KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6459
Rep Gücü : 10014589
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 55
Nerden : İzmir

MesajKonu: İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR    Paz Mart 20, 2011 2:04 am

Bu konu işlenirken örnekleme olarak

1-Mevlevilik=Mevlana Celaleddin-i Rumi
2-Bektaşilik=Hacı Bektaş-ı Veli
3-Kadirilik=Abdulkadir Geylani
4-Rufailik=Ahmed er-Rufai
5-Nakşibendilik(Nakşilik)=Şah Bahaüddin-i Nakşibendi

yi veriyor ve İmam Maturidi,Eşari, 4 Mezheb imamları ,hz Caferi sadık
ile yukarda adı geçenler ve birde Yunus Emre'nin hayatlarını isteğe
bağlı olarak 3 dakikalık kısa hayatlarını sınıfta işliyorum.öZELLİKLE
ALEVİ KÖKENLİ ÖĞRENCİLERE HZ CAFERLE HACI BEKTAŞIN HAYATLARINI
VERİYORUM.


******************************

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR


İSLAMDA YAŞAYIŞ FARKLILIKLARINA BAĞLI OLUŞUMLAR(TASAVVUF VE TARİKATLAR)
Tasavvuf:Kur’an ve hadislerde yeralan;insanın ruhi yönüne ve gönül
terbiyesine yönelik kuralların değişik yorumlarından oluşan bir ahlak ve
düşünce sistemidir.
Yada;Güzel ve iyi bütün huylara sahip olmak,çirkin ve kötü huyların
hepsinden uzaklaşmaktır.Kısaca tasavvuf ahlaktır gönül
eğitimidir.Tasavvufun amacı olgun mü’min (insan)yetiştirmektir.
Tasavvufun içinde genelde öne çıkan isimlerle bunların insan eğitiminde
uyguladıkları yol ve yöntemelere bağlı olarak tarikatlar oluşmuştur.

TARİKATLAR
Tarikat:Tasavvuf düşüncesini değişik yöntem ve tekniklerle insanlara
aktaran kurumlar ve insan topluluklarıdır.Allaha ulaşma yollarıdır.
Tasavvufçulara göre Allah’a ulaşan yollar sayısızdır,yıldızların sayısıncadır.Tasavvufla ilgili bazı kavramlar;
Şeyh:Dini ve ahlaki bakımdan mükemmel olması gereken olgun mümin olmada yardım eden tarikatın yöneticisi sayılan kişi.Ermiş.
Zikir:Olgun mü’min olmada kullanılan yöntemlerden,Allahı sesli yada sessiz ayakta yada oturarak anmak
Derviş:Tarikata mensup kişi. Tekke:tarikatın törenlerinin yapıldığı yer.Edebiyatta meyhane olarakta geçer.(Dergah)

-Tarikatlar hicri 6.y.y.dan(M.S.13.Y.Y.)itibaren ortaya
çıkmıştır.Başlangıçta insan eğitiminde yararlı olmuş Mevlana, Yunus Emre
Hacı Bektaş Veli bu gelenekle yetişip insanlığa faydalı
olmuşlardır.Ayrıca Orta Asyadan gelen dervişler(Horasan
Erenleri)Anadolunun fethinde en önemli unsur olmuştur.Buna ek olarak Ahi
teşkilatı ve yeniçeri ocağı da tarikatlara dayalı kurumlardı ve Osmanlı
devletinin ilk yıllarında çok etkili ve faydalı olmuşlardır.
Ancak Osmanlının son zamanlarında Tarikatlar bozulmaya
başlamış,islama ve topluma zarar vermeye başlamıştır.Bu nedenle
Cumhuriyet yönetimi tarafından yasaklanmıştır.Buna rağmen gizli olarak
faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.Böyle olunca ilmi ve idari yönden
denetlenmeleri mümkün olmadığından daha da zararlı olmuşlardır.Maddi
manevi kazanç peşindeki birçok kimse de ben şeyhim diye ortaya çıkmış
tasavvuf ve tarikatı istismar ederek saf iyiniyetli müminleri
kandırmış,yoldan çıkarmış ,yanlış bilgiler vererek dine ve dindara zarar
vermişlerdir.

Tasavvuf konusunda Dikkat edilmesi gereken konular:

Bir mü’minin Allah rızasına uygun bir hayat yaşayıp cennetlik olabilmesi
için bir tarikata girmesi gerekli değildir.Dinini,bilenlerden sorarak
dinleyerek okuyarak öğrenebilir.Daha kolay olsun diyerek bir tarikata
girmek isteyenler,yanlış bir rehberi seçtiklerinde Dimyata pirince
giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesini unutmamalıdır.
Herkesin bilebileceği ve buna göre karşısındakini değerlendirebileceği
özellikler şunlardır;doğru bir İslam inancı,eksiksiz ibadet ve güzel
ahlaktır.
Bunlara sahip olmayan kimse havada uçsa karşısındakinin içinden
geçenleri bilse bile,şeyh(kurtarıcı) olmak bir yana,mümin olup olmadığı
bile şüphelidir.Böyleleri günümüzde çok olduğundan herkesin dikkatli
olması gerekir.
Burada anlatılan tarikatlar islama aykırı olmayan,topluma
faydalı,Mevlanalar Yunuslar yetiştirerek insanlığa hizmet edenlerdir.
ek bazı tasavvufi ekoller

Yeseviye:Kurc:Ahmed Yesevi Türkistanın Yesi şehrinde doğmuştur.Yeseviye
tarikatının Türklerin islama girişlerinde katkıları vardır.Orta Asya
Azerbeycan ve Anadoluda yayılmıştır.Anadolunun fethinde de önemli
etkileri olmuştur..
Bektaşiye:Kurucusu:Hacı Bektaş-ı Veli.Horasanlıdır,Tarikatı ondan
uzun zaman sonra ortaya çıkmış,dolayısıyla onun fikir leri dışında da
esasları olmuştur.Zamanla hrıstiyanlık Batınilik karışımı bir akım
olmuştur.Anadolu ve Rumelide yaygındır.

Mevleviye:Kurc:Mevlana Celaleddin Rumi.Belh(Türkistan)de doğup konyada
vefat etmiştir.Mesnevi Fih’i ma fih gibi eserleri asırlardır sadece
Müslümanların değil bütün insanlığın okuduğu eserlerdir.Tarikatın
merkezi Konyadır.Genelde kültürlü çevre
lerde sanatçılar şairler arasında yayılmıştır.Mevlevilikte zikir ayakta
dönerek ve müzik eşliğinde yapılır.Dünyaca ünlü sema ayini her yıl
aralık ayında Konyada anma törenlerinde tekrar edilmektedir.

Genel Kültür bilgisi BAZI TARİKATLAR
(Anadolu ve Avrupa da yaygın olan) SINAVDA ÇIKMAYACAKTIR

Kadiriye:Kurc:Abdulkadir Geylani.Bağdat civarında yaşadı.İslam
dünyasının en tanınmışlarındandır,ünlü eserleri vardır.Kendisi Şia ya
karşı tavır aldığı halde zamanla Kadiriye Şiilikten fikirler
almıştır.En yaygın tarikatlardandır.Endonezya dan Fasa kadar her yerde
üyesi vardır.Zikir seslidir.Oturarak ayakta sallanarak zikir yaparlar.

Nakşibendiye:Kurc:Bahauddin Nakşibend Buhara civarında yaşadı.Ondan çok
önce vefat eden bir ermiş tarafından yetiştirildiği kabul edilir.Daha
çok Anadoluda yaygındır.Zikir sessiz ve oturarak yapılır.

Rıfaiye:Kurc:Ahmed Rıfai Basra da doğmuştur.Ortadoğu Anadolu ve Rumelide yaygındır.Dikkat çekici yönü mensuplarının;
vücutlarına şiş sokmak ateşle oynamak gibi kerametle ilgili
davranışlarıdır.İlk dönemlerinde bunlar yoktu,tasavvufçuların çoğu
bunları gösteri olarak kabul edip ilgi duymaz.Rumeli de Bektaşilikle
karışmıştır.

KAYNAKLAR:Prf.Dr.Mustafa Kara’Tasavvuf ve Tarikatlar tarihi’ Doç Dr.Saim Kılavuz’İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş’
Prf.Dr. Hayrettin Karaman:’Tasavvufla ilgili makalesi Eğitim Bilim dergisi’


***********************

Tasavvuf konusuna başlarken bu işin pirlerinden Mevalanadan bir hikayeyle başlamak iyi olacaktır
---------------------------------------
Çölde yaşamakta olan fakir bedevi ile karısı o akşam yine
tartışıyorlardır. Kadın “Bizim bu halimiz nice olacak? Fakirlikten insan
içine çıkamaz oldum. Artık bu yoksulluktan bıktım, usandım…” diye
feryatları koparmadadır. Sabırlı kocası defalarca anlatmış olmasına
rağmen nasihat etmekten vazgeçmez: “A Benim kanaatsiz hanımım! Sıkıntı
ve rahatlık, darlık ve bolluk bir nefes gibidir; gelir geçer. Allah
herkese yetecek rızkı vermiştir. Çok şükür bizim karnımız da az çok
doyuyor. Daha fazlası için kendini üzme. En iyi zenginlik kanaattir,
haline razı olmaktır. Hem sen gençken daha kanaatkardın. Nasıl oldu da
yaşlandıkça dünyaya olan sevgin arttı? Aklını başına al. Bu yaştan sonra
dünya senin olsa ne çıkar? Nasıl olsa bir süre sonra hepsini bırakıp
gitmeyecek misin? Ayrıca biz seninle bir çiftiz. Karı koca birbirlerine
ayak uydurmalı. Sen bu yanlış düşünceleri bırakmazsan benimle uyum
sağlayamazsın.”



Kadıncağız bakar ki kocasının ikna olacağı yok. Tatlı diller döker,
özür diler. Bir çare bulunur ümidiyle ona Bağdat’taki yeni halifeden
bahseder: “Duydum ki Bağdat’ta çok cömert ve adil bir hükümdar varmış.
Kimse onun kapısından eli boş dönmezmiş. Ne olur sen de git. Halimizi
bildir. Seni de eli boş çevirmez inşallah. Zavallı bedevi ne söylese de
hanımına kâr etmeyeceğini anlayınca çaresiz, halifeye gitmeye karar
verir. Fakat bu defa da başka bir sorun vardır. “Ama Hanım” der “oraya
eli boş gidilmez ki! Bir şeyler istemek için gitsek de yanımızda bir
hediye götürmemiz icap eder. Bizim o saraya layık neyimiz var ki?” Kadın
bu meseleyi kafasına takmıştır bir kere. İyice düşünür ve sonunda çok
kıymetli olacağını zannettiği bir şey bulur. “Testimizdeki yağmur suyu
ne güne duruyor. Şehirdekiler böyle saf, güzel suyu nereden bulacaklar?
Onlar için bundan güzel hediye olmaz. Ben şimdi testiyi hazırlarım” der
ve işe koyulur.



Adamcağızın aklına çok yatmamış olsa da hanımının sözlerinden bıktığı
için eli mahkum testiyi sırtlanır ve Bağdat’ın yolunu tutar. Sora sora
halifenin yaşadığı sarayı bulur bulmasına ama yanına yaklaşmaya dahi
çekiniyordur. Öyle ya, eş-dost, tanıdık, torpil nerede? “Kim kabul eder
ki senin gibi bir bedevi parçasını” diye geçirir içinden. Fakat hiç
düşündüğü gibi olmaz. Sultanlarının asil kişiliğinin birer yansıması
gibi olan kapıdaki hizmetliler yoksul bedeviyi hiç umulmadık bir
alakayla karşılar. Ne de olsa hükümdar nasılsa hizmetleri de öyledir.
Bu güzel muamele ve ardından gelen sultanın parlayan mütebessim yüzü
bedeviye her şeyi unutturur.



Eş sıkıntısına göğüs geren bu zavallı adamcağızın hediyesini sultan
kabul eder; hem de iltifatlarda bulunarak… Hizmetçilerine “Bu çok
kıymetli bir sudur. Her damlası bir altın değerindedir. İçindeki suyu
boşaltınca testiyi altınla doldurun ve kendisine iade edin. Sonra da
misafirimizi sandala bindirip nehrimizin yoluyla memleketine gönderin!”
deyince bedevi şaşırır. Hanımı haklı çıkmıştır. “Getirdiği su ne kadar
da değerli imiş meğer” diye düşünür.



Biraz sonra hizmetçiler onu sandala bindirmek için nehre
indirdiklerinde ise ikinci kez şaşakalır. Bu ne kadar da büyük ve parlak
bir nehirdir böyle! Suya eğilip bir avuç içtiğinde bu suyun
şerbetlerden bile daha leziz olduğunu fark eder. Bu kez, aklından
geçenlerden dolayı utanır ve ahu vah etmeye başlar: “Vah benim zavallı
halime! Sarayının kapısından böyle ummanlar gibi duru ve lezzetli su
akan bir padişah hiç benim testimdeki şu acı ve tozlu suya tenezzül eder
mi? Meğer onun hediyemi kabul edişi yine kendi merhametinden,
lütfundanmış. Demek o, bana, beni utandırmadan güzellikte bulunmak
istemiş de bunu sanki bir testi suyun karşılığı imiş gibi göstermiş.”
----------------------


Kıssadan alacağımız hisseler



Mesnevi’de yer alan bu güzel menkıbede Mevlana Hazretleri çeşitli
temsiller kullanır. Savundukları fikirler yönünden bedevi, aklı; karısı
ise nefsi temsil eder. Testi vücuda, su ise ibadet, taat ve marifete
işaret eder. Padişah dendiğinde tahmin edildiği üzere Kainatın Sahibi
kast ediliyor. Peki zavallı bedevi neyi, kime hediye götürdüğünü
düşünüyor? Kimin malını kime satacak?



Pek çoğumuzun zihninden ara ara şu düşünce geçmiyor mu: “Ben
ibadetlerimi yerine getiriyorum, öyleyse dünyada da ahirette de tüm
güzellikleri hak ettim.” Acaba gerçekten bunları hak edebiliyor muyuz?
Kainatın Sultanı’na ait dünya ve cennet nimetlerinin tamamı bir umman
misali sonsuzken elimizdeki kirli, kokulu bir kırba su ile o sonsuz
billur suyu satın alabilir miyiz? Bu hikayede olduğu gibi bizim
ibadetlerimiz ve taatlerimiz de kesinlikle cennetin ve Cemalullahın
karşılığı olamaz. Kainat sarayının sahibinin, saraydaki kölelerin hiçbir
şeylerine ihtiyacı yoktur. O’nun bize cenneti vermek için bu ibadetleri
birer bahane kılması sadece kendi büyüklüğünü gösterir. Bu sebeple
yaptığımız işleri küçük-büyük demeden yalnızca O’na sunmalı ve O’nun
cömertçe bize karşılığını vereceği anı ummalıyız.



Menkıbedeki karı-koca diyaloğu mesnevide sayfalarca sürüyor. Bu
konuşmalara bakarak evlilikte güzel geçime dair de pek çok inceliğe
rastlayabiliyoruz. Acı dil ayrılığı, uzaklığı; tatlı dil ise yakınlığı
ve muhabbeti beraberinde getiriyor. Eşlerden biri kanaatkarken diğeri
hırslı davranırsa münakaşalar baş gösterebiliyor. Evlilikte uyum için
eşlerin birbirlerine ayak uydurması şart koşuluyor.



Kıssamızdan çıkarabileceğimiz daha pek çok hisse bulunmakla birlikte
açıkça verilen diğer mesaj şöyle: Nefsimiz hikayede olduğu gibi bizi
ihtiyaçlarımız için iknaya çalışır. Biz bu ihtiyaçlarımız için bizim
gibi fakirlere (insanlara) değil de cömert olan Sultan’a el açıp O’nun
fazlından istiyorsak eli boş dönmeyiz inşallah. Bununla birlikte
Sultan’ın huzuruna varma edebine dikkat edip tozlu topraklı, kirli bir
testi bile olsa elimiz boş gitmemeye itina gösteriyorsak O bize
fazlasıyla karşılık verecektir. Kim bilir belki de dualarımıza salavatı
şerifeler ve tövbelerden sonra başlamamız, sadaka gibi küçük hediyeyi
önden gönderip ardından Mevlamız’a yalvarmamız hep bu sebeptendir. O’nun
huzuruna eli boş gitmemek hikayedeki bedevinin nezaketli ve edepli
davranışına örnektir. Nefsine uysa idi belki de doğrudan yalın ayak,
başıkabak olarak Sultan’a varacaktı. Allah Teala bizi eli boş
müflislerden etmesin. Amin.


Neslihan BEYHAN
semerkand

*******************



Osman Nuri Topbaş hocaefendiden hikayenin TASAVVUFİ yorumu
------------------
Mesnevi: "Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu
bir testi bil. Fakat bu ilim ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan
derisine sığmayan kişinin (zuhuru, zatinin muktezası olan ve zuhur
etmemesine imkan bulunmayan Allah (c.c)'ın Dicle'sinden bir katredir. O
gizli bir hazîneydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti.
Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazîneyken
coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan haline soktu. O bedevî, Allah
(c.c)'ın Dicle'sinden bir katreyi görseydi, hakikatte bir deniz olan o
katrenin önünde testisini atardı." (Beyit: 2860-2864)

Hikayede "Halîfe Kapısı", "Dergah-ı İlahî"yi temsil etmektedir.

Mü'min her ne kadar ilim, irfan, mal-mülk ve ibadet sahibi olursa olsun,
bu meziyet ve imkanlarına aldanmamalı ve güvenmemelidir. Bu değerlerin
hepsini Rabbinin lütfü bilip, şahsî amellerinin de Dicle'nin yanında,
bir testi su olduğunu unutmamalıdır.

Çöl bedevîsinin çölde bin bir çile ile biriktirip halîfeye takdim ettiği
bir testi su onun için hayat iksiri idi. Halbuki Dicle'nin içine
dökülünce kaybolup gitti.

İnsanoğlunun beşerî imkanlarla hakîkatine ermeye çalıştığı, ilahî tanzîm
ve sanattan anlayabileceği, onun aslî hakîkatı karşısında Dicle'nin bir
damlası bile değildir. Karıncanın kendi ufacık yuvasını, balığın
akvaryumunu bir kainat zannetmesi gibi.

İnsan da, gafleti neticesi kendi cüceliğine bakmadan adeta bir dev
aynasının yalanlarına kanar. Misalimizdeki karınca ve balığın durumuna
düşer.

Resûlullah (s.a.v.):

"- İlahî, seni tenzîh ve takdîs ederim. Biz seni, sana layık bir marifetle tanıyamadık." buyurmuştur.

Necip ümmetin yüksek alimleri aczlerini itiraftan çekinmemişlerdir. İmam
Ebû Yusuf'a bir gün Halîfe Harun Reşîd bir mesele sorar. İmam Ebû
Yusuf:

"- Bilmiyorum." diye cevap verir. Halîfenin yardımcısı İmam Ebû Yusuf'a:

"- Maaş ve tahsîsatınız varken bilmiyorum diyorsunuz." der. Cevaben İmam Ebû Yusuf da:

"- Benim maaşım ilmime göredir. Cehlime göre verilecek olsa hazine yetmezdi" der.

Allame İmam Gazali;

"- Bildiklerime nispetle bilmediklerimi ayaklarımın altına alabilseydim,
başım göklere değerdi." buyurmakla aczini îtiraf edip tevazuunu
göstermiştir. Bu büyük insanlar, bildiklerinin değil bilmediklerinin
çokluğunu itiraftan çekinmemişlerdir.

İnsanoğlunun istinad etmek temayülünde bulunduğu amellerine ehemmiyet izafe etmesi Dicle'nin yanında bir testi su değil midir?

Allah (c.c) korusun, kesif bulutların güneş ışığına mani olması gibi
kalbin şeytana taht olması halinde Rahman'ın hidayeti oraya ne kadar
ulaşabilir? İnsan Dicle'den habersiz olduğu için bir testi suyu umman
zannedebilir. Kendi zannında boğulur gider.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri buz satan bir satıcıya rastlar. Satıcı:

"- Sermayesi erimekte olan insana yardım edin." diye nida eder.

Cüneyd hazretleri bu sözü düyunca düşüp bayılır.

Dünya sermayesini ahiret sermayesine tebdîl edemez isek, dünyadaki
gayretler, şeytanların paylaşacakları nasipler olur. Netice hüsran ve
acı bir aldanıştır, israf çılgınlığı ve merhamet yoksulluğu, dünyada baş
belası, ahirette azap sermayesidir. Geçmiş günlerimizin dosyaları
kapanmıştır. Bunlarda değişiklik yapabilmenin imkanı yoktur. Gelecek
günlerimizin varlığı ise şüphelidir. An bu andır. Bu anımızın gönül ve
alın terlerini hayat tarlamıza tohumlar isek, inşallah ahiretimizin
sırça sarayları olur. Şeyh Sadi'nin ifade ettiği gibi "Arzın sathı
Rabbin umumî sofrasıdır."

Dünyada "Rahman" şifalının tecellîsi olarak bütün mahlukat bol bol
rızıklandırılır, içirilir ve giydirilir. Dost-hasım, itaatkar ve
isyankar ayırt edilmez. Rabbin merhameti bütün mahlukatı ihata etmiştir.

Dikenli bir kirpinin yavrusunu sînesine bastırması, hatta kafir bile
olsa, mazlumun bedduasının kabul olması bu kuşatıcı merhametin
muktezasıdır. Kainattaki ilahî sanat, hikmet ve ibret manzaraları,
nefsanî ve suflî his ve davranışlarla, aslî tabiatı bozulmamış insanı,
ulviyyet, halvet, safvet, rikkat ve haşyet gibi bediî duygulara gark
eder.

Hususî sofra ise "Rahîm" sıfatının tecellîsi olarak ahirettedir. İstifade yalnız mü'minlere aittir.

Bu hususî sofrada beşerî nasiplerin en büyüğü olan "Cennet" ve "Ru'yet-i
Cemalullah" yani Cenab-ı Hakkı ayın on dördü gibi görme nimetleri
vardır, insan, bütün Esma-ı ilahiyyenin kamil tecellîsi olduğu için
büyük bir alemin küçük bir modelidir. Onun topraktan olan yapısı
varlığının dış yüzüdür. Fani yapısıdır. Hakîkî varlığı esrar, nur ve
ilahî hakikatin gizli bir hazinesidir. İnsanın mükerremlik vasfı budur.
Yaradılış maksadına uygun marifet denizinden nasip alabilmesi buna
bağlıdır.

Bir kelebeğin yanma pahasına ışığa ram olması gibi Hallac-ı Mansur da
esrar denizinin coşkunluğunda fanî varlığını yok etmeğe adım attı. İlahî
tecellîlerle kendini yaktı. Ruhu yücelip feyz ile dolunca nefsi
zayıflayıp bitim noktasına ulaştı. Kendine yabancılaştı, ondan
kurtulmağa çalıştı. Kesîf tecellîlere tahammül edemedi. Sekre
sürüklendi:

"Dostlar, beni öldürün! Zira benim ebedî hayatım ölümdedir." dedi.

Taşlanırken kendini yaralıyan tek hadise, dostunun kendisine bir
karanfil atması oldu. Dünyevî böyle bir teveccüh ve tebessüm bile
kendine ağır geldi.

Bu hal diğer bir ifade ile fani varlığın, ilahî varlığa ram olarak kulun ölümsüzlüğe kavuşmasıdır.

Denize düşen bir damlanın vücudunun suda kaybolması gibi denize dalan kimse de sudan başka bir şey görmez.

Bu mertebeye ulaşanlar her şeyi hatta kendisini bile Hakk'dan ibaret
görürler. Fakat bu bir haldir. O hal geçince, "Hakk Hakk'dır, eşya
eşyadır."

Hadîs-i Şerifte bu halin bir misali şöyle verilmiştir:

"- Yeryüzünde yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekir'e baksın."

Merhamet ve adalette abideleşen Hz. Ömer (r.a.), Şam'a girerken sıra
kölesine geldiği için deveye, onu bindirdi. Kendisi şehre yürüyerek
girdi. Halk, köleyi halîfe zannetti.

Hz. Ömer (r.a.)'in vefatından sonra dostları kendisini rüyada gördüler:

"- Rabbimiz sana nasıl muamelede bulundu?" diye sordular. O:

"- Elhamdüllah, "Rahman ve Rahîm" olan Rabbim var." buyurdu.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"- Madem ki fakr, cömertlik kereminin aynasıdır. Haberin olsun ki, aynanın üzerine hohlamak zararlıdır."

Yani, fakîri ve garîbi red için ağızdan çıkacak her ses ve nefes onun
kalbini incitir. Sanki sathına hohlanmış ayna gibi kalp buğulanır.
Parlaklık ve derinliği zayi olur,cömertliğin keremini göstermez olur.
Amellerimiz, infaklarımız daima gözümüzde devleşir. Bizi oyalar ve
aldatır; bize haz hamallığı yaptırır. Dicle'den ve onun sahibinden
habersiz olduğumuz için bir testi su gözümüzde bir derya olur.

Dünyevî isteklerimiz bitmek ve tükenmek bilmez. Sahip olduğumuz her şeyi kendimizin tabiî hakkı zannederiz.

Aksine bizden bir fedakarlık istenince de kendi mülkümüzden isteniyormuş gibi tavrımız değişir.

Emanetin ve sehavetin kristal, berrak ve zarîf aynası lekelenir. Cenab-ı Hakk (c.c.) ayet-i kerîme'de:

"Yetîme kahretme, fakîri reddetme." buyurur.

Mevlana (k.s.) bir diğer beytinde:

"-Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakîr ve
zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, in'am ve
ihsanın güzelliği de fakîr ve garîblerle ortaya çıkar." buyurur.

Güzeller, hüsn ve endamlarını seyretmek için aynanın esiri olurlar.
Hatta arkası gölgeli camlara bile kendilerini görmek için bakarak
geçerler. Manevî ve aslî güzellik olan cömertlik de, kendisini
biçarelerin ve fakîrlerin gönül aynasında seyreder.

Yine Mevlana (k.s.) buyurur:

"- O halde fakirler, merhamet-i ilahî'nin, kerem-i Rabbanî'nin
aynasıdırlar. Hakk ile olanlar ve Hakk'da fanî olanlar daima cömertlik
halindedirler."

Hz. Cabir (r.a.)'den naklen Tefsîr-i Hazin'de ' deniliyor ki:

"-Küçük bir çocuk Rasûlullah (s.a.v.)'in huzuruna geldi. Annesinin bir
gömlek istediğini arz etti. O sırada Rasûlullah (s.a.v.)'ın sırtındaki
gömleğinden başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir zaman gelmesini
söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
sırtındaki gömleği istediğini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hücre-i
Saadete girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa uzattı.

O sırada Bilal (r.a.) ezan okuyordu. Fakat Rasûlullah (s.a.v.) sırtına
alacak bir şey bulamadığı için cemaate çıkamadı. Ashabdan bir kısım
merak edip Hücre-i Saadete girdiler; Rasûlullah (s.a.v.)'i gömleksiz
olarak buldular.

Servet bir emanettir. Onun saadetine ve lezzetine kavuşabilmek ancak,
mahrumların ızdırabından hislenmek kalbimizden onlara bir şefkat ve
merhamet penceresi açabilmekle mümkündür.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Şefkat ü merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurlarım örtmekte gece gibi ol.
Sehavet ü cömertlikte akarsu gibi ol.
Hiddet ü asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu' ve mahviyette toprak gibi ol.

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN;
GÖRÜNGÜĞÜN GİBİ OL"



_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.yetkinforum.com
 
İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: Din Kültürü Dersi-Eğitim Öğretim :: Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersi :: 7.sınıf-
Buraya geçin: