firkanin ismini kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri'ye (270/883) nisbeten aldigi bilinmektedir. Zaten itikadi firkalarin hemen hemen bir çogunun kurucularina nisbeten tanindiklari ve buna uygun isim aldiklari bilinen ve sik rastlanan bir durumdur.
Batinî karakterli firkalarda ortak olarak görülen husus bunlarin genel olarak çift hayatlari olmasidir. Yani birisi kendi içlerinde ve çevrelerinde yasadiklari ve yasattiklari hayat seyri digeri de toplum içinde yasamalari itibariyle toplumsal hayatlaridir. Iste Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri tasimakla birliktebatinî firkalar arasinda önemli eserlerinden bir kismi elde edilebilmis ve dolayisiyla görüslerine vakif olunabilmis firkalardan birisi olma özelligini tasimaktadir.
Nusayriligin kurucusu Ibn Nusayr Siî-Imamiyyenin onuncu imami Ali en-Nakî'nin hayatinda onun tarafindan gönderilmis bir peygamber oldugunu iddia ediyor; onun hakkinda asiri görüsler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahligini söylüyor ve haramlari helal kiliyordu. Bir rivayete göre de Ibn NusayrImamiyye'nin onbirinci imami Hasan el-Askeri'nin (260-873) "bab"i oldugunu ileri sürmüs ve onun vefatiyla da oglu Muhammed b. el-Hasan'in mehdiligini kabul etmistir (E.Ruhi Figlali Çagimizda Itikadi Islam Mezhebleri s. 143 en-Nevbahtî Firakus-Sî'a nsr. M.Sadik Necef 1936 s. 193).
Genellikle Suriye bölgesinde yayilmis bulunan Nusayriler Karmatilerin 291 (903) yilinda Suriye'yi ele geçirmesi üzerine bir kismi Suriye'de kalirken bir diger kismi ise Antakya civarina çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdanilerin Suriye'ye egemen olmasiyla bu dönemde büyük bir güç kazandilar. Zira Hamdani emirleri bu mezhebe girmis ve yayginlasmasi için ugrasmislardir. Selçuklular döneminde Malazgirt savasini (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya'yi ele geçirmislerdi. Franklarin 492 (1098) yilinda bölgeyi isgal etmeleri üzerine bir süre onlarin hakimiyetleri altinda kaldilar. Haçli seferleri esnasinda Haçli ordularina yardim etmis ve müslümanlarin aleyhinde Hristiyanlara destek olmuslardi. Bundan dolayi Selahaddin Eyyubî tarafindan cezalandirilmislardir. Ayni sekilde Memluklular aleyhinde Mogollara yardim ettikleri için Memluklu Sultani Baybars'tan da baski gönnüslerdi. Nusayriler bölgede sirasiyla hüküm süren Selahaddin EyyubiHaçlilar Ismaililer ve Mogollar'dan sonra Yavuz Sultan Selim'in 922 (1516) yilindaki Mercidabik Zaferi ile Suriye'yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de ayni bölgede varliklarini sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanli Döneminde varliklarini sürdürmelerindeki en önemli faktör Osmanli Devletinin hükmü altindaki bölgelerde her inanç ve irktan olan kavimlere gösterdigi müsamaha anlayisi ve tavri gösterilmektedir. Zira Osmanli Devleti bu tavrini devletin baglayici ve birlestirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlilara karsi isyan etmelerine ragmen II. Abdülhamid onlari resmen bir mezheb olarak kabul etmisti.
Bugün Suriye'de çesitli bölgelerde Hatay Tarsus Adana Firat boylari ve Lübnan'da yaygin olarak yerlesmis bulunan Nusayrilerin sayisi bir kisim arastirmacilara göre yaklasik 325-400 bin kisi civarindadir (L.Massignon "Nusayriler" Maddesi I.A.) Bir kisim arastirmacilara göre ise yalniz Hatay Bölgesi'nde yaklasik yüz kirk dokuz bin Nusayri bulunmaktadir (Ahmet Turan Les Nusayris de Turquie dans la Religion d'Hatay Doctorat de III e cylcle Paris 1973 s. 21).
Diger bir çok itikadî firkada oldugu gibi Nusayrilik de kendi arasinda çesitli firkalara ayrilmistir. Bunlar genel olarak dört kola ayrilmislardir ki bunlar; Haydariyye Simaliyye (veya Semsiyye) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye'dir. Ancak bunlar esas itibariyle Simafiyye ve Kibliyye olmak üzere iki ana kol halinde yayginlik kazanmislardir.
Nusayrilerin itikadi görüslerine gelince:
Bunlarin görüsleri kismen Islâm'dan kaynaklanmis olsa da agirlikli olarak batini tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman hristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdân el-Hasibî'nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmû'u ile önce nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanali Süleyman Efendi'nin Kitâbul-Bakürati's-Süleymaniyye fi Kesfi Esrâri'd-Diyânâti'n-Nusayriyye isimli eserleri Nusayriligin itikadi ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.
Bir çok itikadi firkada gördügümüz gibi firkalarin görüslerini temel bazi hususlar teskil etmekte ve diger görüsler bu görüsün etrafinda odaklanmaktadir. Nusayrilerin görüslerinin temelini de Hz. Alinin ilahlastirilmasi teskil etmektedir. Bundan dolayi Nusayriler Sia firkalari arasinda gulat kismindan telakki edilmektedir. Bu firkanin bütün kollarina göre Hz. Ali mabudtur tanridir. Yüce Allah için sayilan sifat ve özellikler Hz. Ali için sayilmaktadir. O nurun nurudur ilahi zati itibariyle gizlidir. O manadir. Görünüste imam olmasina ragmenbatini cihetiyle O Allah'tir. Buna göre onlarin sehadet kelimesi "Ben Ali'den baska ilah bulunmadigina sehadet ederim "seklindedir.
Bu anlayisa göre Ali Tanridir. Kendi ruhundan Muhammed'i O da Selman-i Farisî'yi yaratmistir. Ali "mana"Muhammed "isim" Selman ise "bab"dir. Bu üçlü A(ayn) M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafindan Hristiyanliktaki "Baba-Ogul-Ruhul-Kudüs" sistemiyle açiklanir. Ayrica Selman'dan sonra bes tane de eytam vardir ki bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olaylari ve zelzeleyi yürütür) Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yildizlarin hareketini idare eder) Abdullah b. Revâha (Canlilarin hayatlariyla ugrasir) Osman b. Maz'un (Rizik ve hastaliklarla ugrasir) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhlari cesetlere gönderir). Bu bes eytam ayni zamanda bes büyük yildizdir.
Tenasüh ve ruh göçüne inanirlar. Onlara göre insanlar ilk kez semâvî varliklar olarak yaratilmislar; fakat düsüslerinin bir sonucu olarak bu günkü sekillerini kabullenmek zorunda kalmislardir. Sürekli tenasüh ve ruh göçü insanlarin tekrar semavi varliklara dönmesiyle son bulacaktir. Yine Hz. Ali (r.a)'in yildizlarin prensi oldugunu ve günes veya ay ile cisimlenmis bulunduguna inanirlar.
Kendileri Ali'nin uluhiyyetine inanmak ve onun yüceliginin nimetine ermek serefine ulasan kisilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla hareket yoluyla yildizlar haline dönüserek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanlarin ruhlari ise hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadinlarin ruhlari yoktur. Seytanlar insanlarin günahlarindan kadinlar da seytanlarin günahlarindan yaratilmislardir. Bu bakimdan kadinlara onlarin mezheblerinin sirlari açiklanmaz. Bu taassuplarindan ötürü Fâtima'nin ismini kullanmayip metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir'i kullanmayi tercih ederler. Ayrica onlara göre diger halifelerle birlikte bir kisim sahabe ile Muaviye Yezid ve Haccac da seytanin sembolleridir ve lanetlidirler.
Tanri olarak kabul ettikleri Ali'nin bulundugu yer konusunda iki gruba ayrilirlar. Haydariler'e göre Aligöktedir. Günes Muhammed'i ay da Selman'i temsil eder. Ali güneste oturmaktadir. Bu yüzden bunlara "Semsiler" de denilmektedir. Ikinci kol olan Kilaziler'e göre ise Ali'nin yeri ay'dir. Bu yüzden bunlara da "Kameriler" ismi verilmektedir.
Onlara göre sarap uluhiyyetin sembolüdür. Bundan dolayi sarabi ve sarabin asli olan üzüm asmalarini asiri bir sekilde yüceltirler.
Islamin bes sarti ise söyle bir tevil esasina göre anlasilir:
1. Sehadet: Nusayrilige giriste yukarida sözü edilen sehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da "Nusayri dininden Cundebî görüsünden Cunbulanî tarikatindan Hasibî akidesinden Cillî inancindan Meymunî fikhindan olduguma sehadet ederim" seklindeki söz söylenir.
2. Namaz: Namaz sesle yapilan bir ibadet olup sadece duadir. Namazin basinda "Ali Muhammed ve Selman'i yüceltiriz" demek namazi eda etmek olarak anlasilir. Namaz Ali'ye açilan bir kalbin niyazi olarak anlasildigindan ferdi yapilir ancak bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapilabilmektedir. Namazdan önce abdest alinmaz. Namazin sartlari bestir:
a) Bes seçkini bilmek Bunlar; Muhammed Fâtir Hasan Hüseyin ve Muhsin'dir.
b) Gülmeden ve konusmadan dua etmek
c) Namazi Abbasi rengi oldugu için siyah takkesiz kilmak
d) Ibadeti baskalari görmeden gizli yapmak
el Namazi "Ey Yüce Büyük ve Arilarin Efendisi Ali bize merhamet et" diyerek bitirmek.
Namazin sayisi yine bestir ve bes masuma tahsis edilmistir. Namazda Mekke'ye dönmek sart degildir. Ögleye kadar günesin dogus yönüne ögleden sonra ise batiya dogru yönelinir.
3. Oruç: Oruç Resulullah'in babasi Abdullah b. Abdulmuttalib'in sessizligini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah Kur'an Hz. Muhammed'dir. Ramazan günleri ise Nusayrilerin kutsal kisilerini temsil eder.
4. Zekat: Zekatin manasi dini ögrenmek ve aktarmaktir. Her aile malî sartlarina göre seyhe para vermek zorundadir. Bu zekat yerine geçer.
5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanir ve ayni zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarinda ya da agaçlik yerlerdedir. Bu anlayislari eski Fenikelilerden kalan bir inançtir.
Nusayrilerde seyhler tabir edilen din islerini organize eden dört ayri sinif vardir ki bunlar onlara göre büyük önem arzetmektedir.
Bunlari da sirasiyla söyle siralayabiliriz;
A- Büyük Seyh: Ali'nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup genis ve büyük bir otoritesi vardir. Insanüstü gücü bulunduguna inanilir bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi seyh ve imam adaylarini seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük seyh bulunur.
B- Seyh: Cemaatin manevi önderleri durumunda bulunan seyhlerin sayilari çoktur ve atalarinin melekler olduguna inanilir. Melekler onlara hulul etmistir. Ahiret aleminde sefaat hakkina sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip hastalara dua ederler onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kizlarla evlenirler ve evleri herkese açiktir. Seyh olabilmek için seyh ailesinden gelmek sart oldugu gibi genis bir kültüre de sahip olmak zorunludur.
C- Nüvvab: Bir nevi seyh yardimcisi durumundadirlar. Seyh olabilmeleri büyük seyhin kararina baglidir. Bunun için genis bir tecrübeden geçmesi gereklidir seyh olabilecegi kanaati olusugunda bir baska bölgeye seyh olarak atanir.
D- Imam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.
Nusayrilige giris bir kaç merhaleden olusmaktadir. Kadinlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giris için esas sart ana-babanin Nusayri olmasidir. Erkek sagligi yerinde 8-10 yasindan büyük ve ölümle karsi karsiya kalsa bile sir saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayrilige giris için gerekli sartlardandir.
Nusayrilige giris genel olarak üç merhaleden olusmaktadir.
Sirasiyla bu merhaleleri görmeye çalisalim;
Birinci merhale: Mezhebe girecek yasa gelen çocugu babasi güvendigi bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O sahis onun manevi babasi haline gelerek onu iyice tanir. Çocugun durumu hakkinda sahitler ve seyhin huzurunda teminat alinir çocuk eger sir verirse öldürülür. Daha sonra o kisi çocugun egitimini saglar. Müslümanlarin gözünde iyi bir müslüman intibasi birakmak için namaz kilip oruç tutmasina özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.
Bu ön hazirlik safhasindan sonra çocuk "Mesveret Cemiyeti" adi verilen bir toplantiya alinir ki bu toplanti seyhin veya ileri gelen bir nusayrinin evinde yapilir. Çocuk içeri alinir ve nefsini alçaltma itaatkâr olmanin bir nisanesi olarak seyhin ve orada bulunanlarin ayakkabilarini basina koyar. Uluhiyyet sembolü olan bir kadeh sarabi içtikten sonra o "Abdu'n-Nur" (Nurun kulu) adini alir. Bu arada a(ayin) m(mim) s(sin) harflerimanalari anlatilmadan bir mühür seklinde tekrar ettirilir tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay gün ve senesi kaydedilir.
Ikinci merhale: Ilk merhaleden kirk gün sonra yapilan bu toplantinin adi "Melik Cemiyeti"dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantidir. Nakib çocuga tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayin) m(mim) s(sin) harflerinin sirrini ögreterek bunlari her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada "Kitâbül-Mecmu" dan da bazi bölümler kendisine ögretilir.
Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. Nusayrilige giren çocuk eger ileri gelen bir aileden veya seyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay eger halkdan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. Genis bir salonda yapilan bu merasim bir hayli kurallara baglidir. Salonda ortada büyük seyhi temsilen bir imam oturur saginda nakib solunda ise necîb vardir. Bu sekil ayni zamanda a(ayin) m(mim) s(sin) harflerini yani AliMuhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin saginda da havarileri temsilen on iki kisi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kisi yer almaktadir. Bu kisiler Kitabul-Mecmu'un bes defa tekrar edildigine sahitlik ederler. Merasimin basinda imam tekrar sir saklayacagina dair söz ister havariler de onun sözüne sahitlik ederler. Bu sirada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alirlar aday da alir ve böylece uluhiyyete erilmis olur.
Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler sunlardir:
1. Fitr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali'yi imam tayin ettigine inanilan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce Necranli Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasindaki lânetlesme olayi) 5. Firas (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine'ye hicret ettigi gece Hz. Ali'nin O'nun yatagina yatmasi) 6. Asüre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin Kerbela'da ölmemis Hz. Isa gibi göge çekilmistir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer'in sehid edildigi gün) 8. 15 Saban (Selman'in ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramlari 10. 24/25 Aralik gecesi Hz. Isa'nin dogumu ve "son yemek" ayini.
Onlar bayramlarda özellikle uluhiyyetin saglanmasi için sarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyyet göstergesidir. Zira sarap kutsaldir.
Nusayriler burada görüldügü üzere kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takim bayram ve merasimlere çok baglidirlar ve bunlari dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batil firkada görüldügü gibi onlar kendi otorite ve agirliklarini ancak bu sekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensuplari huzurundaki söz vermelerle saglamaktadirlar. Yani bunun ancak ve ancak kollektif suurla saglanabilecegi kanaatindedirler. Kollektif suurbir bakima oldukça önemli ve zaman zaman da kullanilmasi lüzumludur. Ancak bunun bir taassup ve hedef seklinde kullanilmasi yanlis kanaat ve izlenimlere götürmektedir. Islâmda da bir takim merasim ve kollektif suura götüren vesileler vardir fakat bunlarin hiç birisinde esas itibariyle bir asirilik gözlenmedigi gibi daima itidal tavsiye ve tasvib edilmistir. Ayrica akil ve mantik ölçüleri hiç bir sekil ve surette ihmal edilmemistir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karismamasidir. Ve bu tür merasimlerin hiç bir sekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.
Nusayrilerin buraya kadar anlatilan inanis davranis hal ve hareketleri dikkatlice izlenip gözönüne alindiginda bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanislardan özellikle totemcilikten Sabiîlik'ten Mecusîlikten Musevilik ve Hristiyanliktan ve ilkel inanislardan oldukça büyük oranda etkilendigini görmek ve müsahede etmek mümkündür. Bu inanis biçimi ve tezahürleri ayni zamanda bâtinilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde takdim edilmistir. Zira sözü edilen tutarsiz görüs ve inanç biçimleri ancak bu sekilde idame ettirilebilmistir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden ilk alinan sözsir saklama hususudur.
Su ana kadar inançlarini özetlemeye çalistigimiz Nusayriler aslinda inançlarini son derece gizli tutarlar. Öyle ki büyük bir çogunlugu inançlarin tamami ve sirlari hakkinda bilgi sahibi olamazlar. Bu ancak seçkin bir zümreye aittir. Ögretiler uzun bir üyelige kabul süreci içinde ögretilir. Bu ancak uygun görülen 19 yasina basmis erkekler için baslar. Sirlarini baskalarina açma korkusuyla kadinlara ögretmedikleri gibi kadinlar ayinlere de katilamazlar. Üyelige kabul töreni masonlarin üyelige kabul törenlerine sasirtici bir biçimde benzemektedir.
Nusayrilere Fransiz isgalcileri Eylül 1920'de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)'nin ismini kullanarak Islami yikmak daha kolay olacakti. Dolayisiyla o günden bu güne Alevî ismiyle çagrilmayi tercih ettiler. Iran'daki Bahâiler ve Pakistan'daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çikarlari dogrultusunda kendilerine düsen rolü layikiyle oynamislar ve bu gün Suriye'de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.
Bu gün Suriye bu insanlar tarafindan idare edilmekte olup tarih boyunca Müslümanlari devamli katletmislerdir. Sadece 1982 yilinda Hama sehrinde gerçeklestirdikleri katliamda otuz bin sivil insan sehit olmustur.
Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine ragmen Nusayrilik ne Hristiyanlikla ne Yahudilikle ne de Islam ile ilgisi olmayan; gerek inanç gerekse ibadet yöntemleriyle ayri bir din olarak ortaya çikmaktadir. Bunlarin kâfir müsrik mülhid olduklarinda bütün Ehl-i sünnet ve Sia ulemasi ittifak etmistir. Hatta Ibn Teymiyye bunlarin kestiklerinin yenilemeyecegini kadinlarinin nikâh edilemeyecegini söyledikten sonra; mürted olduklarindan Cizye ödemekle hayat hakkina sahip olamayacaklarini bildirmektedir.
Nusayrilik bu tepkiyi görmesine ragmen bir ara Lübnan'daki Imamiye mezhebi mensuplari tarafindan Siî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye halkinin dörtte biri olmalarina ragmen 1971'den beri ülke yönetimine hakim olmuslardir. Böylelikle yirmi yildir bütün ülke diktatör hafiz Esad tarafindan baski altinda tutulmaktadir.
Abdürrahim GÜZEL

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: NUSAYRiLiK   Perş. Ekim 21, 2010 6:20 am

Ben Nusayriyim (Arap Alevisiyim) ve size Nusayriliği (Arap Aleviliği) anlatmak istiyorum izninizle.




NUSAYRİLER (ARAP ALEVİLERİ)

ALEVİLİK NEDİR?

Alevilik; Kaynağını Kur’an’dan alan Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam’ın özüdür sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.

Alevilik Hz. Ali’nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah’ın taraftarı olmak demektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) hadis-i şerifte “Her kim Ali’yi severse beni sevmiş olur; beni seven de Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur.” diye buyurmaktadır. Kur’an Allah’ın (c.c.) kelamı; Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Kuran’ın dili Hz. Ali (a.s.) de konuşan Kur’an’dır. Hadis-i şerifte “Kuran Ali’yle Ali de Kur’an’la beraberdir. Kıyamet Günü’ne kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.” diye buyrulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) Sıffin’de bir hutbesinde “Konuşan Kur’an benim.” diye buyurmuştur. Kısaca Kur’an Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz. Ali (Ehlibeyt) (a.s) birbirini destekleyen insanın doğru yolda yürümesini sağlayan ana kaynaklardır. Alevilik bu kaynaklara dayandığından hak yoldur.

Hz. Muhammed (s.a.a.v.) amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali’yi (a.s.) çok severdi ve Hz. Ali kendisine en yakın kişiydi. Tebük Seferi’ne çıktığında Hz. Ali’yi kendi yerine Medine’de vekil olarak bırakması ona olan güveninin bir göstergesidir.

Hz. Peygamberin Hz. Ali’ye olan sevgi ve güvenini belirleyen birçok hadisi vardır. “Ali bedenimde baş gibidir.” “Her nebi için bir vasi ve varis vardır Ali de benim vasiyyim ve varisimdir.” Gadir-i Hum’da “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” gibi hadislerle Hz. Ali’yi kendisinden sonra vasi olarak tayin etmiştir. Nusayriler Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) vasiyetini dinlediği ve ona uyduğu için ALEVİDİR.

“Alevilik” Hz. Ali’ye bağlılıktır Hz. Ali’nin yandaşı olmaktır Hz. Ali’yi sevmektir Hz. Ali’yi yüceltmektir. Bu bakımdan ilk Alevi Hz. Muhammed’dir. Çünkü Alevilik; Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye olan sevgi bağlılık ve telkinleriyle oluştu. İslam diniyle beraber Aleviliğin tohumları ekildi. İsim “Müslümanlık” kimlik “ALEVİLİK” olduğu için Aleviyiz.

Aşağıda yazılanlar okunduğunda neden Alevi olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır:

“Selman El Farisi” dedi ki: Resûlullah (s.a.a.v.) imam Ali’ye hitaben : “Bu vasim sırrımın yeri ve terk ettiklerimin en hayırlısıdır.”

“Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Hz. Fatıma’ya: “Senin kocan dünya ve ahirette seyyiddir. Kendisi ashabım içinde İslam’a ilk gelendir. Âlem içinde en fazla ilme sahip olan ve âlem içinde en kuvvetli hilme sahip olandır."

Bir hadisinde (s.a.a.v.) “Dünya ve ahirette bayrağımı Ali taşıyacaktır.” demiştir. İbni Abbas diyor ki:

“Ali’nin dört özelliği var ki başkasında yoktur:
1- Kendisi Acem ve Araptan önce Resûlullah (s.a.a.v.) ile ilk namaz kılandır.
2- Her çarpışmada peygamberin (s.a.a.v.) bayrağı onun elindeydi.
3- Başkaları Peygamberi (s.a.a.v.) terk edip kaçtıklarında ancak kendisi sebat edip Peygamber’in yanında kalmıştı.
4- Kendisi Resûlullahı (s.a.a.v.) vefatından sonra yıkayıp kabrine defnedendir.

Selman-ı Farisi diyor ki: Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: “Ümmetimden Kevser Havuzu’nun başında bana ilk erişecek olan Ali bin ebi Talip’tir.”
Resûlullah (s.a.a.v.) bir hadisinde: “Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir”.

Zeyd Bin Erkam dedi ki: “Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurmuştur: İslamiyete ilk iman eden Ali’dir."
Resûlullah (s.a.a.v.) “Ey Ali razı olmaz mısın ki; Harun’un Musa’ya olan durumu gibi olasın?” Ali dedi ki: “Evet razı olurum ya Resûlullah!” Resûlullah; “Sen öylesin.” diye buyurdu.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.): “Ben ilmin şehriyim Ali de onun kapısıdır.” (El-istiab 3/1102)
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) “Ali’den ne istiyorsunuz Ali bendendir ben de Ali’denim. Ali benden sonra her müminin velisidir.” Ve her defasında “Sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin.” demiştir.
“Hz. Muhammed” (s.a.a.v.) “Ashabım arasında en doğru hüküm veren Ali’dir.” demiştir.
“Hz. Muhammed” (s.a.a.v.) “Ben kimin Mevlâsı isem Ali onun Mevlâsıdır. Allah’ım ona dost olana dost ol; ona düşman olana düşman ol.”

Resûlullah (s.a.a.v) Beraat (Tevbe) suresini Mekke’de okuması için Ebubekir’i gönderdi. Sonra Hz. Ali’yi arkasından gönderip şöyle buyurdu: “Git Ebubekir’den kitabı al ve Mekke ehline sen oku” Hz. Ali (a.s.) Ebubekir’e yetişip kitabı ondan aldı ve Mekke halkına sureyi kendisi okudu. Bu durumdan müteessir olan Ebubekir Resûlullaha (s.a.a.v.) sordu : “Ya Resûlullah hakkımda bir şey mi nazil oldu? Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: “Hayır lakin bu sureyi ben ve benim ehlimden birinin okuması için bana emir verildi.” (El Hasais emirel müminin Ali bin ebi Talib 91)
Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurur: “ Ben ve Ehlibeytim cennette bir ağacız ki dalları dünyadadır. Kim bize tutunursaAllah’a doğru giden bir yola tutunmuş olur."

İmam-ı Ali (a.s.) buyurdu ki: Resûlullah bana ahdetti ki: “Seni ancak mümin sever ve ancak münafık buğz eder.”
Yine Resûlullah (s.a.a.v.) “ Ey Ali seni ancak mümin sever ve ancak münafık buğz (kin) eder” (Muntahabul kenz 5/30)
Ve aynı kaynaktan Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: “Mümini tanıtan sıfat Ali Bin Ebi Talib’e duyulan sevgidir.” Bizler bu hadislere inandık ve onun için Aleviyiz. Bu hadislerin sayısı çoktur ve istenirse bunlar kitaplar dolduracak kadar çoğaltılabilir. Bu deliller ve hadisler Alevi olması için yeterli sebepler değil mi? Biz bu hadisler ışığında “ALEVİYİZ.”

Hz. Ali’nin yüce konumunu biraz daha açmak gerekirse hiç kimseye nasip olmayan özelliklerinden bazılarını belirtmekte fayda vardır.

Hz. Ali Kâbe’de dünyaya gelen tek varlıktır.
Hz. Ali Hz. Muahmmed’in damadı âlemlerin seyyidesi olan Hz. Fatıma’nın eşidir.
Hz. Ali Hasan ve Hüseyin’in babasıdır.
Hz. Ali İlk iman eden ve ilk Müslüman olandır.
Hz. Ali ümmetine yol gösteren kişidir.
Hz. Ali Hz. Muhammed’in soyunu devam ettiren kişidir.
Hz. Ali Hz. Muhammed’le aynı nurdan yaratılandır.
Hz. Ali Hz. Peygamberin bayrağını dünya ve ahirette taşıyandır.

Hz. Ali: “Beni kaybetmeden önce bana sorunuz. Vallahi göklerdeki yolları yerdeki yollardan daha iyi bilirim.” demiştir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) “Allah’a and olsun ki ilmin onda dokuzu Ali’ye verilmiştir. Geri kalan onda biri hususunda da Ali insanlarla ortaktır.”

Müşriklerle yapılan savaşların kazanılması Hz. Ali’nin kahramanlıkları sayesinde olmuştur. İnsanlık tarihinde en güçlü kişidir.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) “Dünyanın bütün ağaçları kalem denizleri mürekkep olsa cinleri hesap tutsa insanları da kâtip olsa Kıyamet Günü’ne kadar Ali’nin faziletlerini sayamazlar.” diye buyurur.
Hz. Ali’nin bu yüce konumu ile Hz. Peygamberin bu hadisleri Müslüman insanın ‘Alevi’ olması için yeterlidir. Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’nin bu kadar yüceltildiğini gören ve Hz. Ali’nin faziletlerine şahit olan samimi Müslümanlar "Alevi" ismini aldı.
Hz. Peygamber de gelecekte olacakları görür gibi seslendi. “Benden sonra karanlık fitneler olacak. Bu fitneden ‘urvatül vuska’ya tutunan kurtulur.” Resûlullaha (s.a.a.v.) ‘urvatül vuska’ nedir diye sorulduğunda; o Ali Bin Ebi Talib’tir demiştir. Onun tarafını tutun o ilk iman edendir ve müminlerin reisidir.

Nusayri halkı Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri sözcüğünün kendileri için kullanılmasını istemediklerinden Türkiye'de genelde "Arap Alevisi" denir. Nusayri ismini kullanmak istememelerinin sebebi Muhammed ibn-i Nusayr'in sadece Ehl-i Beyt öğretisini yaymış olmasıdır yani mezhep kurmamıştır.

Caferiyye Şiiliği ile itikadi yönden benzemektedir.

Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri tanımlaması kullanılmaktadır. Ancak Nusayrilere göre Muhammed bin Nusayr mezhep kurucusu değil sadece 11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi ve Ehlibeyt öğretisini yayan kişidir.

11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi Muhammed bin Nusayr'ı (ö. 883) otorite kabul ettikleri için bu adı alırlar. Ancak Nusayriler bu ismi kendileri için asla kullanmazlar.


İNANÇ VE İTİKAT

Din: Semavi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli yüce Allah’ın kullarına hidayet için gönderdiği son Peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) bildirdiği “İSLAM’dır.” Allah’ın yanında din İSLAM’dır” (Ali İmran 19) “Kim İslam’dan başka bir din ararsa onun dini asla kabul olunmayacak. O ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Ali İmran 85)

İslam: İki şahadete ikrar etmektir. “Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden Resûlullah” Ve Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) Yüce Allah tarafından emredileni tatbik etmektir.

İman: Yüce Alah’a meleklerine kitaplarına peygamberlerine ahiret gününe kadere ölümden sonra tekrar dirilmeye Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna kayıtsız şartsız inanmaktır.
Bunun yanında Nusayrilerin inancında usul beştir. Tevhid adalet peygamberlik imamet ve dirilmedir.
Bunları tahmin ve taklitle değil; delillerle Kur’an-ı Kerim Hz. Peygamber ve Ehlibeyt'in hadisleriyle bilmek gerekir.

1-Tevhid: Nusayrilerin İnancında bütün âlemi Allah yaratmıştır. Allah yalnız ve tektir ortağı yoktur. “Onun hiçbir benzeri yoktur. Hem o işitir ve görür.” (Şura 11) Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamberine: “Deki; O Allah birdir. Ululuk onda nihayet bulmuştur. Doğmamış doğurulmamıştır. Onun hiçbir eşi de yoktur.”(İhlas Suresi)

2- Adalet: Yüce Allah âdildir hiç kimseye zulüm etmez. “Senin Rabbin hiçbir yerde zulüm etmez.” (Kehf 49) Adaletinin ispatı için de insanlara yalnız ıslahları için emir verir kötülüklere uğramamaları için de yasak koyar “Her kim iyi iş işlerse kendisi için işler her kim kötülük yaparsa yine kendine eder Rabbin kulları hakkında asla zalim değildir.”(Fussilet 46)

3- Peygamberlik: Nusayri inancında yüce Allah lütuf ve adaletinden doğru yoldan sapmamaları için kullarına peygamberler gönderdi. Peygamberlerin ilki Hz. Adem’dir. Sonuncusu da Abdullah oğlu Hz. Muhammed’dir.

4- İmamet: İnsanların maslahatları için yüce Allah imamlara ilahî bir makam verdi. Her bir Peygamber vefatından önce kendisine bir vasi tayin etti. Peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) kendisi için on iki vasi tayin etti. “Benden sonra 12 halife olacaktır hepsi Kureyşten dir.” Bu imamlar Peygamberin ümmetine bıraktığı dinî hükümlerin değiştirilmesini ve usulleriyle oynanmasını önlemek için yüce Allah’ın emriyle makam aldı. Yüce Allah İmamları tıpkı peygamberler gibi insanların kendilerine inanmaları ve tutunmaları için yanılmaktan hata yapmaktan ve günah işlemekten masum kıldı ve inanırız ki; son zamanda son imam Muhammed el-Mehdi gelecek ve dünyayı nasıl zulüm ve çirkinliklerle dolduysa adalet ve merhametle dolduracaktır.

5- Mead (Dirilme): Yüce Allah iyilik yapanı iyilikle mükâfatlandırıp kötülük yapanı da kötülükle cezalandırması için insanları kabirden kaldıracaktır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de kıyamet gelecektir. Onun kopmasında şüphe götürecek hiçbir şey yoktur. Allah kabirdekileri kaldıracaktır.”(Hac 7)
Yine Kur’an-ı Kerim’de Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek zerre ağırlığında şer işleyen de onu görecektir.” (Zilzel 7-Cool
Nusayrilerin Kur’an-ı Kerim’de geçen her kelime ve ayete inancı tamdır. “Ey Rabbimiz! Bize indirdiğin kitaba inandıkResule de uyduk bu hâlde bizi şahitler ile beraber yaz.” ( Ali İmran 53)

Bu beş madde altında topladığımız ana din usulünde filizler (furu-uddiyn) de vardır. Bunlar;

1- Namaz Kılmak: Günde beş vakit namaz kılmaktır. Vakitleri; öğle ikindi akşam yatsı ve sabahtır.
Bu beş vaktin farz rekâtları on yedidir. Yolculuk ve zaruretler de dört rekâtlı namazlar iki rekât olarak kılınabilir. İsteğe bağlı rekâtlar ise otuz dörttür. Bunlar (Nafile) sünnettir.
2-Oruç Tutmak: Her yıl mübarek Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’in emrettiği şekilde otuz gün oruç tutmaktır.
3- Zekât Vermek: Yılda bir defaya mahsus her kişi malının zekâtını ehline vermesidir. Miktarı gelirinin yüzde beşidir.
4- Hacca Gitmek: İmkânlar çerçevesinde maddî manevî ve yol emniyeti olması durumunda ömürde bir defa Mekke’ye gidip Beytullahıl Haram’ı ziyaret ve tavaf etmektir.
5- Cihad: İslam dinini müdafaa etmek bilmek öğrenmek öğretmek ve peygamberlerin izini takip etmektir.
6- Marufa Emir (El-emru bil maruf): Her Müslüman kadın-erkek kendi hükmünde olabilecek Müslümanları (ailesi ve yakınları) iyi ve hayırlı işler görmeye davet etmektir.
7- Münkerlere Yasak (En-nehy anil münker): İnsanları kötü işlerden alıkoymak haramdan sakınmaya davet etmektir.
8- Elvela: Yüce Allah’ın tek olduğuna Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) onun peygamberi olduğuna inanmak ve Ehlibeyt imamlarına velayet (bağlılık) etmek ve velayet edenine de veli (kardeşlik) olmaktır. Hz. Muhammed (s.a.a.v) “Mümine vazife olan şey Allah’ın velisini bilip ona velayet etmek düşmanını bilip de düşmanlık etmektir” buyurmuştur.
9- El-bera: Yüce Allah’a Allah’ın Peygamberine Peygamberinin Ehlibeytine ve imamlara düşmanlık eden herkesi düşman bilmek ve benliğimizi onlardan arındırmaktır.
Yukarıda yazdığımız gibi dine olan itikadımız Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de geçtiği gibidir. Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. “Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O hüküm ve hikmet sahibi övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir.” (Fussılet 42)

İSLAMIN ŞARTLARI

Hz. Peygamberimizin hadislerinde Hz. Ali’nin şiası (taraftarı) olarak adlandırılmışız. Hz. Muhammed’den (s.a.a.v.) sonra “Alevi” ismi Hz. Ali’nin yandaşlarına (Şiası) verildi. İslam’ı sevenler İslam’ın şartlarını Hz. Ali ile yerine getirmekten büyük haz duymuşlardır. Hz. Ali Hz. Peygamberden sonra İslam’ın kurallarını hatasız şekilde yaymıştır. Birçok rivayette İslam’ı sevenler namaz kılmayı Hz. Ali’den öğrenmek istemişlerdir. Namaz kılmaktan zevk almak isteyenler de Hz. Ali ile namaz kılmışlardır. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara farz kıldığı ve tediyesini emrettiği vecibelere ‘İslam’ın Şartları’ denmiştir. Bu İslamî şartlar beştir.
Aşağıda gösterilen farzlar birinin edası durumunda eda eden kişinin Müslüman olduğuna işaret eden şartlardır.

İSLAMIN BEŞ ŞARTI

Bu beş farizadan birini veya hepsini ancak Müslüman olan biri eda eder.

1- Kelime-i şahadet getirmek
2- Namaz kılmak
3- Oruç tutmak
4- Hacca gitmek
5- Zekât vermek

1-Kelime-i şahadet: “Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü ” (“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim”)
2-Namaz kılmak: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın şartlarının en önemlisidir. Hz. Muhammed’le (s.a.a.v) ilk namaz kılan Hz. Ali’dir. Kur’an-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın zekat verin rüku edenler ile beraber rüku edin” (El bakara 43) der. Ve Kur’an-ı Kerim’de namaza işaret eden ayetler elliden fazladır.
3-Oruç tutmak: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın şartlarından biridir. Ramazan ayında oruç tutmak Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç nasıl farz edilmiş ise maziden sakınasınız diye size de öyle farz kılındı.” (El bakara 183.) Oruç Bakara suresinin 185-187. ayetlerinde de zikredilmektedir.
4 - Hacca gitmek: Yüce Allah’ın ömürde bir defa maddi ve manevi gücü olana farz kıldığı İslam’ın şartlarından biridir. Kur’an-ı Kerim’de “Hac” İbadeti için Ali İmran suresinin 97. Ayetinde “Onda apaçık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlikte olur. Hac için bir yol bulabilenin Beyti ziyaret etmesi ise Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. İnkâr edenlere gelince Allah'ın âlemlerde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” diye buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “Hac” konusunda ondan fazla ayet vardır.
5 - Zekât vermek: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın bir şartıdır. Müslüman’ın malından gelirinin yüzde beşini zekât vermesidir. Kur’an-ı Kerim’de: “Namazı dosdoğru kılın zekât verin nefsiniz için evvelce ne hayır gönderirseniz onu da Allah’ın yanında bulursunuz.” (El bakara 110) Kur’an-ı Kerim’de zekâtla ilgili yirmi beşten fazla ayet vardır. Burada İslam’ın beş farzı özetle zikredilmiştir.


Şunu bilmek gerekir ki Aleviler Müslüman’dır. Alevilikleri ise Hz. Ali’ye yandaşlıkları taraftarlıkları ve sevgileridir. İmam Hz. Ali Hz. Peygamberin amcasının oğlu damadı ve vasisidir. İlk iman eden ve Müslüman olan kişidir.

Rabbimiz Allah’tır Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v)’dir. İmamımız Emirül Müminin Hz. Ali Bin Ebi Talip’tir. İslam dinine zıt olan bütün dinlerden aklanırız. Dini hükümleri İslam Dini Anayasa’sı olan Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamlarının rehberliğinde öğrenir ve uygularız.
Alevi Müslüman olarak adlandırılan bizlerin inancı budur. Alevi kardeşimiz bu bilgiler ışığında büyümüştür. Bizleri daha farklı görenlerin basiretleri bizleri bu şekilde görmekle açılacak ve bizi yanlış tanıyan gözlerin önünden bizi kapatan perdeler açılacaktır.

Bu bilgiler bizim gerçek kimliğimizi göstermektedir. Bu deyimler asıl inancımızı anlatmaktadır. Bin dört yüz yıldır doğrularla haykıran bu Alevilerin sesi duyulmadı. Kendilerini tanıttılarsa da onları duymak istemeyenler duymadı.

“İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır.” hadis-i şerifi insanların birbirlerini anlayamadıkları ve tanıyamadıkları için söylendiğine işarettir.

Yüce Allah bizleri en doğru ve gerçek yola hidayet etmiştir. Bu doğru yolda dünyanın en kutsal inancına İslam’ın özüne sahip olmakla onurlandırıldık. Çünkü İnsanlığın en kutsal inancını en yüce kaynaklardan öğrendik. Yüce Allah’ın hidayetiyle Hz. Muhammed (s.a.a.v)’in sünnetiyle Ehlibeyt'in rehberliğiyle Müslümanlığın temelinde Aleviliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bu kutsal inanca mensup olmakla dünyanın en mesut ve huzurlu kulları olarak ahirette sevinecek ve bahtiyar olacağız. Yüce Allah’ın ve Peygamberinin emrettiği şekliyle Ehlibeyt ipine sımsıkı tutunmaya ve Aleviliğimizin gereklerini yerine getirmeye yüce Allah bizi muvaffak etsin.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: NUSAYRiLiK   C.tesi Mart 19, 2011 11:21 am

NUSAYRİLİK'te Sır Tutmak
Kutsaldır


"Zamanı geldiğinde her üye sınavdan
geçirilir. Cemaate ilgili sırları saklayacağına ilişkin defalarca yemin ettirilir."


Araştırmacı Gül Atmaca'nın Cumhuriyet
için hazırladığı "Nusayrilik" yazı dizisi..




İbadet
ve törenlerde gizlilik



Araştırmacı Gül Atmaca'nın Cumhuriyet için hazırladığı "Nusayrilik" yazı dizisi..

İbadet ve törenlerde gizlilik

Nusayriler,
Kuran-ı Kerim’in zaman içinde farklı yorumları yapıldığını söyleseler
de “Allah’ın sözleriyle yazılmış olduğu” için emirlerine uyulması
gerektiğine inanırlar. İnan Keser, “Arap Aleviliği” adlı kitabında da
Nusayrilerin Kuran-ı Kerim’e bakışlarında diğer bir farklılıktan daha
bahsediyor: Kuran-ı Kerim’de bulunan söz, ayet, ve surelerin görünen
anlamları dikkate alınarak hüküm çıkartılamaz; bunların görünmeyen-gizli
(batın) anlamları vardır.

Keser
şöyle devam ediyor: "Nusayri din adamları Kuran-Kerim’de bulunan sure
ve ayetleri kendi inançları ekseninde yorumlayarak hüküm çıkartmakta ve
aynı şekilde kendi inançlarına yine Kuran-ı Kerim’den deliller
gösterilmektedir. Bu yorumları yaparken sıkça kullandıkları yöntem ise
kökenleri Gnostik dinlere ve özellikle de Pythagoras’ın fikirlerine
dayanan, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam kaynaklı bir çok mezhebin
sıkça kullandığı ‘ebced sistemi’dir."

Nusayrilerin kutsal kitabı

Nusayrilerin
ikinci kutsal kitapları ise Kitab-ül Mecmu'dur. Nusayrilere ait yazılı
metinler arasında en iyi bilinen kitap olan Kitab-ül Mecmu, bu dine
mensup her fert tarafından bilinmektedir. Said al Mamun ibn-al Kasım at
Tabarani (öl.1034-35) tarafından yazılan, daha sonra El Hüseyin bin
Hamdan el-Hasibi tarafından yeniden düzenlenen ve onaltı sureden oluşan
Kitab-ül Mecmu dini merasimleri ve bayramları içerir.

Kitab-ül
Mecmu, tarihsel süreç içinde gelişen sosyal, tarihsel ve kültürel
değişimlerden etkilenerek şekillenmiştir. Hatta Ebu Said'in Kuran-Kerim
de de yer alan 12 bayramın anlamı, oluş biçimi, yapılacak dualara ilgili
yazdıklarına daha sonra başka bilgiler eklendiği ileri sürülmekte.
Kitap, ilk defa Nusayri dininden dönen biri olan Süleyman el-Adani
tarafından Hıristiyanların desteğiyle 1863 yılında Beyrut’ta yayınlandı.
Araştırmam boyunca bu meselenin gerçekten de "sır" olma özelliğini
taşıdığını hissettim. Nusayriler arasında kuşaktan kuşağa geçen ancak
dışarıdan olanların kolay kolay çözemeyeceği bir sır...

Faik
Bulut’un, “Nusayriler/Bin Yemin” başlıklı yazısından: “...
İbadetlerini, törenlerini, geleneklerini gizlilik içinde yürüttüler. Sır
tutmayı zorunlu ve kutsal saydılar. Zamanı geldiğinde topluluğun her
üyesini sınavdan geçirdiler, mihenk taşına vurdular ve ‘cemaate ilişkin
sırları saklayacağına, kurallara, ahlak ve öğretiye uyacağına’ dair
defalarca yemin ettirdiler...”
Gerçekten de Nusayrilik yoluna girişin belli evreleri ve eğitim aşamaları vardır.

40 günlük sınama

Yola
talib olan kişi, kırk günlük, yedi veya dokuz aylık melik (sınama)
dönemlerinde sonra yapılan giriş törenlerinde, en az on iki kişilik
kefil (şahid) göstermek suretiyle, İmam huzurunda kutsal görevlerini
yerine getireceğine, yol ilke ve kurallarına ters düşmeyeceğine dair
ikrar (söz) verir. Nusayrilik’te Em-i Seyyid adıyla anılan Din Amcası,
Nusayri yoluna girmek isteyen tâlibe, yolun inceliği, adap, erkan ve
kuralları hakkında bilgi verir. Tâlibe el veren ve yola girmesini
sağlayan Em-i Seyyid kurumu, bir anlamda sosyal ve dinsel bir akrabalık
bağıdır.

Nusayri törenlerinde de, Kırklar meclisine izafeten adab ve erkân
kuralları içerisinde bir kadeh (nakfe) dem sıredilir (içilir). Bu dem,
bâtıni anlamda vahdet sırrına ermenin, ölümsüzlüğün, Tanrısal aşkın bir
sembolüdür. Nusayri törenlerinde genellikle On İki İmam adına buhur
yakılır (kuddas al-bahur, kuddas al-tib, kuddas al-ezan gibi kutsama
gelenekleri yerine getirilir).

Din amcalığı kurumu


Dine girmek isteyen kişinin anne ve babası mutlaka Nusayri dinine
mensup olmalıdır. Yüzyıllar boyu zulüm gören Nusayrilerin dine girişte
böyle bir kriter koymalarının ana nedeni dinlerinin açığa çıkmamasını
sağlama çabasıdır. Dine girmek isteyen kişide aranan ikinci özellik ise
adayın erkek olmasıdır. Dine girecek olan kişide aranan diğer bir
özellik, kişinin ruh sağlığının yerinde olmasıdır. Nusayrilerde dini
bilgilerin yeni nesillere aktarılması ve bu yolla devamlılığının
sağlanması kendilerine özgü bir kurum olan “din amcalığı kurumu” ile
gerçekleştirilir. Bu kurum birçok özelliğiyle Katolik Hıristiyanlık
içinde varolan “compadrazgo” yani vaftiz babalığı kurumu ile yakın
benzerlikler içindedir. Nusayriler, “Em-i Seyyid” ya da din amcası
Nusayrilerde dini öğreten kişi anlamında kullanılmaktadır.


Güneş ve Ay'a göre ayrılan mezhepler

Nusayriler,
tahminen 15.yüzyılın ortalarında Haydari ve Kilezi diye iki mezhebe
ayrıldılar. Haydari mezhebine (daha çok İçel, Adana, Hatay’da
yaşıyorlar) mensup olanlar “Şemsiler-Güneşçiler” olarak ta biliniyor.
Kilezi ya da Kilazi mezhebine (Hatay’ın güneyi ve Suriye’de çoğunlukta)
mensup olanlar ise “Kamerciler-Aycılar” olarak adlandırılıyor.
Ayrıldıkları nokta ise inanç önderlerinin mekanı olarak Ay’ı, Güneş’i ya
da gökyüzünü kabul etmeleri.

Bu
arada, her ne kadar bazı Nusayriler dile getirmek istemedilerse de gök
cisimlerini kutsal kabul ettiklerini gözlemlemek zor değil. Antakyalı
meslektaşım Mehmet Ali Solak'a bunu sorduğumda aldığım yanıt şöyle oldu:
" Şamanizmden etkilenmediğimizi söylersek yalan söylemiş oluruz...Bizde
Ay’ın parmakla gösterilmesi günahtır... 'Aaa ne kadar güzel! Bak Ay
çıkmış' deyip Ay’ı parmakla gösterecek olursanız daha sonra parmağınızı
ısırıyorsunuz..."

Gökcisimlerinin önemi

İnan
Keser'e göre kimi büyülerin Ay’ın belirli dönemlerinde yapılması,
görüştüğü birçok Nusayri’nin (özellikle de kırsal alanda yaşayanlar ve
yaşlılar) insanoğlunun Ay’a ayak bastığına inanmamaları, Ay’a ait
resimlerin dünyada çekilmiş sahte resimler olduğunu söylemeleri ve bu
konuyla ilgili sorular yönelttiğinde verdikleri tepkilerin kızgınlığa
dönüşmesi, Nusayrilerin bu gök cisimlerine verdikleri önemin bir
kanıtı.

Bu
iki mezhep arasında ibadet ederken de farklılıklar var; Haydariler ve
Kilezilerin, ibadet sırasında ellerini göğsünde kavuştururken
parmakları farklı duruyor. Namaz kılarken, kutsal kitapları Kitab-ül
Mecmu’nun sekizinci suresi “İşara”yı okurken, Kilezi mezhebinden
olanların parmakları, Arapçadaki “Ayn” harfi gibi duruyor. Bu, sadece
Ali Ebû Talib’i değil aynı zamanda Ay’ın hilal durumundaki görünümüne
benzemesi nedeniyle Ay’ı simgeler. Dolaylı olarak bu hareket Allah’ı
simgelemektedir. Din adamlarına gelince Kilezi din adamları ya hiç sakal
bırakmaz ya da kısa düzeltilmiş sakal bırakırlar, Haydari din adamları
ise uzun sakallarıyla dikkat çekerler.

Nusayri
dini de insanlara ödül ve ceza ikilisi üzerine kurulmuş bir öteki hayat
inancı sunar. Ancak diğer dinlerin birçoğundan farklı olarak
Nusayrilikte cezalandırma başka bir hayatta fakat bu dünyada gerçekleşen
bir süreçtir. Bu, yeniden doğuş inancının da temelini oluşturur. Diğer
bir deyişle, Nusayri toplumunda rastlanan ve ortodoks İslam anlayışından
önemi bir farklılığa işaret eden bir başka önemli nokta da
reenkarnasyon (yeniden doğuş) inancıdır.

Bu
inançlarına göre insanlar Tanrı tarafından günahlarından arınmak ve
cezalandırılmak için öldükten sonra bir çok defalar başka bedenlerle
tekrar doğarlar. Günahları çok olan “daha kötü bir bedende-örneğin bir
hayvan bedeninde ” dünyaya gelir. Düşme kesinlikle cansız yönde olmaz.
Yani insanlar asla cansız maddelere dönüşmezler.

Yeniden doğuş inancı

Cenaze
törenlerinde yeniden doğuş inancından dolayı töreni yöneten Şeyh ölmüş
kişiye, “yeni yaşantısında zina yapmamasını, haram yememesini, iyi bir
hayat sürüp iyi bir Nusayri olmasını” nasihat eder. Çünkü ölüm, aslında
yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir doğuşun gerçekleşmesi için zaruri
olan bir durumdan öte bir şey değildir.Yaşanılan, bulunulan mekândan ve
önceki akrabadan uzak bir yeniden dünyaya gelme, kolay gözükmez.Ölen
akrabalar, sürekli yeni doğan bebeklerle yeniden dünyaya gelir. Bu, Hz.
Ali'den başlayarak ebediyete doğru oluşan, atalarla durmadan yenilenen
açık uçlu bir süreç gibidir.
Yeniden
doğuş inancının kökeni antik Yunan'a kadar gider. Pythagoras’tan
etkilenmiş olan Platon, insan ruhunun ölümsüz olduğunu savunur, beden
öldükten sonra da değişik bedenlerde ruhun ölümsüzlüğünü sürdürdüğünü
ileri sürer.

Anadolu Aleviliği ile farkları

Dr.
İsmail Engin'in "Hatay Nusayrilerinde Din ve Dini Algılayış" adlı
çalışmasında, benzerlikler ve farklılıklar şöyle sıralanmış:

Anadolu
Aleviliğinin inanç rituellerinde Buyruk; Nusayrilerde, doğrudan Kuran- ı
Kerim esastır. Ayinlerde Anadolu Aleviliğinde kadın-erkek beraberken,
Nusayrilerde ayrıdır, ayin erkekler tarafından yapılır. Öte yandan
Anadolu Aleviliğinde ayinin çarkları olan hizmetler (oniki hizmet) ile
müzik-saz ve semah, ritueli oluştururken, bunlara Nusayrilerde
rastlanmamaktadır.

Dini
lider Nusayrilerde şeyh, Anadolu Alevilerde dededir. Şeyhlik ve dedelik
soydan gelir, soya dayalıdır. Alevilerin dedeleri, genelde Hacı Bektaş
Veli'yi pir olarak tanır. Nusayri şeyhlerinin soyu ise, 4. İmam
Zeyne'l-âbidîn'e (659-713); Alevi dedelerinin soy zinciri de genelde 4.
İmam'dan başlayarak 8. İmam Ali er-Rızâ'ya (765-818) kadar
dayandırılmaktadır.

Ayine ceme denir

Her
ikisinin teolojisi İslam teolojisine dayanmakla birlikte, Nusayriliğin
teolojisi, Anadolu Aleviliğine göre daha güçlüdür. Alevilikte Şamanizmle
bezenmiş Hacı Bektaş mitolojisi, Nusayrilikte ise, Hz. Ali'yi merkez
alan İslami mitoloji daha belirgindir.

Hatay
Alevîleri arasında, ayine Ceme denilir. Ayinler, senenin değişik
tarihlerinde tekrarlanır ve genelde kutsal kabul edilen ziyarette
gerçekleştirilir. Ayinde Anadolu Alevliğinde görülen ve ayinin temel
unsurlarını oluşturan, semah ve oniki hizmet yoktur ve ona sadece
erkekler katılır; kadınlar katıl(a)maz. Ayinde, güzel kokulu Reyhan ve
Bakhur bitkisi bulundurulur.
Ayinde
beş kişi görevlidir ve onlar olmadan ayin yürütülmez. Görevliler, şeyh,
sağ kolu, sol kolu, ayak yardımcısı ve davet sahibidir.
Ayinin
önemli bir kısmında, Kuranıkerim'den ayetler, Hz. Ali'den öğütler, şeyh
tarafından okunur. Ehlibeyt-Oniki İmam ve Kerbela zikredilir. Saz
yoktur; ancak şiir vardır. Şeyhlerin yazdığı özel şiirler, mersiyeler
(ağıtlar) dillendirilir. Burada Hz. Ali'ye methiyeler düzülür. Ayin
dili, şiirler de dahil olmak üzere baştan sona Arapçadır. Ayin Fâtiha
suresiyle son aşamaya getirilir. Fâtiha suresiyle birlikte, herkes Oniki
İmamın adını okur, anar. Bunu yemek izler.

Hızır ve Aziz George benzerliği

Alevi
Kimliği kitabında Tord Olsson'un ise Suriye Alevilerinin Hızır
inancıyla ilgili ilginç izlenimleri var: "... Özellikle dağlarda yaşayan
insanlar arasındaki yaygın bir inanış da, zaman zaman insan kılığına
girip bir kurtarıcı olarak ortaya çıkan, su ve tarımın yeşil tanrısı
Hızır ile ilgiliydi. Bazı Aleviler bana, Aleviler topraklarında 365 tane
Hızır türbesi olduğunu söylediler. Çiftçiler kadar biraz eğitim görmüş
insanlar da bu sevilen figür hakkında konuşmaktan çok hoşlanıyorlardı.
Tanıdığım bir adam, koluna dövmeyle Hızır’ın adını yazdırmıştı. Hızır’la
ilgili rivayetler çok çeşitli, zengin ve nüanslarla doludur. Hızır,
Suriye kiliselerinde çok önemli bir aziz olan ejderha avcısı St. George
(Aziz Corc) ve de Ali ibn Ebi Tâlib ile bazı çok önemli ortak
özellikleri paylaşmaktadır. Hızır, Ali ibn Ebi Tâlib gibi kılıç
kuşanmıştır ve onun gibi Alevilerin dini şiirlerine girmiştir; bu
şiirlerde Mar Cercis (St. George) diye anılır..."

Farklı dinlerden bayram günleri

Nusayrilerde
çok sayıda bayram var. Gülçiçek’in çalışmasında yer alan bayramlardan
özellikle dinler arası etkileşimi gösterenleri aldık.
Gadir
Bayramı, Hz. Muhammed’in veda hacı dönüşünde Gadir Hum denilen yerde
(18 zilhicce) son veda hutbesinde Allah’ın emrine uyarak Ali’yi vasi
(veli) tayin ettiği gündür. Bu bayram, Kurban bayramından sonraki
sekizinci güne denk gelir. Bu bayramda dinî ayinler düzenlenir; lokmalar
pişirilip dağıtılır; yoksullar giydirilir, düşkünlere, fakirlere, yetim
ve hastalara yardım edilir.
Aşura, 10 Muharrem Kerbelâ matemidir.
18 Ocak, Aziz Barbara günüdür.
19 Ocak; Velâdet-i İsa, Hz. İsa’nın doğumunun ilân edildiği gündür.
15 Şâban, Selman-ı Pâk’ın ölüm günüdür.
21 Mart ve 4 Nisan tarihlerinde Nevruz bayramı kutlanır.
25 Mayıs (Rumi takvimine göre), Hz. Muhammed’in ölüm günüdür.
14 Temmuz (Rumi takvimine göre), Hz. Muhammed’in Mekke’den Medineye göç ettiği gündür.
4 Ağustos (Rumi), Ermiş Elia’nın gökyüzüne çıktığı gündür.
24 Eylül, Seydi Bayramı (Hz. Meryem’in Arsuz dağlarından çıkıp gelen Seydi suyunda yıkandığı gün).
6 Kasım, Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in kızı Fatıma-tü’l Zehra Betül’le evlendiği gündür.
2 Rebüyülevvel (Hicri), Hz. Muhammed’in doğum günüdür.
7 Rebüyülsâni (Hicri), Hz. Ali’nin doğum günüdür.
26 Receb (Hicri), Mi’râc gecesidir.
8 Şaban (Hicri), 12. İmam Muhammmed Mehdi’nin doğumu.
24 Şaban, insanların Firavun’un zulmünden kurtuluşu (Firavun’un ölümü).
29 Şaban, Hz. Yusuf’un, babası Yakup’la buluştuğu gündür.
8 Ramazan, 6. İmam Cafer-i Sâdık’ın doğum günüdür.
10 Zilhice, Kurban bayramıdır.



Ziyaretler ve Hızır inancı

Alevîler
için ziyaret, gündelik ve dini hayatın kesiştiği bir yer, kutsal bir
mekândır. Ziyaret, her yerde, her yerleşim biriminde ya da ona yakın bir
yerde vardır. Ziyarete sadece özel günlerde gidilmez. İnsanlar
rüyalarında Hızır'ı gördükleri zaman ziyarete giderler, adak adarlar.
Bir yerin ziyaret olması için, kutsal bir mezarın, yatırın bulunması
şart değildir. Güzel, iyi ve oturulacak bir yer, dağ-su başı, yeşil bir
alan, ağaçlık olması yeterlidir. Bu yer zamanla kutsanmakta, yatır
bezenmekte ve bir anlamda doğa kültü ile atalar kültü iç içe
girmekte-geçmektedir.

Ziyaret,
mutlaka geceleri aydınlatılmaktadır. Eskiden kandil yakılırmış;
günümüzde elektrik. Ziyaretin içinde Oniki İmamların adlarının
zikredildiği yazılar; Bakhur bitkisi ve onun yakıldığı buhurdanlar;
Kuran-ı Kerim mutlaka vardır. Hemen her ziyarette davet verilir.
Davetlilere ve herkese yemek dağıtılır. Tanınmış ziyaretlerde mutlaka
bir aşevi bulunur.

Bölgede
yaygın olan ziyaretlerin başında Hızır İlyas’a ait olan ziyaretler
gelmektedir. Hızır Aleyhisselâm, Hıdır, Hızır Nebi, Hızır İlyas gibi
isimlerle çağrılan Hızır, halk inançlarına göre âb-ı hayat (bengisu)
içerek ölmezlik sırrına ermiş; darda kalanların, yardım dileyenlerin
carına (yardımına) yetişen; iyi haber muştulayan; bereket ve bolluk
getiren ak sakallı, nur yüzlü, boz atlı bir ermiş, bir nebi ve bir
peygamberdir. Hıdır El-Bahir (Hızır İlyas), Samandağ’dadır.
Hıdırellez’in (Hızır İlyas), Arsuz/İskenderun ve Hatay’ın birçok ilçe ve
köylerinde ziyaretleri ve makamları bulunmaktadır. Hızır inancı ve
kültü sadece Nusayriler arasında değil Anadolu’da oldukça yaygındır. Bu
nedenle de Anadolu’ nun her köşesinde Hızır’a ait bir ziyarete
rastlayabiliriz.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...


En son @bdulKadir tarafından Çarş. Mart 23, 2011 4:19 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: NUSAYRiLiK   C.tesi Mart 19, 2011 11:40 am

23/12/2009


DÜNYADAN GİZLENEN BÜYÜK ZULÜM HAMA KATLİAMI






1963
yılından bu yana Arap milliyetçisi Baas Partisi tarafından yönetilen
Suriye'de Müslüman nüfus 1920'li yıllardan bu yana çok büyük bir zulüm
ve baskı görmektedir.


Halkın
%75'inin Müslüman, %11'inin Nusayri, %9'unun da Hıristiyan olduğu
Suriye toprakları, asırlar süren bir İslami geçmişe ve köklü bir kültüre
sahiptir. Bu İslam toprakları pek çok İslam alimi yetiştirmiştir.


Hz.
Ömer döneminde gerçekleştirilen seferler neticesinde fethedilen Suriye
toprakları, sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Eyyübiler
yönetimi altında kaldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından
Osmanlı topraklarına katılan Suriye toprakları, 19. yüzyılın ilk
çeyreğine kadar barış ve huzur doluydu. Ancak 1831 yılında Osmanlı'ya
başkaldırarak ayrı bir yönetim kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın eline
geçti. Sonra tekrar Osmanlılara geçen Suriye 1920 yılında Fransız işgal
kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Fransız işgali Suriye halkı için
büyük bir kaosun ve şiddetin de başlangıcıydı. Fransızlar, tarihsel
olarak Suriye'nin bir parçası olan Lübnan'ı ülkeden kopardılar ve ayrı
bir devlet haline getirdiler.


1946
yılındaki bağımsızlığa kadar süren, 26 yıllık şiddet politikası Fransız
yönetiminin Cezayir'de, Tunus'ta ve diğer pek çok İslam toprağında
yaptığı katliamların bir benzeriydi. İşgal sonrası Suriye halkı önemli
bir direniş hareketi başlattı. Fransızlar on binlerce insanı vahşice
katletti ve büyük şehirleri bombardımana tuttu. Ayaklanma şiddet yoluyla
bastırıldı, ancak Fransa Suriye'de uzun süre kalamayacağını anladı.


II.
Dünya Savaşı'nın ardından Suriye'den çekilmek zorunda kalan Fransızlar
1946 yılında bu ülkenin bağımsızlığını kabul ettiler. Ancak ülkeden
çıkarken geriye son derece istikrarsız, çatışmaya açık bir Suriye
bıraktılar. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Suriye'de konuşlandırılan
Fransız mandası en çok Nusayrilere (Nusayrilik Hz. Ali'nin
tanrılaştırılması esasına dayanan ve Hıristiyanlıktakine benzer bir
teslis prensibine sahip olan bir inanç sistemidir
.) yaradı. Fransız
yönetimi ülkede azınlık olan Nusayrileri özellikle devlet kademelerine
yerleştirmiş, böylece çoğunluğu oluşturan Sünnilerde bir rahatsızlık
meydana getirmiş ve iki toplum arasına yapay bir düşmanlık tohumu
ekmişti. Pek çok Ortadoğu uzmanı Nusayrilerin, ülkenin siyasi ve askeri
açıdan üst noktalarına ulaşmasının, gerçekte Suriye'nin 1946 yılında
bağımsızlığını ilan etmesiyle başladığına dikkati çeker. Bağımsızlık
sonrasında Suriye'de gerçekleşen en önemli olay, ülkede politik, siyasi
ve ekonomik alanlarda liderlik yapan köklü Sünni ailelerin yerine
Nusayrilerin ülkedeki yönetimi ele geçirmeleri olmuştur. Bu gibi yapay
iç çelişkiler bağımsızlığını kazanan Suriye'yi kaosa sürükledi.


Bağımsızlık
sonrası Suriye darbeler ülkesi haline geldi. 1949 yılında başlayan
darbeler dönemi 1970 yılında diktatör Hafız Esad'ın gerçekleştirdiği
darbe ile son buldu. Esad rejimi darbeleri sona erdirdi, ama zalim bir
yönetimi başlattı. Baas iktidarı ile birlikte Suriye Müslümanları
açısından zor bir dönem başlamış oldu. Çünkü yönetim Suriye nüfusunun
%11'ini oluşturan Nusayri azınlığa geçmiş ve Nusayrilerin dışındaki tüm
mezhepler iktidar kadrolarından uzaklaştırılmıştı. Kendilerini
"Sosyalist Halk Demokrasisi" olarak tanımlayan baskıcı Hafız Esad
yönetimi Suriye'yi kısa sürede bir istibdad ülkesi haline getirdi. Tüm
siyasi partiler kapatıldı, Baas partisinin savunduğu sosyalist ideoloji
dışındaki tüm görüşlerin savunulması yasaklandı. Tüm İslami hareketlere
kısıtlamalar getirildi. Bu hareketlerin liderleri tutuklanıp, çok
şiddetli işkenceler altında hayatlarını yitirdiler. Uluslararası insan
hakları teşkilatlarının raporlarında Esad döneminde Suriye
Müslümanlarının büyük baskı ve zulüm gördükleri, Müslüman kadınlara
tecavüz edildiği, erkeklerin akılalmaz işkence yöntemlerine maruz
bırakıldıkları anlatılmaktadır.


<blockquote>




Hafız Esad
Esad Dönemi 'Zulüm ve Baskı' Kelimeleri ile Anılmaktadır

Baas
yönetiminin ilk hedefi İslami kimliğin yok edilmesi olmuştur. Bu amaçla
on binlerce Müslüman sebep gösterilmeden tutuklanmış, şiddetli
işkencelere maruz kalmıştır. Çoğu idam edilmiş, büyük bir bölümü de
kaybolmuştur. Kadınlara tecavüz, ölünceye kadar dövme, ayaklarından
tavana asma gibi vahşi işkence yöntemleri uygulayan Hafız Esad yönetimi,
bunun yanı sıra evlere baskınlar, camilere saldırılar, hakaretler, hiç
bitmeyen tacizlerle Müslüman halkı yıldırmayı hedeflemiş ve bunda büyük
ölçüde başarılı olmuştur.


Suriye
Devlet Başkanı Esad'ın Hama şehrinde gerçekleştirdiği katliam ise
vahşetlerin en büyüğüydü. Bu şehrin yok edilmesinin tek nedeni, burada
İslami hareketin çok güçlü olması idi. Hafız Esad'ın kardeşi ve zamanın
Genelkurmay Başkanı Rıfad Esad, Şubat 1982'de bir gece vakti Hama'ya
havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen
askerlerin çoğu anında idam edildiler. 27 yıl süren katliam sonunda
yaklaşık 40 bin Müslüman vahţice katledildi. Ţehir ise adeta bir
harabeye döndü.


Esad'ın
30 yıl süren diktatörlüğü döneminde bunun gibi daha pek çok katliam ve
vahşet yaşandı. Bugün hala Esad'ın katliamlarından kaçan çok sayıda
Suriyeli Müslüman, mülteci olarak yaşamını sürdürmektedir. Sadece Suudi
Arabistan'da bir milyon civarında Suriyeli Müslüman bulunmaktadır.

Hafız Esad Sonrası Suriye'yi İç Savaş mı Bekliyor?

Hafız
Esad'ın ölümü Ortadoğu coğrafyasının zaten karışık olan siyasetini daha
da karıştırmıştır. Esad sonrasında bu ülkeyi çok ciddi sorunların
beklediği açıktır. Özellikle de aralarında inanç ve siyasal görüşler
bakımından derin farklılıklar bulunan çeşitli etnik grupların atacakları
her adım ülkede çok ciddi sorunlara neden olabilir. Hatta Suriye'nin
bölünmesiyle sonuçlanabilir. Bu tespite göre yaşanabilecek bir bölünme
süreci sonunda Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün bölgesinde Dürzilerin;
sahile yakın bölgede Nusayrilerin; Hama, Humus ve Şam bölgesinde ise
Sünnilerin bağımsızlık hareketine girişmeleri olasıdır. Suriye
yönetiminin içinde barındırdığı bazı zaaflar ise bu sorunları
engelleyecek durumda olmadığını göstermektedir. Çünkü Esad sonrası baş
gösteren iktidar mücadelesi ve iç karışıklıklar ülkeyi ve iktidarı
yıpratmıştır, üstelik bu egemenlik mücadelesi de hala devam etmektedir.


Peki
Suriye'nin bölünmesi en çok hangi ülkeyi memnun edecektir? İşte bu
noktada karşımıza dikkat çekici güç odakları çıkmaktadır: Bu parçalanma,
İsrail'in ve Ortadoğu'da terör ve istikrarsızlığı silah pazarı olarak
gören ülkelerin işine yarar. Ayrıca böyle bir oluşum, Çin'in, Rusya'nın,
ABD'nin ve bazı Avrupa ülkelerinin bölgeye doğrudan müdahelesi anlamına
gelir ki, bu her bakımdan Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirebilir.
</blockquote>

Esad'ın
ölümü İsrail'in, yıllardır planladığı "üçe bölünmüş Suriye"
stratejisini hayata geçirmesini kolaylaştırmıştır. Suriye'nin üç parçaya
bölünmesi İsrail'in bu bölgede daha rahat hareket etmesine, iç
karışıklıkları daha kolay bir şekilde tahrik edebilmesine yol açacaktır.
Özellikle de Havvan-Kuzey Ürdün ve Golan Bölgesi'ndeki bir Dürzi
devletin kurulması, İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlamasını
kolaylaştırıcaktır.


Suriye'nin
bölünmesi sonrası oluşabilecek bir istikrarsızlık bölge güvenliği
açısından ise çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. Özellikle de
Müslümanlara yönelik saldırılar şiddetlenecek, Batılı devletlerin bu
karışıklıklardaki rolü daha da artacaktır. Üstelik Esad'dan sonra başa
geçen oğlu Beşşar Esad'ın çok etkili bir politika yürütebileceği,
bölgedeki hassas dengeleri kontrol altında tutabileceği, hepsinden
önemlisi Müslümanların haklarını kollayabileceği pek tahmin
edilmemektedir. Hafız Esad'ın ölümünden sonra Suriye yeni
istikrarsızlıklara gebedir. Müslümanlara yönelik baskıların, ülkedeki
adaletsizliklerin sona ereceğine dair bir umut ışığı görülmemektedir.


Ancak
unutulmamalıdır ki, kitabın başında da belirttiğimiz gibi bu saydığımız
problemlerin hiçbiri çözümsüz değildir. İlk bakışta bu bölgelerdeki
sorunlar hiç çözülmeyecek kadar karışık gibi görünebilir. Ancak bunun
nedeni yüzyıllardır çözümün yanlış yerlerde aranmasıdır. Oysa çözüm
Allah'ın insanlar için seçip beğendiği Kuran ahlakının yaşanmasındadır.
Olaylar karşısında çözümsüz kalmak bir Müslüman için kabul edilebilecek
bir durum değildir. Çünkü herşeyin Yaratıcısı olan Allah, insanların
barış, refah, huzur ve güven duygusu içinde yaşayabilecekleri bir
sistemi de yaratmış ve bunu insanlara Kuran aracılığı ile bildirmiştir.
Allah'ın "... Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (Nahl Suresi, 89) ayetinde de bildirdiği gibi, Kuran insanlara her konuda yol göstericidir.


Kuran'da
tarif edilen üstün ahlak anlaşıldığı ve yaşanmaya başlandığı takdirde,
dünya üzerinde var olan tüm sorunlar kolayca çözülmeye başlayacaktır.
Çözüm Kuran ahlakının yaşanmasında olduğuna göre, Kuran'ın tüm insanlara
anlatılması vicdan sahibi insanların üzerinde büyük ve önemli bir
sorumluluktur. Kuran'da da Allah'ın gönderdiği elçiler, kendi
sorumluluklarını şöyle dile getirmişlerdir:



Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi, 17)


********************

HAMA KATLİAMI (Şubat 1982)



HAMA KATLİAMI

(Nusayrilerin Zulmü)






Aşık karalı mısın, candan yaralı mısın?
Nedir sendeki bu hal, yoksa Hama’lı mısın?



Hama,
Suriye’de İslami hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biridir. Bu
özelliği dolayısıyla Hama şehri 1982 yılında büyük bir katliama şahit
oldu. Hafız el- Esed’in kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rıf’at
el-Esed, Şubat 1982′de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı
düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam
edildiler. Bazıları da Müslümanlar tarafına geçtiler. Birkaç gün devam
eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin Müslüman şehid oldu. Şehir adeta
bir harabeye döndü..




Hama,
Halep’le Humus arasında Asi nehri vadisinde, nehrin iki yakasına
yerleşmiş bir şehirdir. Kelime olarak “sıcak” anlamına gelir. Hem iklim
olarak hem de taşıdığı manevi hava itibariyle sıcak bir şehir olduğu
için böyle adlandırılmıştır. Manevi sıcaklığı ise tarih boyunca tevhid
mücadelesenin önemli merkezlerinden biri olmasından ileri gelmektedir.
M. Ö. 2150 yılında kurulduğu tarihlerde kayıtlıdır. Bu şehir, Hz. Ömer
(r.a.)’in hilafeti döneminde gönderilen Ebu Ubeyde ibnu Cerrah
komutasındaki ordular tarafından fethedilmiştir. İşte bu, sıcak kalpli
ve sevimli insanların yaşadığı sıcak şehir 1982′de Hafız Esed rejiminin
yürekleri parçalayan vahşi bir katliamına sahne oldu.



Rejimin
Hama’ya bir komplo hazırladığı katliamdan iki yıl öncesinden itibaren
izlediği tutumla ve başvurduğu uygulamalarla belli oluyordu. Daha iki
yıl önceden diktatör Esed adamlarını ve cellatlarını fitne tohumları
ekmeleri, insanları tahrik etmeleri için şehre göndermişti. Bu kişiler
insanların inançlarına saldırmak, erkeklerin onur ve haysiyetlerini
kadınların namuslarını kirletmek için gönderilmişlerdi. Amaç ise toplumu
tahrik ederek bir katliamın zeminini, alt yapısını hazırlamaktı.
Gönderilen bu tahrikçi vahşiler kendilerinden istenenden fazlasını bile
yaptılar. Öyle ki büyüklere değil küçük yaştaki çocuklara bile saldırdı,
küçük kız çocuklarının namuslarını kirletmeye bile kalkıştılar.
Bu arada Suriye Ceza Kanunu’nda bazı değişiklikler yapılarak halkın
kendi kendini savunması zorlaştırıldı, halk savunmasız ve zor durumda
bırakıldı.

Esed yönetimi Hama’da bu tahrikleri yaparken bir yandan da
askeri tedbirleri artırmayı, bölge ahalisini güvenlik yönünden sıkı bir
denetime almayı da ihmal etmedi. Şehir tamamen Örfi İdare (Sıkıyönetim)
kontrolüne alındı. Askeri ve sivil istihbarat için karargahlar kuruldu.
Kısacası bir yandan halk devlete isyan etmesi için her yönden tahrik
edildi, diğer yandan da isyan edenlerin anında ortadan kaldırılması için
her türlü tedbir alındı. Hafız Esed’in kardeşi ve suç ortağı Rıfat Esed
olaylardan iki ay önce Örfi İdare komutanlığına getirildi. Çünkü o
vahşette sınır tanımayacak bir ruha sahipti. O aynı zamanda ağabeyinin
halefi olmak, ondan sonra yerine geçmek istiyordu. Bu yüzden de
kendisinden isteneni tereddütsüz yapabileceği, ağabeyinin bir dediğini
iki etmeyeceği biliniyordu.

Rıfat Esed, Örfi İdare komutanlığına getirildikten sonra
kendisine bazı talimatlar ve bu arada önemli birtakım yetkiler de
verildi. İşte bu önemli yetkilerden biri:

“Kimsenin onayını almadan beş bin kişiyi bile öldürebilirsin!”

Üstelik bu yetki el altından değil resmi olarak veriliyordu.

İnsanlar Örfi İdare altında her geçen gün daha da kıskaca alınıyorlardı. Durum öyle bir noktaya gelmişti ki Hamalılar: “Biz her gün ölüyoruz veya şehrin büyük bir kısmı ölüyor. Bu iş nereye kadar sürecek?” diye sormaya başladılar.
İslami kimlik taşıyanların hepsinin evleri aranıyordu. Bir
tek ev bazen on defadan fazla aranıyordu. Adeta Hulagu’nun askerleri
kabirlerinden çıkmış gibiydiler. Belki Esed’in cellatları onları da
geçmişti. Halkı en çok rahatsız eden ise insanların inançlarının rencide
edilmesi, şerefleriyle ve namuslarıyla oynanmasıydı. İlimlerinden
dolayı hürmet gören insanlar Esed’in cellatlarının taarruzuna uğruyor,
haysiyetleri kirletiliyordu. Evlerde kadınlara saldırılıyordu. Çocuklar
anne - babalarının gözleri önünde öldürülüyorlardı.

Bir ispiyoncu: “Bir adamın şu binaya girdiğini gördüm, hala çıkmadı”
diyecek olsa Esed’in cellatları hemen içeriye dalıyor, içeride
yakaladıklarına tekme tokat saldırıyor, kimseyi bulamazlarsa binayı
içindekilerin üstüne yıkıyorlardı.

İşte bu vahşi saldırılarda gerek Müslüman Kardeşler
cemaatinden ve gerekse rejime muhalif farklı kesimlerden pek çok insan
vahşice katledildi.

Halin böyle olmasına rağmen cumhurbaşkanı Hafız Esed dünya
kamuoyuna yönelttiği mesajlarında Suriye’de her şeyin yolunda gittiğini,
sükunetin hakim olduğunu iddia ediyordu. Bu tür mesajlar vermesinin
amacı ise kendisinin gerçekleştireceği katliamın sebeplerinin rejim
tarafından değil “isyancılar” tarafından hazırlandığı iddiasını haklı
göstermek için yanıltma yapmaktı.

İşte bütün bu zulümler artık iyice dayanılmaz hale gelince
halk tepkisini ortaya koymaktan, her gün ölmektense bir kere ölmeyi
tercih etmekten başka bir yol olmadığını düşündü. Vahşet rejimi ise
katliam gerçekleştirmek için bir kıvılcım bekliyordu.

Hama’da rejimin insanlık dışı uygulamalarına karşı gösterilen
tepki bir örgütsel isyan değil bir halk isyanıydı. Eğer ki bu bir
örgütsel hareket yani Müslüman Kardeşler’in yönetimi ele geçirme amacına
yönelik olarak başlattığı bir isyan olsaydı hıristiyanlar böyle bir
eyleme katılırlar mıydı? Oysa civardaki hıristiyanlar da rejimin o vahşi
saldırılarına karşı bölge ahalisinin onur ve haysiyetinin korunması
için verilen mücadeleye, ortaya konulan onurlu direnişe katılmışlardır.

Ama vahşi Esed rejimi Hama ahalisini ekin biçer gibi biçmek
için bütün hazırlıklarını yapmıştı. Havadan ve karadan füzeler,
bombalar, top mermileri yağdırdı insanların üzerine!


…..

Türkiye’ye
sığınan Sünni Müslümanlar, Hatay İli Samandağ ilçesinde Türk
Askerlerinin ayaklarına kapanarak şöyle yakardıkları söylenmektedir :


“Şam komutanına secde etmedim, ama senin ayaklarını seve seve gözyaşımla yıkarım…”

Ancak
zulümden kurtulduğunu sanan mülteciler; Suriye’nin inanmayarak yaptığı
iade isteklerine, 12 Eylül Yönetimi olumlu cevap vererek teslim
girişiminde bulunmuştur…


Sınır Kapısında teslim sırasında “Bizi Esad’a vermeyin” diye bağıran mülteciler, kaçma girişiminde bulunarak intihar etmişlerdir.







<table style="width: 66%;" class="MsoNormalTable" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="66%">
<tr style="height: 170.25pt;">
<td style="width: 80%; height: 170.25pt; padding: 0cm;" width="80%"><table style="width: 100%;" class="MsoNormalTable" border="0" cellpadding="0" cellspacing="1" width="100%">
<tr>
<td style="padding: 0cm;">

</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;">

</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;">

</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;">

</td>
</tr>
</table>


</td>
<td style="width: 20%; height: 170.25pt; padding: 0cm;" width="20%">
<table style="width: 100%;" class="MsoNormalTable" border="0" cellpadding="0" cellspacing="1" width="100%">
<tr>
<td style="padding: 0cm;">


</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;">


</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;">

</td>
</tr>
</table>



</td>
</tr>
</table>

2
Şubat 1982 tarihinde başlayan 27 günlük Hama katliamının başında Hafız
Esad’ın kardeşi Rıfad Esad bulunmaktaydı. Hafız Esad tarafından
kendisine tam yetki verilen Rıfad Esad’ın emrinde 12.000 kişilik bir
asker gücü ve özel tim kuvveti bulunuyordu. Bu katliam sırasında
35.000-40.000 arası sivil hayatını yitirdi. 15.000 kişiden bir daha
haber alınamadı. Binlerce Hamalı topraklarını terk etmek zorunda kaldı.
Camiler ve tarihi eserler yok edildi. Suriye yönetimi tarafından bu
vahşi katliamın dış basına yansıması için her türlü tedbir alındı.
Şehrin tüm ulaşım ve iletişim bağlantıları kesildi. Giriş ve çıkışlar
yasaklandı. Ancak buna rağmen katliamı gizlemeleri mümkün olmadı.















_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: NUSAYRiLiK   C.tesi Mart 19, 2011 11:58 am

Suriye diktatörünün marifeti:Hama Katliamı


İslam dünyasında Müslümanlar’a yönelik en büyük zulmün İsrail tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
Müslümanlar’a yönelik en
büyük katliam Suriye’nin ölmüş diktatörü Hafız Esad tarafından Sünni
Müslümanlara karşı gerçekleştirildi.

Şimdiki diktatör Beşar,
Hafız’ın oğlu. Hama şehrini uçaklarla bombalayıp tanklarla dümdüz eden
bir ay içinde on binlerce insanı öldüren ise Beşar’ın amcası Rıfat
Esad’dı.

Ne garip. Diktatörün oğlu da diktatör oluyor. Oysa
o diktatör onu Batılı okullarda okutuyor. Avrupa’da ya da Amerika’da
yüksek öğretimini yaptırıyor. Demokratik ülkelerde yaşıyorlar. Ama
babaları ölüp de ülkesinin başına geçince aynen babaları gibi diktatör
oluyorlar.

Suriye diktatörü Beşar Esad da böyle biri. Anayasal
olarak devlet başkanı olmak için 40 yaş şartı aranmasına rağmen
diktatör babası ölünce parlamento toplandı ve devlet başkanı olma yaşını
35′e indirdi. Böylece 35 yaşındaki Beşar başkan olabildi.

Suriye özgür bir ülke mi?Değil. Suriye Halkı özgür bir halk mı? Değil. Ülkede çok küçük bir azınlık ordunun gücü ile Suriye halkını inim inim inletiyor yıllardır.
Mısır’daki gelişmeler en çok Suriye’yi etkileyecek göreceğiz.
Çünkü Mısır’daki en etkili muhalif hareket olan Müslüman Kardeşler’in Mısır’dan sonra en fazla etkili olduğu yer Suriye.
Aynı zamanda İslam dünyasında en büyük zulme ve katliama uğramış toplum Suriye Müslüman Kardeşler toplumudur.
Hama Suriye’nin batısında, Asi Nehri kıyısında güzel bir şehirdir.
Müslüman Kardeşler’in yaşadığı bir yer.
Tarih 2 Şubat 1982.
Bu şehir Beşar’ın babası, Suriye
diktatörü Hafız Esad’ın emriyle, Beşar’ın amcası Rıfat tarafından ağır
askeri silahlar ile dümdüz edildi.

2 Şubat’ta başlayan zulüm 28 Şubat’a kadar sürdü. On binlerce Sünni Müslüman uçaklarla, tanklarla toplarla katledildi.
Hama’nın hikayesi insanlık tarihinin yaşadığı en acı hikayelerdendir.
Hama’yı görüp gelenler şehre girer girmez burasının bir hüzün şehri olduğunu hissettiklerini söylüyorlar.
Esad yönetimi Hama’da önce
tahriklere başladı. Sonra da şehirde meydana gelen olayları bahane
ederek şehirde sıkıyönetim ilan etti. Sıkıyönetim komutanı da Beşar’ın
amcası Rıfat Esad oldu.

Halk bir yandan yönetime
isyan etmesi için kışkırtılırken, diğer taraftan da her türlü isyan
anında ortadan kaldırılıyordu. Çünkü Rıfat Esad müthiş bir zalimdi. Bu
zalim Hafız Esad tarafından bazı özel yetkilerle de donatıldı.

Rıfat Esad kimsenin onayını almadan beş bin kişiye kadar öldürme yetkisine sahipti.
Hama’da zulüm büyük boyutlara vardı. Her gün öldürülen insanlar ile şehirde büyük bir korku havası yayıldı.
Halkın inançları rencide ediliyor, kadınlar tasallut ediliyor, çocuklar ana babalarının gözleri önünde öldürülüyordu.
Şehrin suyu elektriği kesildi. Hama’nın etrafı tank ve toplarla sarıldı.
Önce uçaklar havadan üç gün bombardıman yaptı. Bunun amacı piyadelerin ve tankların dar sokaklara rahatça girebilmesini sağlamaktı.
Binaların içinde saklananlar için ise zehirli gaz kullanıldı. Bütün bunlara rağmen şehirde direniş bitirilemedi.
2 Şubat 1982′de ordusu geniş çaplı bir top saldırısının eşliğinde şehre girdi.
28 Şubat’a kadar şehirde katliam ve işkence sürdü.
Ölümlerin sayısı kesin değil. Ama kaynaklar en az 7 bin ile 40 bin arasında çeşitli rakamlar vermekte.
Gazeteci Robert Fisk katliamdan sonra şehre girdiğinde ölü sayısını 10 bin olarak tahmin ettiğini bildirdi.
New York Times gazetesi ölü sayısının 20 bin kadar olduğunu tahmin etti. Thomas Friedman ise ölü sayısının 38 bin olduğunu yazdı.
Suriye İnsan Hakları Komitesi’nin rakamlarına göre ölülerin sayısı 30 ile 40 bin arasındaydı.
Hama Katliamı’ndan sonra Müslüman Kardeşler Cemaati üyesi olmak ülkede suç kabul edildi ve ceza olarak idam belirlendi.
Kahrolsun bütün diktatörler ve yaşasın cehennem zalimler için…
Nuh GÖNÜLTAŞ-Bugün






****************



Atalay: Hama unutulan Kerbela’dır

01.02.2011 19:02
Hama
katliamının üzerinden 29 yıl geçti. 21 gün kuşatma altında kalan
Hama’nın yaşadığı vahşeti İHH Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay Özgün
Duruş`a anlattı.

Söyleşi: Yunus Yalçın / Özgün duruş Yıl 1982 aylardan 2 Şubat. Yer Suriye’nin Hama kenti. İslami
hareketin güçlü olduğu kent, planları önceden en ince detayına kadar
yapılan büyük bir saldırıya uğrar. Dönemin Suriye lideri Hafız Esad’ın
emriyle kardeşi Rıfat Esad’ın komutasındaki ordu Hama’yı kuşatma altına
alır. 21 gün süren kuşatmada kent havadan ve karadan bombalanır.
Katliama katılmak istemeyen askerler bir bir idam edilir. Bu operasyonda
aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 70 bin kişi katledilir, 20
bin kişi de tutuklanır ve bir daha haber alınmaz. Yerle bir olan tarihi
Hama kentinin bugün bile gözyaşları dinmiş değil.
Halep’le
Humus arasında Asi nehri vadisinde, nehrin iki yakasına yerleşmiş bir
kent olan Hama katliamının üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen kanlı
operasyonun izleri hala kentin kalbinde duruyor. Adı Arapça’da “sıcak”
anlamına gelen Hama’nın yaşadığı tam anlamıyla ölümün soğukluğu.
Hama’nın yaşadığı vahşeti konu hakkında yıllarca araştırma yapan İHH
Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay ile konuştuk. Atalay’ın verdiği
cevaplar 29 yıl öncesine götürdü.
Katliamı anlatır mısınız, Esad yönetimi vahşeti önceden mi planladı? Yıl 1982. Hama’da dönemin Devlet Başkanı Esad’ın emriyle kardeşi Rıfat
Esad’a bağlı askerler Hama şehrini kuşatır. Kuşatma 21 gün gece ve
gündüz sürer. Kentte 13-21 yaş arası bütün erkekler tutuklanır ve
birçoğundan da bir daha haber alınamaz. Operasyon sırasında kent yerle
bir edilir. Camiler, tarihi eserler ve Kiliseler bombalanır. Aralarında
kadın ve çocukların da bulunduğu 70 bin kişi katledilir. Katliam
sırasında tutuklanan 20 bin kişiden hala haber alınmıyor. Mezarları
nerede bilinmiyor. Çok ilginçtir ki Hama olaylardan sonra Rıfat Esad,
“En az beş yıl için başarılı bir nüfus kontrolü yaptık” diyor. Bu da
katliamın önceden ve detaylı planlandığını gösteriyor. Söz konusu tarihte sadece Hama mı bombalandı? Hayır. Esad yönetimi, sadece Hama değil, Şam, Halep gibi kentlerde de
Müslüman Kardeşleri bahane ederek büyük katliamlar yaptı. Hama
unuttuğumuz Kerbela’dır, unuttuğumuz Srebrenica’dır, unuttuğumuz
Halepçe’dir. Hama’yı hep unuttuk. Halepçe’de kimyasal silahlar
kullananlar cezalandırıldı. Bosna’da katliamcılar yakalandı ve
cezalarını çekiyorlar. Ruanda’da 1,5 milyon insanın sorumluları
cezalarını çekiyorlar. Hama’yı unuttuk ve bize unutturuyorlar.
Müslümanlar, vicdanında, yüreğinde Hama’yı unutmaması gerekiyor.
Vicdanlı olmalıyız. 2 Şubat’ta İslam dünyasına seslenmemiz gerekir. Hama’da aslında hedeflenen İslami kimlik miydi? Evet. O günlere baktığımızda Müslüman Kardeşler, Orta Doğu’yu kasıp
kavuruyor. Yani Müslüman Kardeşler’in estirdiği rüzgâr var. Bu rüzgâr
Suudi Arabistan, Irak, Mısır, Kuveyt ve Körfez ülkelerinde var. Bu
hareket bir kültürel ve ahlaki okul gibi. Bu rüzgâr Filistin davasında çok önemli motor güç görevi üstlenmiştir. Hama’nın o dönem İslami düşünce dünyası çok güçlü. 1980’lerde halkın
kültürel ve ahlaki olarak güçlenmesi yüzde 10’luk Nusayri yönetimini
tedirgin ediyor. Ve katliam başlıyor. Mısır’da da aynı şeyler var. Her
on yılda bir Mısır hükümeti Müslüman Kardeşler’in ileri gelenlerini
cezaevine alır. Ürdün de aynı durumda. Sürekli baskı var. Çünkü Müslüman
Kardeşler ülkelerine bağlı, yerli, adeta bölgeyi sömüren İngiliz,
Fransa, Amerika
güçlerini dışlayan onlarla işbirliği yapmayan ve bağımsızlıktan yana
olan bir harekettir. Müslüman Kardeşler hep çeşitli oyunlarla bitirilmek
istenmiştir. Katliamdan sonra birçok kişi de Türkiye’ye
kaçıyor ve 12 Eylül darbe yönetimi bunları iade etti. Bazı mülteciler
sınırda öldürüldü, kimisi de gitmemek için intihar etti…
Doğrudur. Gerçekten 12 Eylül döneminin yöneticileri bundan sorumludur.
Birçok masum Suriyelinin öldürülmesine, idam edilmesine sebep oldular.
İnsanlar ölümden kaçmıştı. Yalvarmışlar, ne olur bizi geri vermeyin,
burada hapis kalalım, burada ölelim. Birçok insan zorla sınıra
bırakıldı, tekrar Türkiye’ye doğru kaçmaya başladıklarında tampon
bölgesinde sırtlarından vurularak öldürüldü, hatta Suriye gitmek için
intihar edenler bile oldu. Katliamdan sonra ölüm kenti Hama’yı binlerce kişinin terk ettiği söyleniyor, bir rakam verebilir misiniz? Bu katliamlardan sonra 800 bin insan ülkesini terk etti, 1982’den
sonra. Bu insanlar 29 yıldır ülkelerine dönemiyorlar. Diasporadaki
sayıları 2 milyona ulaştı. Suudi Arabistan’da, Irak’ta, Lübnan’da,
İngiltere’de, Türkiye’de yaşıyorlar. Bu insanların çocukları
ülkelerinden kimlik alamıyorlar. Ailelerini
arayamıyorlar, ülkelerinin hasretiyle yanıyorlar. Hama’da hedef sadece
Müslümanlar değildi, her ırktan her dinden insanlar yara aldı. Fransızlar neden Suriye’nin yönetimini yüzde 10’luk bir nüfusa sahip Nusayrilere bıraktı? 1920’den sonra bütün Suriye Fransız istilasında kaldı. 1946 yılında
çekilen Fransızlar, ülkenin yönetimini Müslümanlara bırakmak istemedi.
Kendilerine yakın olan yüzde 10’luk bir nüfusa sahip Nusayrilere
bıraktı. Fransızlar çekilirken böyle bir hesap yaptı. 1970’ten bugüne
kadar Esad’ın Nusayri ailesi, bu ülkeyi yönetiyor. 46 yıldır sıkıyönetim kanunları Suriye’de devam ediyor. Bu kadar baskı ve zulme dünyadan Esad yönetimine bir baskı yapılmadı mı? Uluslar arası kamuoyundan, sivil toplum
kuruluşları defalarca Suriye ile ilgili girişimlerde bulundular.
Uluslar arası örgütler birçok defa raporlar yazdı. Sosyal ve siyasal
örgütlenmelere kesinlikle izin vermeyen Baas yönetimi, kapalı bir kutu
olduğu için dışarıdan gelen hiçbir tehdidi, hiçbir öneriyi ciddiye
almadı. Bugün Suriye yasaları Müslüman Kardeşlere üye olmayı idam olarak
sayıyor. Suriye’de yalnız Müslümanlar baskı altında değil, 1,5 milyon
Kürt var ülkede, bunların 350 bini vatandaş olarak sayılmıyor.
Kimlikleri yok. Laik ve sol görüşe mensup insanlarda aynı şekilde baskı
altında dernek kuramazlar, siyasi faaliyet gösteremezler, hiçbir şekilde
örgütlenme hakkı yok. Beşşar Esad döneminde değişen bir şey olmadı mı? Beşşar Esad’ın
devlet başkanı olması dışarıdaki ve içerdeki Suriyeliler için bir umut
oldu. Esad, 10 yıldır iktidarda ancak değişen bir şey yok. Esad’ı bir
şans olarak görüyorduk ve hala görüyoruz. Maalesef en ufak bir hareket
yok. Tabi Edad’a karşı güçlü bir Baas yapısı da var. Esad bunu
kıramıyor. Müslümanların, Şam yönetimine uzatılan zeytin dalı hala
havada duruyor. Esad’ın bu dalı koklaması gerekir. Sonuç itibarıyla
zulüm bir yere kadar. Müslüman kardeşlere mensup bütün insanlar ellerine
bir kez olsun silah almadılar. Bu güzel bir şey. Sadece Müslüman
kardeşler değil ülkedeki diğer kesimlerin de tek istekleri ülkelerinde
özgürce yaşamak. Dışarıda olanlarda ülkelerine dönmek istiyor. Çok fazla
bir şey istemiyorlar. Yurt dışında olan insanlar sürekli Esad’a zeytin
dalı uzatıyor. Suriye’de Tunus gibi bir hareket olabilir mi? Artık biz iletişim çağında yaşıyoruz. İnsanlar cep telefonlarıyla
birbirlerini motive ederek, örgütleyerek sokaklara çıkıp ülkelerinde
devrimler yapabiliyor. Müslüman Kardeşler, Şam yönetimi ile barışmak
istiyor. Bir özür, bir anıt istiyorlar. Esad, uzatılan barış elini
sıkmalı. Son günlerde dünyanın birçok ülkesinde enteresan şeyler oluyor.
Çok büyük devrimler oluyor. Asya’da çok ciddi değişimler ve devrimler
beklenirken sürpriz bir şekilde Orta Doğu’da, hiç kimsenin ummadığı
Tunus’ta halk
sendikaların etrafında örgütlenerek 23 yıllık diktatörü devirdiler.
Diğer bölge ülkelerinde de benzer kıpırtılar var. Artık bölgede iletişim
devrimleri var. Sürprizler yaşanabilir. Suriye yönetiminin halkın sabrını artık sınanamaması gerekir. Türkiye, Suriye için bir örnek olabilir mi? Suriye halkını seviyoruz. Özellikle AK Parti hükümeti Orta Doğu başta olmak üzere Suriye halkı
ve devletiyle üst düzeyde çok derin ve dostane samimi ilişkiye geçti.
Kardeşlik havası içinde bir ilişki gelişti. Suriye’nin Türkiye’den
alacağı çok ders var. Sadece ekonomik ve siyasi destek değil,
Türkiye’nin yaşamış olduğu ve çok acılara mal olan siyasi bedellerden
alacağı dersler var. Suriyeli halklar yönetimle barışmak istiyor. Onlardan tolerans hoşgörü istiyor. Artık Orta Doğu halkları
özgürlük istiyor. İnsanların kanı kaynıyor. Suriye artık yaşanan
gelişmelerden ders almalı. Gereken cesareti göstermeli. Uygulanan baskı
hiç ummadığınız bir anda patlak verebilir. Aklıselim olan yöneticiler
yaşanan gelişmelerden bazı dersler çıkarmalı. Değişen dünyayı görmeleri
lazım. Suriye halkı
çok fazla şey istemiyorlar. Yargı sistemi düzelsin, işkence son bulsun,
kaybolan insanlara iadeyi itibar yapılsın. Dışarıda yaşayan insanlar
ülkelerine gidebilmeli. Savaş suçlarında zaman aşaması olmaz.
Katliamların sorumluları yargı önüne çıkarılmalı ve özür dilenmeli.
Bunun için bütün dünyada insan hakları örgütleri ve aydınlar Şam’a baskı
yapmalı. Suriye yönetimi ile Suriye halkının barışma zamanı geldi de geçiyor bile. Mazlum-Der’in geçtiğimiz yıl hazırladığı Suriye raporunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu rapor çok önemli. Sivil toplum
kuruluşları ve aydınların tarihi sorumlulukları var. Olaylar, siyasi
bir bakış açısıyla ya da ekonomik çıkarlarla değerlendirilmemeli.
Aydınlar vicdan ve adalet penceresinden bakar ve bakmak zorunda. Sonuç
itibarıyla biz hükümet değiliz. Ortadoğu’da insanlar inançlarıyla,
inandıklarıyla hiç baş başa bırakılmamış. Bu baskının da bir yere kadar
gittiğini görüyoruz. Katliamdan sonra Türkiye’den bölgeye giden gazeteci var mı? Evet. Hürriyet, Cumhuriyet, Güneş, Tercüman, Mavera dergisi – ki o dönemler çok ünlüydü- ve Milli gazete,
Hama olaylarındaki katliamları, cesetleri ve bazı fotoğrafları
yayınladı. Can Zarifoğlu’nun bir notunu okumak istiyorum: “Hama
olaylarının haber değerinin bulunmadığını söylemek mümkün değil, nasıl
oluyor da Suriye, Suriye’de hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor.
Bugün İsrail ile çatışıyor gibi görünen Suriye’nin Golan Tepeleri’nden İsrail
ile muvazaalı olarak çekildiğine dair ciddi iddialar mevcuttur. Hama
katliamının ve bu konuda çıt çıkamayışının, böyle bir ittifakın kirli
yönleriyle bağlantılı olabileceği akla geliyor.” Bir de gazeteci Cengiz Çandar’ın 21 Mart 1982 Cumhuriyet gazetesinde,
bu olaylarla ilgili şunları yazıyor: “Tam bir öğle vaktiydi, Hama’ya
yaklaştık. Ben ilk görüntülerden sonra, geçen hafta İran’daydım, daha
sonra Türkiye’de ve daha sonra Lübnan’daydım. Orada söylenen hep
Hama’nın yakılıp, yıkılıp yerle bir olduğu hakkındaydı. Ben çok abartılı
bulmuştum; fakat Hama şehrinin merkezine yaklaşırken acele ettiğimi
anladım, yani yeni Hama, gözlerimin önündeydi… 8-10 katlı binalar viran
olmuş, yıkılmış, harap olmuş, yerle bir olmuştu, beton yığını haline
gelen balkonlar, çöken damlar, yerlerde yatan elektrik direkleri,
palmiye ağaçları, patlayan su boruları, yıkılmış camiiler, minareler…
Sağa bakıyorum küçücük iki kızın gözünde sicim gibi akan yaşlar, yan
gözle camdan Hama’yı izliyorlar gizlice… Bizim gazeteci
gözlerimizden, vatanına özlem duyan o iki küçük kızın gözlerinin ne
kadar farklı olduğunu anladım. Hama’da taksiye bindiğimizde, taksi
şoförü, kısık sesle; ”La ilahe illallah, La ilahe illallah;
yazık değil mi sana ey şehir! Yazık değil mi sana ey şehir!” dedi.
Yanımda yabancı bir diplomat vardı. İkinci Dünya savaşından sonra
Varşova’da görev yapmış o gün Hama’yı ikinci Dünya Savaşı’ndaki
Varşova’ya benzetti.”

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: NUSAYRiLiK   Cuma Mart 25, 2011 10:38 am

DÜNYADAN GİZLENEN BÜYÜK ZULÜM HAMA KATLİAMI






1963
yılından bu yana Arap milliyetçisi Baas Partisi tarafından yönetilen
Suriye'de Müslüman nüfus 1920'li yıllardan bu yana çok büyük bir zulüm
ve baskı görmektedir.


Halkın
%75'inin Müslüman, %11'inin Nusayri, %9'unun da Hıristiyan olduğu
Suriye toprakları, asırlar süren bir İslami geçmişe ve köklü bir kültüre
sahiptir. Bu İslam toprakları pek çok İslam alimi yetiştirmiştir.


Hz.
Ömer döneminde gerçekleştirilen seferler neticesinde fethedilen Suriye
toprakları, sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Eyyübiler
yönetimi altında kaldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından
Osmanlı topraklarına katılan Suriye toprakları, 19. yüzyılın ilk
çeyreğine kadar barış ve huzur doluydu. Ancak 1831 yılında Osmanlı'ya
başkaldırarak ayrı bir yönetim kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın eline
geçti. Sonra tekrar Osmanlılara geçen Suriye 1920 yılında Fransız işgal
kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Fransız işgali Suriye halkı için
büyük bir kaosun ve şiddetin de başlangıcıydı. Fransızlar, tarihsel
olarak Suriye'nin bir parçası olan Lübnan'ı ülkeden kopardılar ve ayrı
bir devlet haline getirdiler.


1946
yılındaki bağımsızlığa kadar süren, 26 yıllık şiddet politikası Fransız
yönetiminin Cezayir'de, Tunus'ta ve diğer pek çok İslam toprağında
yaptığı katliamların bir benzeriydi. İşgal sonrası Suriye halkı önemli
bir direniş hareketi başlattı. Fransızlar on binlerce insanı vahşice
katletti ve büyük şehirleri bombardımana tuttu. Ayaklanma şiddet yoluyla
bastırıldı, ancak Fransa Suriye'de uzun süre kalamayacağını anladı.


II.
Dünya Savaşı'nın ardından Suriye'den çekilmek zorunda kalan Fransızlar
1946 yılında bu ülkenin bağımsızlığını kabul ettiler. Ancak ülkeden
çıkarken geriye son derece istikrarsız, çatışmaya açık bir Suriye
bıraktılar. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Suriye'de konuşlandırılan
Fransız mandası en çok Nusayrilere (Nusayrilik Hz. Ali'nin
tanrılaştırılması esasına dayanan ve Hıristiyanlıktakine benzer bir
teslis prensibine sahip olan bir inanç sistemidir
.) yaradı. Fransız
yönetimi ülkede azınlık olan Nusayrileri özellikle devlet kademelerine
yerleştirmiş, böylece çoğunluğu oluşturan Sünnilerde bir rahatsızlık
meydana getirmiş ve iki toplum arasına yapay bir düşmanlık tohumu
ekmişti. Pek çok Ortadoğu uzmanı Nusayrilerin, ülkenin siyasi ve askeri
açıdan üst noktalarına ulaşmasının, gerçekte Suriye'nin 1946 yılında
bağımsızlığını ilan etmesiyle başladığına dikkati çeker. Bağımsızlık
sonrasında Suriye'de gerçekleşen en önemli olay, ülkede politik, siyasi
ve ekonomik alanlarda liderlik yapan köklü Sünni ailelerin yerine
Nusayrilerin ülkedeki yönetimi ele geçirmeleri olmuştur. Bu gibi yapay
iç çelişkiler bağımsızlığını kazanan Suriye'yi kaosa sürükledi.


Bağımsızlık
sonrası Suriye darbeler ülkesi haline geldi. 1949 yılında başlayan
darbeler dönemi 1970 yılında diktatör Hafız Esad'ın gerçekleştirdiği
darbe ile son buldu. Esad rejimi darbeleri sona erdirdi, ama zalim bir
yönetimi başlattı. Baas iktidarı ile birlikte Suriye Müslümanları
açısından zor bir dönem başlamış oldu. Çünkü yönetim Suriye nüfusunun
%11'ini oluşturan Nusayri azınlığa geçmiş ve Nusayrilerin dışındaki tüm
mezhepler iktidar kadrolarından uzaklaştırılmıştı. Kendilerini
"Sosyalist Halk Demokrasisi" olarak tanımlayan baskıcı Hafız Esad
yönetimi Suriye'yi kısa sürede bir istibdad ülkesi haline getirdi. Tüm
siyasi partiler kapatıldı, Baas partisinin savunduğu sosyalist ideoloji
dışındaki tüm görüşlerin savunulması yasaklandı. Tüm İslami hareketlere
kısıtlamalar getirildi. Bu hareketlerin liderleri tutuklanıp, çok
şiddetli işkenceler altında hayatlarını yitirdiler. Uluslararası insan
hakları teşkilatlarının raporlarında Esad döneminde Suriye
Müslümanlarının büyük baskı ve zulüm gördükleri, Müslüman kadınlara
tecavüz edildiği, erkeklerin akılalmaz işkence yöntemlerine maruz
bırakıldıkları anlatılmaktadır.






Esad Dönemi 'Zulüm ve Baskı' Kelimeleri ile Anılmaktadır

Baas
yönetiminin ilk hedefi İslami kimliğin yok edilmesi olmuştur. Bu amaçla
on binlerce Müslüman sebep gösterilmeden tutuklanmış, şiddetli
işkencelere maruz kalmıştır. Çoğu idam edilmiş, büyük bir bölümü de
kaybolmuştur. Kadınlara tecavüz, ölünceye kadar dövme, ayaklarından
tavana asma gibi vahşi işkence yöntemleri uygulayan Hafız Esad yönetimi,
bunun yanı sıra evlere baskınlar, camilere saldırılar, hakaretler, hiç
bitmeyen tacizlerle Müslüman halkı yıldırmayı hedeflemiş ve bunda büyük
ölçüde başarılı olmuştur.


Suriye
Devlet Başkanı Esad'ın Hama şehrinde gerçekleştirdiği katliam ise
vahşetlerin en büyüğüydü. Bu şehrin yok edilmesinin tek nedeni, burada
İslami hareketin çok güçlü olması idi. Hafız Esad'ın kardeşi ve zamanın
Genelkurmay Başkanı Rıfad Esad, Şubat 1982'de bir gece vakti Hama'ya
havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen
askerlerin çoğu anında idam edildiler. 27 yıl süren katliam sonunda
yaklaşık 40 bin Müslüman vahţice katledildi. Ţehir ise adeta bir
harabeye döndü.


Esad'ın
30 yıl süren diktatörlüğü döneminde bunun gibi daha pek çok katliam ve
vahşet yaşandı. Bugün hala Esad'ın katliamlarından kaçan çok sayıda
Suriyeli Müslüman, mülteci olarak yaşamını sürdürmektedir. Sadece Suudi
Arabistan'da bir milyon civarında Suriyeli Müslüman bulunmaktadır.

Hafız Esad Sonrası Suriye'yi İç Savaş mı Bekliyor?

Hafız
Esad'ın ölümü Ortadoğu coğrafyasının zaten karışık olan siyasetini daha
da karıştırmıştır. Esad sonrasında bu ülkeyi çok ciddi sorunların
beklediği açıktır. Özellikle de aralarında inanç ve siyasal görüşler
bakımından derin farklılıklar bulunan çeşitli etnik grupların atacakları
her adım ülkede çok ciddi sorunlara neden olabilir. Hatta Suriye'nin
bölünmesiyle sonuçlanabilir. Bu tespite göre yaşanabilecek bir bölünme
süreci sonunda Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün bölgesinde Dürzilerin;
sahile yakın bölgede Nusayrilerin; Hama, Humus ve Şam bölgesinde ise
Sünnilerin bağımsızlık hareketine girişmeleri olasıdır. Suriye
yönetiminin içinde barındırdığı bazı zaaflar ise bu sorunları
engelleyecek durumda olmadığını göstermektedir. Çünkü Esad sonrası baş
gösteren iktidar mücadelesi ve iç karışıklıklar ülkeyi ve iktidarı
yıpratmıştır, üstelik bu egemenlik mücadelesi de hala devam etmektedir.


Peki
Suriye'nin bölünmesi en çok hangi ülkeyi memnun edecektir? İşte bu
noktada karşımıza dikkat çekici güç odakları çıkmaktadır: Bu parçalanma,
İsrail'in ve Ortadoğu'da terör ve istikrarsızlığı silah pazarı olarak
gören ülkelerin işine yarar. Ayrıca böyle bir oluşum, Çin'in, Rusya'nın,
ABD'nin ve bazı Avrupa ülkelerinin bölgeye doğrudan müdahelesi anlamına
gelir ki, bu her bakımdan Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirebilir.
</blockquote>

Esad'ın
ölümü İsrail'in, yıllardır planladığı "üçe bölünmüş Suriye"
stratejisini hayata geçirmesini kolaylaştırmıştır. Suriye'nin üç parçaya
bölünmesi İsrail'in bu bölgede daha rahat hareket etmesine, iç
karışıklıkları daha kolay bir şekilde tahrik edebilmesine yol açacaktır.
Özellikle de Havvan-Kuzey Ürdün ve Golan Bölgesi'ndeki bir Dürzi
devletin kurulması, İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlamasını
kolaylaştırıcaktır.


Suriye'nin
bölünmesi sonrası oluşabilecek bir istikrarsızlık bölge güvenliği
açısından ise çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. Özellikle de
Müslümanlara yönelik saldırılar şiddetlenecek, Batılı devletlerin bu
karışıklıklardaki rolü daha da artacaktır. Üstelik Esad'dan sonra başa
geçen oğlu Beşşar Esad'ın çok etkili bir politika yürütebileceği,
bölgedeki hassas dengeleri kontrol altında tutabileceği, hepsinden
önemlisi Müslümanların haklarını kollayabileceği pek tahmin
edilmemektedir. Hafız Esad'ın ölümünden sonra Suriye yeni
istikrarsızlıklara gebedir. Müslümanlara yönelik baskıların, ülkedeki
adaletsizliklerin sona ereceğine dair bir umut ışığı görülmemektedir.


Ancak
unutulmamalıdır ki, kitabın başında da belirttiğimiz gibi bu saydığımız
problemlerin hiçbiri çözümsüz değildir. İlk bakışta bu bölgelerdeki
sorunlar hiç çözülmeyecek kadar karışık gibi görünebilir. Ancak bunun
nedeni yüzyıllardır çözümün yanlış yerlerde aranmasıdır. Oysa çözüm
Allah'ın insanlar için seçip beğendiği Kuran ahlakının yaşanmasındadır.
Olaylar karşısında çözümsüz kalmak bir Müslüman için kabul edilebilecek
bir durum değildir. Çünkü herşeyin Yaratıcısı olan Allah, insanların
barış, refah, huzur ve güven duygusu içinde yaşayabilecekleri bir
sistemi de yaratmış ve bunu insanlara Kuran aracılığı ile bildirmiştir.
Allah'ın "... Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (Nahl Suresi, 89) ayetinde de bildirdiği gibi, Kuran insanlara her konuda yol göstericidir.


Kuran'da
tarif edilen üstün ahlak anlaşıldığı ve yaşanmaya başlandığı takdirde,
dünya üzerinde var olan tüm sorunlar kolayca çözülmeye başlayacaktır.
Çözüm Kuran ahlakının yaşanmasında olduğuna göre, Kuran'ın tüm insanlara
anlatılması vicdan sahibi insanların üzerinde büyük ve önemli bir
sorumluluktur. Kuran'da da Allah'ın gönderdiği elçiler, kendi
sorumluluklarını şöyle dile getirmişlerdir:



Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi, 17)


********************

HAMA KATLİAMI (Şubat 1982)



HAMA KATLİAMI

(Nusayrilerin Zulmü)






Aşık karalı mısın, candan yaralı mısın?
Nedir sendeki bu hal, yoksa Hama’lı mısın?



Hama,
Suriye’de İslami hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biridir. Bu
özelliği dolayısıyla Hama şehri 1982 yılında büyük bir katliama şahit
oldu. Hafız el- Esed’in kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rıf’at
el-Esed, Şubat 1982′de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı
düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam
edildiler. Bazıları da Müslümanlar tarafına geçtiler. Birkaç gün devam
eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin Müslüman şehid oldu. Şehir adeta
bir harabeye döndü..




Hama,
Halep’le Humus arasında Asi nehri vadisinde, nehrin iki yakasına
yerleşmiş bir şehirdir. Kelime olarak “sıcak” anlamına gelir. Hem iklim
olarak hem de taşıdığı manevi hava itibariyle sıcak bir şehir olduğu
için böyle adlandırılmıştır. Manevi sıcaklığı ise tarih boyunca tevhid
mücadelesenin önemli merkezlerinden biri olmasından ileri gelmektedir.
M. Ö. 2150 yılında kurulduğu tarihlerde kayıtlıdır. Bu şehir, Hz. Ömer
(r.a.)’in hilafeti döneminde gönderilen Ebu Ubeyde ibnu Cerrah
komutasındaki ordular tarafından fethedilmiştir. İşte bu, sıcak kalpli
ve sevimli insanların yaşadığı sıcak şehir 1982′de Hafız Esed rejiminin
yürekleri parçalayan vahşi bir katliamına sahne oldu.



Rejimin
Hama’ya bir komplo hazırladığı katliamdan iki yıl öncesinden itibaren
izlediği tutumla ve başvurduğu uygulamalarla belli oluyordu. Daha iki
yıl önceden diktatör Esed adamlarını ve cellatlarını fitne tohumları
ekmeleri, insanları tahrik etmeleri için şehre göndermişti. Bu kişiler
insanların inançlarına saldırmak, erkeklerin onur ve haysiyetlerini
kadınların namuslarını kirletmek için gönderilmişlerdi. Amaç ise toplumu
tahrik ederek bir katliamın zeminini, alt yapısını hazırlamaktı.
Gönderilen bu tahrikçi vahşiler kendilerinden istenenden fazlasını bile
yaptılar. Öyle ki büyüklere değil küçük yaştaki çocuklara bile saldırdı,
küçük kız çocuklarının namuslarını kirletmeye bile kalkıştılar.
Bu arada Suriye Ceza Kanunu’nda bazı değişiklikler yapılarak halkın
kendi kendini savunması zorlaştırıldı, halk savunmasız ve zor durumda
bırakıldı.

Esed yönetimi Hama’da bu tahrikleri yaparken bir yandan da
askeri tedbirleri artırmayı, bölge ahalisini güvenlik yönünden sıkı bir
denetime almayı da ihmal etmedi. Şehir tamamen Örfi İdare (Sıkıyönetim)
kontrolüne alındı. Askeri ve sivil istihbarat için karargahlar kuruldu.
Kısacası bir yandan halk devlete isyan etmesi için her yönden tahrik
edildi, diğer yandan da isyan edenlerin anında ortadan kaldırılması için
her türlü tedbir alındı. Hafız Esed’in kardeşi ve suç ortağı Rıfat Esed
olaylardan iki ay önce Örfi İdare komutanlığına getirildi. Çünkü o
vahşette sınır tanımayacak bir ruha sahipti. O aynı zamanda ağabeyinin
halefi olmak, ondan sonra yerine geçmek istiyordu. Bu yüzden de
kendisinden isteneni tereddütsüz yapabileceği, ağabeyinin bir dediğini
iki etmeyeceği biliniyordu.

Rıfat Esed, Örfi İdare komutanlığına getirildikten sonra
kendisine bazı talimatlar ve bu arada önemli birtakım yetkiler de
verildi. İşte bu önemli yetkilerden biri:

“Kimsenin onayını almadan beş bin kişiyi bile öldürebilirsin!”

Üstelik bu yetki el altından değil resmi olarak veriliyordu.

İnsanlar Örfi İdare altında her geçen gün daha da kıskaca alınıyorlardı. Durum öyle bir noktaya gelmişti ki Hamalılar: “Biz her gün ölüyoruz veya şehrin büyük bir kısmı ölüyor. Bu iş nereye kadar sürecek?” diye sormaya başladılar.
İslami kimlik taşıyanların hepsinin evleri aranıyordu. Bir
tek ev bazen on defadan fazla aranıyordu. Adeta Hulagu’nun askerleri
kabirlerinden çıkmış gibiydiler. Belki Esed’in cellatları onları da
geçmişti. Halkı en çok rahatsız eden ise insanların inançlarının rencide
edilmesi, şerefleriyle ve namuslarıyla oynanmasıydı. İlimlerinden
dolayı hürmet gören insanlar Esed’in cellatlarının taarruzuna uğruyor,
haysiyetleri kirletiliyordu. Evlerde kadınlara saldırılıyordu. Çocuklar
anne - babalarının gözleri önünde öldürülüyorlardı.

Bir ispiyoncu: “Bir adamın şu binaya girdiğini gördüm, hala çıkmadı”
diyecek olsa Esed’in cellatları hemen içeriye dalıyor, içeride
yakaladıklarına tekme tokat saldırıyor, kimseyi bulamazlarsa binayı
içindekilerin üstüne yıkıyorlardı.

İşte bu vahşi saldırılarda gerek Müslüman Kardeşler
cemaatinden ve gerekse rejime muhalif farklı kesimlerden pek çok insan
vahşice katledildi.

Halin böyle olmasına rağmen cumhurbaşkanı Hafız Esed dünya
kamuoyuna yönelttiği mesajlarında Suriye’de her şeyin yolunda gittiğini,
sükunetin hakim olduğunu iddia ediyordu. Bu tür mesajlar vermesinin
amacı ise kendisinin gerçekleştireceği katliamın sebeplerinin rejim
tarafından değil “isyancılar” tarafından hazırlandığı iddiasını haklı
göstermek için yanıltma yapmaktı.

İşte bütün bu zulümler artık iyice dayanılmaz hale gelince
halk tepkisini ortaya koymaktan, her gün ölmektense bir kere ölmeyi
tercih etmekten başka bir yol olmadığını düşündü. Vahşet rejimi ise
katliam gerçekleştirmek için bir kıvılcım bekliyordu.

Hama’da rejimin insanlık dışı uygulamalarına karşı gösterilen
tepki bir örgütsel isyan değil bir halk isyanıydı. Eğer ki bu bir
örgütsel hareket yani Müslüman Kardeşler’in yönetimi ele geçirme amacına
yönelik olarak başlattığı bir isyan olsaydı hıristiyanlar böyle bir
eyleme katılırlar mıydı? Oysa civardaki hıristiyanlar da rejimin o vahşi
saldırılarına karşı bölge ahalisinin onur ve haysiyetinin korunması
için verilen mücadeleye, ortaya konulan onurlu direnişe katılmışlardır.

Ama vahşi Esed rejimi Hama ahalisini ekin biçer gibi biçmek
için bütün hazırlıklarını yapmıştı. Havadan ve karadan füzeler,
bombalar, top mermileri yağdırdı insanların üzerine!


…..

Türkiye’ye
sığınan Sünni Müslümanlar, Hatay İli Samandağ ilçesinde Türk
Askerlerinin ayaklarına kapanarak şöyle yakardıkları söylenmektedir :


“Şam komutanına secde etmedim, ama senin ayaklarını seve seve gözyaşımla yıkarım…”

Ancak
zulümden kurtulduğunu sanan mülteciler; Suriye’nin inanmayarak yaptığı
iade isteklerine, 12 Eylül Yönetimi olumlu cevap vererek teslim
girişiminde bulunmuştur…


Sınır Kapısında teslim sırasında “Bizi Esad’a vermeyin” diye bağıran mülteciler, kaçma girişiminde bulunarak intihar etmişlerdir.















<table style="width: 100%;" class="MsoNormalTable" border="0" cellpadding="0" cellspacing="1" width="100%">






[b]2
Şubat 1982 tarihinde başlayan 27 günlük Hama katliamının başında Hafız
Esad’ın kardeşi Rıfad Esad bulunmaktaydı. Hafız Esad tarafından
kendisine tam yetki verilen Rıfad Esad’ın emrinde 12.000 kişilik bir
asker gücü ve özel tim kuvveti bulunuyordu. Bu katliam sırasında
35.000-40.000 arası sivil hayatını yitirdi. 15.000 kişiden bir daha
haber alınamadı. Binlerce Hamalı topraklarını terk etmek zorunda kaldı.
Camiler ve tarihi eserler yok edildi. Suriye yönetimi tarafından bu
vahşi katliamın dış basına yansıması için her türlü tedbir alındı.
Şehrin tüm ulaşım ve iletişim bağlantıları kesildi. Giriş ve çıkışlar
yasaklandı. Ancak buna rağmen katliamı gizlemeleri mümkün olmadı.

[/td][/tr][/table]














_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
 
NUSAYRiLiK
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: İtikad-İnanç-Kelam-Felsefe-
Buraya geçin: