KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 7703
Rep Gücü : 18050
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR   Ptsi Kas. 28, 2011 7:03 am

BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR.. 2

Nazar Boncuğu ve Muska. 3


Sihir (Büyü) 4


Gaybı Bilmek Mümkün mü?. 5


Falcılık.. 6


Ruh Çağırma. 6


Tenâsüh (Reenkarnasyon/Ruh Göçü) 7


Uğursuzluk.. 8


Yatır, Türbe ve Kabir Ziyareti 9


Ölünün Yedisi, Kırkı, Elli İkinci Gecesi 10


Dâvetçinin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar. 15










BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR






Bid’at:
Sözlükte; daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icad edilen şey
demektir.


Bid’at
sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Şâri’nin (din koyucunun) açık ya da
dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahâbeden sonra ortaya çıkan
eksiltme ya da fazlalaştırmadır.[1]


Peygamberimiz
(s.a.s.)’in zamanında olmayan veya meşrû telakkî edilmeyen bir inanç, ibâdet
veya dinî anlayış ve davranış bid’at mefhumu içinde yer almaktadır. Herhangi
bir hareket, âlet ve anlayışın dinî yönü olmadıkça; yani iman ve ibâdet, sevap ve günah çerçevesine sokulmadıkça
bid’atle alâkası yoktur. Hacca giderken deveye değil de uçağa binmek veya
herhangi teknolojik imkândan yararlanmak bid’at değildir; çünkü bunun inanç,
ibâdet, sevap, günah mefhumu ile bir alâkası yoktur. Türbelere horoz ve mum
adamak, ölünün başında mum yakmak bid’attir, çünkü bu bir inanca dayanmakta,
bundan sevap umulmaktadır; halbuki dinimizde böyle bir inanç, ibâdet ve sevap
yolu mevcut değildir. [2]


Rasûlullah (s.a.s.) şu hadis-i şerifte
bid’at’ı izah etmektedir:


“Sonradan
ortaya çıkan her şey bid’attir; her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık da
insanı cehenneme götürür.”
[3]


Böylesine sapıklık olan bid’atlardan
sakınmanın yolu, Kur’an ve sünnetin yolundan gitmekle mümkündür.



Gerçekten Kur’an, insanı en doğru yola iletir.”
[4]


“Peygamber
size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.”
[5]


Câbir
b. Abdullah (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmoştur:


“Bundan
sonra (mâlumunuz olsun ki), sözün en hayırlısı, Allah’ın kitabıdır. İrşadların
(yolun) en hayırlısı, Muhammed’in irşadı (yolu)dır. İşlerin en kötüsü, sonradan
çıkarılandır. Her bid’at dalâlettir (sapıklıktır).”
[6]


Görüldüğü gibi Kur’an ve sünnet insanları
doğru yola iletir. Bunların dışındaki yollar “sapıklıktır ve her sapıklık
insanı cehenneme (ateşe) götürür.”


Hurâfeler ise, aslı, esası olmayan, sadece
uğur ve uğursuzluk inancından kaynaklanan gerçek dışı bâtıl inanışlardır.


Bâtıl;
sözlükte, haktan uzak olan, doğru olmayan, boş ve yanlış olan demektir.


Mü’min
kişi hakka uyar, doğru olan hususlara inanır. Kâfirler de Hakka uymaz, bâtıl,
yani İslâm’a aykırı olan hurâfelere inanır ve ona göre hareket eder. O zaman da
bâtıl yol takip ettiğinden kendine yazık edenlerden olur.


Hurâfe
ve bâtıl inanışlar nelerdir, bunları belirtelim: [7]





Nazar Boncuğu ve Muska






Nazar;
sözlükte bakış, göz değmesi mânâsına gelmektedir. Göz değmesi veya nazar
değmesi diye bilinen, mikrobik olmayan ve âniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde
beliren mânevî rahatsızlıkların varlığını, hemen hepimiz biliriz. “Nazar değdi, nazara geldi, nazara
uğradı” gibi cümlelerle hep aynı rahatsızlıklar anlatılmak istenir.


Tıp
da bu tür rahatsızlıkları kabullenmekte ve insan özünden çıkan şuaların,
dikkatle belki biraz da kıskançlıkla bakış esnasında yoğunluk kazanması ve bu
yoğun ışınların karşı organizmanın atomlarının çalışma düzenine tesir icra
etmesi şeklinde açıklanmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.) “Göz değmesi gerçektir (vâki’dir.”
buyurmuşlardır. [8] Nazar değmesine karşı
okuma suretiyle uygulanan tedavinin Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı tarafından
yapıldığı ve müspet neticeler alındığı örnekleriyle sâbittir. Bu tedavide daha
çok Fâtiha, İhlâs, Felak ve Nas sûreleri ve Âyetü’l-kürsi’nin okunduğu da
hadislerde yer alan bilgiler arasındadır. Bu açıklamalardan sonra, göz
değmesine karşı güya tedbirmiş gibi halk arasında dolaşan birtakım hurâfeler
vardır. Kısaca bu hurâfelere değinelim:


Çocukların elbiselerine mavi nazar boncukları
vs. takmak; evlere, binaların girişlerine, arabalara nazar boncuğu, at nalı, at
kafası gibi şeyler koymak veya kurşun dökmek, bu ve benzeri şeylerin hepsi
bâtıl inanışlardır.


Müslümana yakışan, basit birer madde olan
nazarlıkların koruyuculuğu zannına kapılmak değil; her şeyini borçlu olduğu Rabbına sığınmaktır.


Şifayı
verecek olanın ne ilaç, ne doktor, ne de okuma, ne hoca değil; bizzat Allah
Teâlâ olduğunu hiç unutmamaktır. Allah korumayacak, şifa vermeyecek olduktan
sonra dünya bir araya gelse ne çıkar? [9]



Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu kendisinden başka giderecek yoktur ve
eğer sana bir hayır verirse buna da mâni olacak yoktur. Şüphesiz O her şeye
kadirdir ”
[10] buyrulmaktadır.


Hastalığı giderebileceği veya herhangi bir
üzücü olaydan koruyabileceği inancı ile nazarlık ve benzeri şeyleri asmak da
haramdır.


Ukbe
bin Amir (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’e on kişi ile geldiğini ve Allah
Resûlü’nün dokuzunun biatını kabul edip, birininkini kabul etmediğini rivâyet
eder. Bunun üzerine bulunanlar dediler ki:


“Onda
ne var ya Rasûlallah?” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Onun kolunda nazarlık
vardır.”
diye buyurdular. Adam kolundan nazarlığı çıkarıp attıktan sonra Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) onun biatını kabul ettiler. Bundan sonra da şöyle
buyurdular:


“Kim
nazarlık takarsa müşrik olur.”
Diğer
bir hadiste de şöyle buyurur:


“Nazarlık
takanın hiçbir işini Allah tamamlamaz.”
[11] Rabbimiz Allah Fâtiha sûresinde şöyle dememizi
buyuruyor: “Ancak, Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz..” [12]


Müslüman
kişi, yardımı Allah’tan bekler, nazarlıktan değil. Zaten nazarlıktan fayda
değil, zarar gelir. Dolayısıyla bu tür hurâfe ve bâtıl inançlardan bir müslüman
olarak uzak durmalıyız.


Muska: Hastalıktan kurtulmak, kötülükleri veya
nazar gibi zararları uzaklaştırmak için boyuna asılarak vücutta taşınan, içi
yazılı ve üçe katlanmış olan kağıt demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur:


“Allah
hem derdi (hastalığı) hem de devâyı (şifayı) göndermiş, her hastalığa bir çare
yaratmıştır. Tedavi olun, ancak tedavide haramı kullanmayın”
[13]


İslâm
âlimlerinin muska konusundaki genel görüşünü şöyle özetleyebiliriz:


Çeşitli
sûre, hadis veya duaları okumak, yazmak ya da üzerinde taşımak yoluyla tedavi
olmaya çalışmak câizdir.[14]
Ancak unutulmamalıdır ki, şifa yalnız Allah’tandır. Dolayısıyla şifa bulmak
için şer’i kurallara uygun her yöntem araştırılmalıdır. Tedavi maksadının
dışında muska yaptırmak, bunu istismar derecesine varan bir para kazanma
şekline dönüştürmek (tedaviden para almak câiz olmakla birlikte), anlamı
bilinmeyen birtakım şeyler yazmak câiz değildir. [15]





Sihir (Büyü)






İslâm
dini, büyüye ve büyücülüğe karşı çıkmıştır. Sihir öğrenenler için Kur’an’da
şöyle buyrulmuştur: “Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler
öğreniyorlardı”
[16] Peygamberimiz (s.a.s.)’in beyanıyla büyücülük
insanı felâkete ve helâke sürükleyen yedi büyük günahtan biridir.[17]
Rabbimiz Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerimde büyücülerin şerrinden kendisine
sığınmamızı buyurmaktadır. [18] Büyü
yapmak veya yaptırmak en büyük günahlardan sayılmıştır. Çünkü büyü yapmak
sebebiyle bazı insanlara çok büyük zararlar vermeye çalışmaktalar. Meselâ,
karı-kocanın arasını açmak, birbirlerinden ayrılmasını ve başka biri ile
yakınlaşmasını sağlamaya çalışmak, istediği kadını veya erkeği elde etmeye
çalışmak veya herhangi bir kimseye hakkı olmayan şeyleri elde ettirmek gibi
şeyler sihrin kötülüğünü ispata yeterlidir.


Sihir,
İslâmî değerlerden yoksun şahsiyetsiz kişilerin yapacağı çok kötü ve çirkin bir
iştir. Bazı insanlar, kişileri ‘sana büyü yaparım’ diyerek korkutuyorlar. Onlar
da yersiz korkulara kapılıyorlar. Evinde veya herhangi bir yerde bir kağıt
görseler, karışık bir yazıysa veya benzer herhangi bir şeyden hemen telaş
ederek ‘acaba bana büyü mü yaptılar, bana ne olacak?’ gibi korkular
yaşamaktadır. Yapılacak şey, şeytanın şerrinden, insanların şerrinden Allah’a
sığınmaktır. “Kim Allah’a güvenirse Allah ona yeter.”[19]
Önemli olan husus, insanlardan değil, Allah’tan korkmak, O’na kulluk yapmaktır.
Allah Teâlâ kendisine sığınanı her türlü tehlikeden korumaya kadirdir. Allah’a
sığınmakla ve Allah’ın korumasıyla sihir etki edemez.[20] Bazı
sihirler göz boyamaktan ibarettir, hokkabazlıktır. Bunların gerçekle bir
alâkası yoktur. Yapılan sihirbazlık herkesçe nasıl yapıldığı bilinmediği için
olağanüstü bir durum olarak düşünülür. Kendi içinde tutarlı bir izahı olduğu
halde sihirbazlar, yaptıklarına olağanüstü bir şey süsü vererek insanları
kandırmaktadırlar. Her şeyin bir usûlü olduğu gibi, bunun da herkesçe
bilinmeyen bir usûlü vardır. Bu usûl içerisinde sihirbazlık yapmaktadırlar.
Bunda çok hayret edilecek, abartılacak bir şey yoktur.


Tabiî
ki, insanları aldatmak, yanıltmak çok kötü ve yanlış bir şeydir. Bir mü’min bu
tür hokkabazlıkları hoş görmez, hatta karşı çıkar ve yapanları uyarır. [21]





Gaybı Bilmek Mümkün mü?






Gayb;
lugatta ‘gizli olan, belirsiz, görünmeyen, duyu organları ile bilinmeyen şey’
gibi anlamlara gelmektedir.


Allah Teâlâ’nın biz insanlara verdiği akıl,
duyular, sezgi, rüya ve benzeri öğrenme vasıtaları ile hakkında kesin veya zannî
bilgi edinebildiğimiz şeylerin tümüne şehâdet âlemi denir.


İnsanın
bu kendine ait vasıtalarla hakkında bilgi edinemeyeceği, Allah, cennet,
cehennem, yarın başına neyin geleceği gibi konuların hepsine de insan nokta-i
nazarından gayb âlemi denir.


Eskiden
beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını mûcip olmuş, bu âlem hakkında da bilgi
edinmek istemiştir. Tabiî ki bu merak ve istek; gâibten haber verdiğini
söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar tarafından istismar edildiği gibi,
günümüzde de bunlara ek olarak medyumlar, cinciler ve ruh çağıranlar tarafından
kötüye kullanılmaktadır.


Hurâfelerin, bâtıl inanışların toplumda
yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan birtakım üstün
niteliklere sahip kabul edilmesine ve böylece menfaat sağlanmasına yol açan
gaybı bildiği ve haber verdiği yalanına inanılmaktadır. [22]


İslâm dinine göre gaybı sadece Allah bilir.


“De
ki: göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan
başka bilen yoktur.”
[23] Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.)’e de


Ben
size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilemem.
[24]


De ki: Ben kendime, Allah’ın dilediğinden
başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim.
Görülmeyeni (gaybı) bilseydim daha çok
iyilik yapardım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için
bir uyarıcı ve müjdeciyim”
[25]demesi
buyrulmaktadır.


Kur’ân-ı
Kerim gaybın Allah’tan başka hiçbir şahıs tarafından bilinemeyeceğini
bildirmekle beraber, peygamberleri ayrı tutmaktadır:


“Allah
sizi gaybe muttalî kılacak değildir. Ancak Allah, rasûllerinden dilediğini seçer.”
[26]


“Gaybı bilen O’dur. Gizli (olan) bilgisini
kimseye göstermez, ancak râzı olduğu rasûle gösterir.”
[27]


Âyetlerde
görüldüğü gibi, peygamberlerin gayba ait bilgileri Allah Teâlâ’nın
bildirmesiyle mümkün olmaktadır. Allah bildirmedikçe peygamberlerin de kendi
güçleri ile gaybı bilmeleri mümkün değildir. [28]





Falcılık






Gaybden
haber verme. Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için
başvurulan çeşitli yolların en bârizlerinden biri faldır. Falcılık önceki
devirlerde fal oklarıyla yapılmaktaydı, günümüzde ise iskambil, bakla, yıldız,
kahve, kitap açma, suya bakma vs. gibi vasıtalarla yapılmaktadır. Falcılık,
gaybdan haber verme iddiasında olduğundan bâtıldır.


Falcılar,
birtakım şeylerle geleceği gördüklerini, bilinemeyen hususları bildiklerini
savunmaktadırlar.


Rabbimiz
Allah Kur’ân-ı Kerimde falcılığı yasaklamıştır. [29]
Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.) hadis-i şerifinde şöyle beyan etmektedir: “Gayb
habercisine (kâhin, falcı) gidip onun dediğini doğrulayan kişi Muhammed’e
gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.”
[30]Gaybdan
haber verme iddiasının ne kadar büyük bir tehlikeye götürdüğü âyet ve
hadislerden anlaşılmaktadır.[31]


Dolayısıyla
bir müslüman bu tür câiz olmayan işlerden uzak durmalıdır. [32]





Ruh Çağırma






Ruh;
insan ve hayvanlardaki dirilik kaynağı, sürekli hayat, can anlamlarında
kullanılır. İnsandaki canlılığın ve diriliğin, iradeyle ilgili ve irade dışı
hareketlerin ve idrak kabiliyetinin kaynağı, nefs demektir. Bazı âlimler, ruhun
iyiyi kötüden ayırt etme denen temyiz ve düşünme tarafını karşıladığını
belirtmişlerdir.


Ruh
Allah’ın yaratma işlerindedir; sırlarından bir sırdır ve o yüzden mâhiyetini
ancak Allah bilir.


Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin
emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”
[33]


Ruhun kendisi görülmüyorsa da, yaptığı
işlerden varlığını anlıyoruz. Her şeye canlılık veren, hayat ve dirilik kaynağı
olan özelliğe ruh diyoruz. [34]


Günümüzde,
özellikle sosyete denilen kesim arasında yaygın olan modern kâhinlik (gâibden
haber verme iddiasında bulunan kimse, falcı) veya cincilik diyebileceğimiz bir
uygulama vardır.


Ruh çağırdıklarını iddia eden bazıları; gâfil,
câhil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını
şudur: Medyum, yani ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan dizer ve
birtakım harfler koyar. Güya çağıracağı ruhun ismini söyler. Biraz sonra
fincanda kımıldanmalar başlar. Masadan tak tak sesler yükselir. Bu arada,
harfler sağa sola hareket eder. Harflerin kımıldamasından sözde ruhun suallere
verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır. Ruh çağırma hâdisesinin, gerçekten
ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia
ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş
insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?


Evet,
çağırıldıkları zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar
cinlerdir.[35]


Bu olayın ruhlarla kesinlikle bir alâkası
yoktur. Ancak cinlerle sıkı sıkıya bir ilişkisi vardır. Bu ses ve hareketleri
de çıkaran cinlerdir. Bu olaya ‘ruh çağırma’ değil de ‘cin çağırma’ dense daha doğru olur. Çünkü bu
bir cin çağırma olayıdır.[36]


Bu kimseler düzenlemiş oldukları ruh çağırma
seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların cehâletlerinden istifade ederek
menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah Teâlâ’nın emrinde ve denetiminde olan
bir varlıktır. Onun insanlar tarafından çağırılıp bazı istekleri yerine
getirmesinin mümkün olduğuna inanmanın hiçbir dayanağı yoktur. [37]





Tenâsüh (Reenkarnasyon/Ruh Göçü)






Ölüm
sonrasında ruhun bir başka bedene girmesi inancına tenâsüh yani ruh göçü denir.
Ruhun bir bedenden diğerine ve ara sıra insandan hayvana veya hayvandan insana
geçmesi şeklindeki bâtıl inanç. Eski Hint, Mısır, Yunan din ve kültürlerinin
hemen hemen tamamında değişik şekillerde de olsa görülen ve günümüze kadar da gelen bâtıl inançtır. Kur’an ve
hadislerin hayat, ölüm ve sonrası hakkındaki izahı, tenâsühün İslâm’ın
esaslarına ve akide ölçülerine ters düştüğünü, bu şekilde bir inancın İslâm’da
reddedildiğini gösterir.


“Nihâyet
onların (müşriklerin) birine ölüm geldiği zaman, ‘ey Rabbim! Beni dünyaya geri
gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi amel ve hareketlerde bulunayım’
(der). Hayır, asla! Onun söylediği bu söz, şüphesiz boş laftan ibarettir.
Önlerinde ise, ta diriltilip kaldırılacakları güne kadar (dünyaya
döndürülmelerine engel vardır).”
[38]


“Ateşin
karşısında durdukları vakit bir görsen! ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de
Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek ve mü’minlerden olsak!’ diyecekler. Hayır!
Evvelce gizleyip durdukları şeyler karşılarına çıktı da ondan böyle
söylüyorlar.”
[39]


Tenâsüh inancının İslâm dini ile en ufak bir
ilgisi yoktur. Bu inanç, kişinin müslümanlık dairesinden çıkıp kâfir olmasına
sebeptir. Çünkü bu inançta; öldükten sonra dirilme, âhiret, ceza ve mükâfat
gibi İslâm’ın temel esaslarını inkâr vardır. Âlim İbn Hazm; tenâsühçülerin
kâfir olduklarında icmâ olduğunu söyler. Bu sapık inancın asılsızlığını ispat
etmek için İslâm âlimleri tarafından birçok aklî, ve ilmî deliller
getirilmiştir. Bunlardan birkaçı şöyledir:


1. İnsan ruhunun bazı hayvanların bedenine geçtiğini kabul etmek aklen
mümkün değildir. Çünkü öyle olsa idi, kendilerine insan ruhlarının geçtiği
kabul edilen hayvanların da insanlar gibi düşünmeleri, konuşmaları, onlar gibi
yaşamaları gerekirdi. Halbuki böyle bir şey olmamaktadır.


2. Tenâsühçülerin dediği gibi, eğer ruhumuz şimdiki bedenden önce başka
bedenlerde olsaydı, o bedenlerdeyken bütün yaptıklarımızı şu anda bilmemiz
gerekirdi. Halbuki hiç birimiz böyle bir şey hatırlamıyoruz.


Eğer tenâsüh inancı doğru olsaydı, o zaman
dünyada doğanlarla ölenlerin aynı sayıda olmaları gerekirdi. Halbuki nüfus devamlı
artmaktadır ve insanlar nüfus artışının önlemini almaya çalışmaktadırlar.
Ölenlerden fazla olarak dünyaya gelenlerin ruhları nereden gelmektedir?


Demek
oluyor ki; tenâsüh (reenkarnasyon, ruh göçü)
inancı asılsız bir safsatadır. İslâm’la hiçbir alâkası yoktur. Tamamen
çok tanrılı dinlerin bâtıl inançları arasındadır.[40] Müslüman kişinin bu tür bâtıl inançları
kabul etmemesi gerekir. [41]





Uğursuzluk






Hurâfe
ve bâtıl inançlardan biri de uğur ve uğursuzluk anlayışıdır. İnsanlar eskiden
beri zaman, yer, şahıs veya herhangi bir şeyi, yeri uğursuz veya uğurlu
saymışlardır. Meselâ günümüzde baykuşun ötmesi, evden çıkınca kedi veya köpek
görmek, köpek uluması, horozun vaktinden önce ötmesi, elden makas ve sabun
almanın ayrılığa sebep olacağı, 13 rakamının uğursuzluğu gibi inançlar bâtıl
inançtır. Makasın ağzı açık kalırsa düşman ağzını açar ve zarar verir, terlik
ters dönerse işler ters gider, Salı günü yolculuğa çıkılmaz, çamaşır yıkanmaz
gibi hiçbir ilmî ve dinî temele dayanmayan bâtıl inançları İslâm dini
reddetmektedir. İslâm’da ‘uğursuzluk’ diye bir şey kesinlikle yoktur, hadis-i şerifte de belirtilmektedir:


“Uğursuzluk
diye bir şey yoktur.”
[42]


Bazı
insanlar hoşuna gitmeyen bir şeyle karşılaştığında, ‘falan kişi veya şey bana
uğursuz geldi, işim iyi gitmiyor’ veya onu sevindirici bir şey de olmuşsa
‘falan kişi veya şey bana uğurlu geldi’ diye düşünmektedir. Rabbimiz şöyle
bildirmektedir:


“İnsana
gelen iyilik Allah’tandır. Başınıza gelen kötülük ise kendinizdendir.”
[43] İyilikler Allah’ın ihsanı ile olmakta, kötülükler ise
insanın yaptığı haksızlıklardan, ahlâksızlıklarından, yani günahlardan da
olmaktadır.


Firavun
ve kavmi de “Bir fenalığa uğradıkları vakit Musa ve onunla beraber olanların
uğursuzluğuna verirlerdi.”
[44]


“Sâlih
(a.s.) dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken, niçin kötülüğe koşuyorsunuz?
Allah’tan af dilemeniz gerekmez mi? Belki size merhamet edilirdi. Cevap
verdiler: ‘Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık (başımıza
musibetler geldi).”
[45] Peygamberler bunlara cevap olarak “Dediler ki:
Uğursuzluğunuz sizin kendinizdedir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa
uğruyorsunuz)? Hayır. Siz aşırı giden (haddini aşan) bir kavimsiniz”
[46]
Âyetlerden de anlaşıldığı gibi “uğursuzluk dediğimiz şeyin sebebi, Allah ve
Rasûlüne karşı gelmenizden dolayı haddi aşmanız nedeniyle kendinizsiniz.” diye
buyrulmuştur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslâm’da uğursuzluk diye bir şey
yoktur. Dolayısıyla herhangi bir şey ve kişi “bana uğurlu gelir veya uğursuz
gelir” gibi bir inanç bâtıl bir inançtır. [47]





Yatır, Türbe ve Kabir Ziyareti






Kabir
konusu eskiden beri, insanların sapmalarına ve tevhit inancına şirk
karıştırmalarına sebep olan konulardandır. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.)
İslâm’ın ilk devirlerinde kabir ziyaretini bütünüyle yasaklamıştı. Sonra
müslümanların tevhidi ve şirki iyi öğrenmeleriyle;


“Size
kabir ziyaretini yasaklamıştım, artık kabirleri ziyaret edin, çünkü onlar size
âhireti hatırlatır.”
[48] buyurdu.
Böylece hem kabir ziyareti serbest edildi, hem de ziyaret sebebi açıklanmış
oldu: Kabirde yatan kişinin de bir gün diri olduğunu, ölümün onu sevdiklerinden
ayırdığını, kendisinin de nihâyet öleceğini, öbür âlemde hesabın, kitabın
bulunacağını... düşünmek, böylece kalbinin yumuşaması, günahlardan sakınarak
Allah’a iyi kulluk yapmaya sebep olması söz konusudur.


Merhum
Elmalılı, tefsirinde; Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) kabir ziyareti öğretisinde ve
fıkıh kitaplarının bu konudaki açıklamalarında ‘ölülerden bir şey istemek’, ‘
yetiş ya filan’ gibi yardım istemek yoktur, sadece selâm vardır denilir.


Allah için halka yardım etmek güzel, övgüye
değer ve istenen bir iş olmakla beraber, halktan istemek yerilen, nâhoş bir
davranıştır. Dirilerden istenmesi câiz olmayan şeyleri, ölülerden istemenin hiç
yakışmayacağı da son derece açıktır. [49] Birçok İslâm âlimi, ölülerden bir şey
istemenin ve beklemenin küfür ve şirk olduğunu söyler. Çünkü Allah bize Fâtiha
sûresinde, günde beş vakit namazda, kırk kez “Ancak Senden yardım isteriz” dedirttirir.
Ve bu anlaşmayı sürekli yeniletir. Artık insanın O’ndan başkasından bir şey
istemesi, günde kırk kez verdiği sözde durmaması anlamına gelir. Başkasından
yardım isteme meselesi bu kadar önemli olduğu için Allah onu bu derece çok
tekrar ettirmektedir.


Artık
evleneceği, çocuğu olmadığı ya da yaşamadığı, kocasıyla geçinemediği vs. şeyler
için oradaki buradaki türbelere giden, hıristiyan âdetlerine uyarak mum yakan,
çaput ve bez bağlayan, şeker dağıtan, mürüvvet arayan bu zavallı kişilere
acımaktayız.


Hacı
Bayram, Eyüp Sultan, Şehzadebaşı, Telli Baba, şu baba, bu baba, falanca dede
türbelerine gidenler, câhil ve biçare insanların putların önünde secde eder
gibi yakarışlarını ve bu câhil bırakılmış duyguları istismar eden bir sürü
inanç simsarlarını ibretle göreceklerdir.


Ancak
bu büyük zatlara bir insan çerçevesi içinde sevgi ve saygıdan ötürü onları
ziyaret edip bir Fâtiha ile de olsa bir hediye gönderenleri, ölümü hatırlama
duygusu ile de gidenleri öbürlerinden ayırmak gerekir.[50].


Peygamberimiz (s.a.s.);


“Lezzetleri
parça parça eden ölümü çok anın!”
[51] buyurur. Az
önce sözünü ettiğimiz maksatlarla türbeleri ziyaret edenlere şunu tavsiye
edebiliriz:


Tıbbın
çare bulamayacağı hastalığınız veya herhangi bir derdiniz varsa namazlardan
sonra ve gece teheccüd namazının ardından
çok dua ederek sıkıntının gitmesi için Allah’a yalvarın, çünkü Allah
Teâlâ duaları kabul edicidir. [52]


“Kim
Allah’a güvenirse, Allah ona yeter.”
[53]





Ölünün
Yedisi, Kırkı, Elli İkinci Gecesi







Bu tür şeyler İslâm’da bulunmayan ve İslâm’ın
yaşandığı dönemlerde uygulanmayan bid’at davranışlardır. Buna benzer bid’atlar
hep dinî hayatın ve inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata
yarar:


1. Demek ki insanlar, inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah’ın gönderdiği
gerçek dini öğrenip ona uymazlarsa kendileri icat ettikleri saçma, bâtıl
dinleri uygularlar.


2. İslâm dinini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür bid’atlara ihtiyaç
duymazlar.


Ancak, bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve
bazı davranışların sevabının onlara ulaşacağı da bir gerçektir. Âlimlerin çoğu,
meselâ, ölen birisi için verilen sadakanın, yapılan hayırların, şartlarına
uygun olarak okunan Kur’ân-ı Kerim’in,
yapılan duaların ona ulaşacağını söylemişlerdir.[54]


Dirilerin ölülere duası, onlar adına sadaka
vermek kendilerine büyük ölçüde fayda verir.[55]


Tabiî
ki ölen kişinin mü’min olarak ölmüş olması gerekir. Mü’min olarak ölmeyenler
için yapılan hayırların, duaların asla kabul olmayacağını, ona fayda
sağlamayacağını Kur’ân-ı Kerim bildirmektedir. [56]


Çeşitli Hurâfeler, Cahilî Âdet ve Düşünceler


Dinimizle
hiçbir ilgisi bulunmayan, ancak halk arasında mutlaka uyulması gerektiği
zannedilen câhilî âdet ve düşüncelerden bazıları şunlardır:


Akşamleyin
tırnak kesilmez.


Akşam
sakız çiğneyen, ölü eti çiğnemiş olur.


Ayak
kaşınınca yolculuk var demektir.


Bir
kimsenin sağ avucu kaşınınca ona para gelir, sol avucu kaşınırsa ondan
(elinden) para çıkar.


Bir
kimsenin üstünde dikiş dikilirse kısmeti bağlanır.


Bir
kimse evinden çıkıp gurbete giderse o gün ev süpürülmez.


Bir
kimsenin burnu kaşınırsa hakkında dedikodu yapılıyor demektir.


Bir
kimse diğerine makas ya da bıçak verirken, eline vermemeli, bir yere
koymalıdır. Eğer eline verirse tükürmesi
gerekir, değilse kavga ederler.


Dişi
çıkınca onu hiç kimsenin görmeyeceği bir yere gömmeli, yoksa o kimse için iyi
olmaz, başına kötü şeyler gelir.


Doğuma
giderken kadının beyinin ayakkabısı su içine konup, kadın bunun suyunu içerse
doğum kolay olur.


Ellerini
bağlayanın rızkı (veya kısmeti) bağlanır.


Göz
dalması misafir geleceğine işarettir.


Genç
kızların adı, gelinin ayakkabısı altına yazılırsa o kızlar çabuk evlenir.


Göz
seğirmesi ve kulak çınlaması, o kişinin kötü haber alacağına işarettir.


Hamile
bir kadın odadan dışarıya çıkarılır. Bir sandalyenin altına bıçak, diğerinin
altına makas konur. Kadın içeriye girince bıçağa oturursa oğlu, makasa oturursa
kızı olacağı anlaşılır.


Güneş
batarken iş yapılmaz, çorap örülmez, dikiş dikilmez.


İki
bayram arası nikâh olmaz.


Nikâhta
kim kimin ayağına basarsa evlilikte onun sözü geçer.


Yolcunun
arkasından su dökülürse, su gibi akar gider (yolculuğu kazasız geçer).


Yeni
gelinin kucağına erkek çocuk verilirse, ilk çocuğu erkek olurmuş.


Bir
kimse birisinin başına gelen felâketten veya bir kötülükten söz ederken, eliyle
kulağını çekip, tahtaya, duvara veya herhangi bir şeye vurursa o fenalığın,
üzücü olayın kendi başına da gelmesinden korunmuş olurmuş.[57]


Tabiî
ki, bunlar da yukarıda sayılan bâtıl inançlardandır. Bunların doğruluğuna dair
hiçbir dinî veya ilmî açıklama söz konusu değildir. İnsanlar tarafından
uydurulmuş, aslı esası olmayan, fakat uygulanan bâtıl inançlardır. Bunların
hiçbir faydası yoktur, ancak bâtıl olduğundan müslüman kişi bunlara inandığında
ona zararı vardır. Dolayısıyla mü’min kişi bu tür hurâfelere inanmamalıdır.


Bu
tür bâtıl inancı olan kişilere, bunların yanlışlıklarını, dinimize aykırı
olduğunu çok iyi bir şekilde anlatmalıyız.


Mü’minler
olarak, İslâm’a aykırı uygulamalardan ve
cahillerden kaynaklanan her türlü bid’at, hurâfeler ve bâtıl
inanışlardan müslümanları sakındırmaya çalışmalıyız. Bunun için çok gayret
göstermeliyiz. Çünkü mü’minler, insanların İslâm’a aykırı bâtıl yaşam
içerisinde olmalarına üzülmelidir, onların hakka uygun yaşamalarını istemeli,
bunun için çok çaba sarf etmelidir.


“Mü’min
erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. (Birbirlerine) iyiliği
emreder (hakka çağırır), kötülükten (bâtıldan) sakındırırlar, namazı dosdoğru
kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte onlara
Allah rahmet edecektir.”
[58]





HAKKA ÇAĞIRMAK VE BÂTILDAN SAKINDIRMAK





Hak;
doğru ve gerçek olan şey, yani Allah Teâlâ’nın ölçü ve rızasına uygun olan
demektir. Hakk’ın zıddı bâtıldır. İslâm
dini hak dindir. “İşte en doğru (hak)
din budur (İslâm’dır)”
[59] Hak
dini İslâm’ı Allah ve Rasûlü’nün beyan ettiği gibi kabul etmek, inanmak ve
uygulamak gerekmektedir. Çünkü hak din budur. İslâm’ın dışındaki dinler (yaşam
biçimleri) bâtıldır. İlk peygamber Hz. Adem (a.s)’dan son peygamber Hz.
Muhammed (s.a.s.)’e kadar gelen bütün peygamberler insanları hak din’e çağırmışlardır.
“Andolsun ki, Biz her kavme, Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının
diye (tebliğ) yapması için bir peygamber gönderdik.”
[60]


“(Rasûlüm)
Biz seni bütün insanlara ancak (rahmetimizin)
müjdeleyicisi,(azabımızın) habercisi olarak gönderdik
’’[61]Eğer
(benim öğütlerimden) yüz çeviriyorsanız
(zaten) ben sizden bir ücret istemedim.
Benim mükâfatım Allah’tan başkasına ait değildir ve ben müslümanlardan olmakla
emrolundum”
[62] buyrulmaktadır.
Bütün peygamberler, Allah’ın emri olduğu için insanları hakka çağırmışlar ve
bâtıldan sakındırmaya çalışmışlardır.


Allah
ve Rasûlü’nün gösterdiği hak yolu kabul eden mü’minler de insanları hakka
çağırmalı, bâtıldan sakındırmaya çalışmalıdır. Çünkü bu, Allah ve Rasûlü’nün
emridir. Mü’min kişiler Allah ve Rasûlü’nün emirlerine itaat etmelidir.


“Ey
iman edenler Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve kendi amellerinizi
geçersiz kılmayın”
[63] Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederek gösterdiği hak
yoldan giderek ve yasak ettiklerinden kaçınarak kendimizi ve yakınlarımızı cehennem
ateşinden korumaya çalışmalıyız. Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:


“Ey
insanlar! Kendinizi ve ailenizi (yakınlarınızı) yakıtı insanlar ve taşlar olan
ateşten (cehennemden) koruyun”
[64]
Allah’ın emrettiklerini yaparak ve yasak ettiği günahlardan sakınarak kendimizi
ve yakınlarımızı cehennem ateşinden korumaya gayret etmemiz gerektiği gibi,
aynı şekilde diğer insanların da cehennem ateşinden korunmaları için gücümüz
yettiği ölçüde onları da hakka çağırıp bâtıldan sakındırmaya gayret
göstermeliyiz. Çünkü Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:


“Mü’min
erkekler, mü’min kadınlar birbirinin velileridir (dostları ve yardımcılarıdır),
iyiliği emrederler (hakka çağırırlar), kötülükten alıkorlar (bâtıldan
sakındırırlar). Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne
itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir
. [65]


Durra
bint Ebu Leheb’den rivâyet edildiğine göre; o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber
(s.a.s.): Minberde iken birisi kalktı ve ‘Ey Allah’ın elçisi, insanların
hangisi en hayırlıdır?’ diye sordu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İnsanların
en hayırlısı (Kur’ân’ı) en çok okuyan, (İlâhî emir ve yasaklara uyarak) Allah’a en çok itaat eden, hakka en çok
çağıran, bâtıldan en çok sakındıran ve en çok sıla-i rahimde bulunandır.”
[66]


“(İnsanları)
Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel
sözlü kim olabilir?”
[67] Allah’a dâvet; hakka, doğruya, iyi, faydalı, İslâmî
olan işlere dâvet... Âyet ve hadis’te görüldüğü gibi, hakka çağırmanın ve
bâtıldan sakındırmanın önemi anlaşılmaktadır.


Dolayısıyla
mü’minler olarak Arapça terimiyle “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
ani’l-münker" yapmalıyız. Yani iyilikleri emretmek (hakka çağırmak)
kötülüklerden men etmek (bâtıldan sakındırmak) için çaba göstermeliyiz.


“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran
bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”
[68]


“Siz
insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği
emreder ve kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.”
[69]


Hakka
çağırmak ve bâtıldan sakındırmak görevinin muhâtabı, İslâm’a inanan ve
inanmayan bütün insanları kapsamaktadır. Yani müslüman, emr-i bi’l-ma’ruf
görevini mü’min ve kâfir tüm insanlara karşı yerine getirip herkesi hakka davet
etmeye çalışmalıdır.


Tabiî
ki, İslâm dâvetçisi önce İslâm’ı doğru bir şekilde öğrenmesi gerekir, dâvet
ettiği İslâm’ı iyi bilmesi lâzımdır.


“De
ki: (Rasûlüm) işte bu benim (doğru) yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü
körüne değil) bir basiret üzere (bilerek) dâvet ediyorum.”
[70]


Körü
körüne değil, İslâm’ı bilerek dâvet etmek lâzımdır. Bunun için kendisini
geliştirmesi gerekir. Gerek hocalardan, itikat, ibâdet, ahlâk, siyer, tefsir,
hadis, fıkıh dersleri alarak, gerekse bu tür kitapları okuyarak da öğrenebilir.
Zaten dâvetçinin, önce İslâm’ı öğrenmesi ve öğrendiğini uygulaması, sonra da
tebliğ etmesi gerekir. Ayrıca dâvet ettiği İslâm’ın topluma da hâkim olması,
yaygınlaşması için, bu yolda gereken gayreti de göstermesi de lâzımdır. Bu
şekilde Allah Teâlâ’ya iyi bir kulluk yapmaya çalışmış olur. İslâm dâvetçisinin
ahlâk ve kültürü nasıl olmalı ve İslâmî tebliğ nasıl yapılır ve nelere dikkat
etmek lâzımdır? Bunların iyi bilinmesi lâzımdır. [71]


Efendimiz
(s.a.s.) “Din nasihattir’[72]
buyurmuştur. Nasihat ederek Allah’ın emirlerine uyulması ve yasak ettiklerinden
sakınılmasına çalışmalıyız.


Rabbimiz
Allah, kendisine iyi kulluk yapılması için de insanlara nasihat edilmesini,
öğüt verilmesini emrediyor.


“Sen,
öğüt verip hatırlat, çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere fayda
verir.”
[73]


İnsanlara
fayda verecek hatırlatmalarda bulunarak iyi işlerde insanlar birbirlerine
yardımcı olmalı, insanlara dünya ve âhirette zararı olacak işlerde ise yardımcı
olmamalı, hatta mâni olmaya çalışmalı. Çünkü Rabbimiz Allah öyle buyuruyor:


İyilik
ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın,
Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”
[74]

_________________
Mevla Görelim Neyler
Neylerse Güzel Eyler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 7703
Rep Gücü : 18050
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: Geri: BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR   Ptsi Kas. 28, 2011 7:04 am

Asr
Sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:


“Asr’a
yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan, ancak iman edip sâlih
ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır
.[75]Demek
ki, diğerleri zarardadır, ziyandadır, sonları perişanlıktır.


Zararda,
ziyanda olmak istemeyenler şunları yapmalı:



1. İman etmek,


2. Sâlih ameller işlemek,



3. Hakkı ve sabrı tavsiyede bulunmak.


İnsanları
hakka çağırarak hidâyetine vesile olmanın mükâfatı şöyle belirtilmektedir: İbn
Ebu Cafer (r.a)’den, Rasûlullah (s.a.s.) Muâz (r.a.)’a “dini öğretsin diye”
gönderdiği zaman ona şöyle buyurdu:


“Allah
Teâlâ’nın, senin sebebinle bir tek adama hidâyet etmesi, senin için dünyadan
da, dünyanın içindeki şeylerden de daha hayırlıdır.”
[76] İşte köşeyi dönmek böyle olur.


Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Ali, Allah’ın senin
irşadınla bir tek kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahip
olmandan daha hayırlıdır”
[77]
buyurdu.


Ebu
Hureyre (r.a)’dan Rasûlullah şöyle buyuruyor:


“Bir kimse, doğru bir yola (hakka) dâvet ederse, ona tâabi
olanların ecirleri kadar kendisi için ecir (sevap) olur. Bu, tâbi olanların
ecrinden bir şey eksiltmez.”
[78]


Ne mutlu insanların bâtıldan, hakka gelmesine vesile
olanlara! Âyet ve hadislerden görüldüğü gibi, İslâm’ı tebliğ etmenin ve
yaşanmasına vesile olmanın mükâfatı çok büyüktür. [79]





Dâvetçinin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar







1. Dâvetçi olan kişi, gerekli olan ilim
ile kuşanmalıdır:
Önce tevhide dâvet,
sonra amel etmeye... Önce iman, sonra amel! Önce her türlü şirk ve küfrü
reddetmek, sonra namaz kılmak ve zekât vermek! Bir kişinin hidâyetine vesile
olmak, önce katıksız bir şekilde iman etmesini sağlamak, sonra sâlih amele
yönelen ibâdet ehli bir kul olmayı gerçekleştirmek demektir... İçine şirk
karışmış, küfür bulaşmış bir iman ile yapılan amellerin makbul olmadığı, ne
kadar çok olursa olsun hepsinin zâyi olduğunu Rabbimiz Allah beyan
buyurmaktadır: [80]


“Andolsun,
sana ve senden öncekilere vahiy olundu (ki): ‘Eğer şirk koşacak olursan,
şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan
olacaksın.” [81]
Küfürden, şirkten sakınmak suretiyle sâlih amel
korunmuş olur. Aksi halde yapılan ibâdetler, iyilikler, hayır ve hasenâtlar
boşa gider. Bunun için dâvetçinin Tevhid ve şirk konusunu çok iyi bilmesi
gerekir. Aynı şekilde diğer İslâmî konuları da iyi bir şekilde öğrenmesi ve
öğrendiğini yerine getirmesi lâzımdır. İnsanları hakka çağırıp bâtıldan
sakındırmaya gayret eden kişinin önce kendisi bunu yerine getirmesi ve buna
gayret etmesi gerekir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurur:


“Ey
iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı
söylemeniz, Allah yanında şiddetli bir buğza sebep olur.”
[82]


“Dâvetçi,
ihlâslı, samimi, Allah rızâsı için İslâm’ı tebliğ etmeli, tebliğ ettiği
hususları önce kendisi kabullenmeli, özümsemeli ve yerine getirmelidir. Aksi
halde Allah’ın rızâsına değil, buğzuna sebep olur. O zaman tebliğ Allah rızâsı
için değil, nefsi için olmuş olur. Kişi kendisi için ne kadar bilgili, kültürlü
desinler ve övsünler, beğensinler, methetsinler diye tebliğ yaparsa bunun
faydasını değil, zararını görür.


Allah’ın
emirleri, Allah rızası için yerine getirilmelidir. İnsanların rızası, övmesi
için yapılan ameller sâlih amel değildir. Sâlih amel, ancak ve ancak Allah’ın
rızâsı ve emri olduğu için yapılan ameldir


“Artık
kim azgınlık etmişse ve (âhiret karşılığında) dünya hayatını tercih etmişse
işte muhakkak ki o alevli ateş, onun varacağı tek yerdir.”



“Ama
kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsini hevâ (ve hevesten kötü işler)den
alıkoyduysa işte muhakkak cennet onun varacağı yerin ta kendisidir.”
[83]


Kim
kendini hevâ ve hevesten, İslâm’a aykırı olan işlerden alıkoyarsa, uzak durursa
onun varacağı yerin cennet olduğunu Allah Teâlâ beyan ediyor.


İslâm
dâvetçisi, bana hoca desinler, bana yazar desinler, beni övsünler, medhetsinler
diye değil, insanların hidâyetine vesile olmak, onlara faydalı olmak için,
Allah rızâsı için tebliğ etmeli ki, tebliğ etmenin sevabına nâil olmuş olsun.
Yoksa, insanlara İslâm’ı tebliğ eden ve söyledikleriyle amel etmeyen kişiler
hakkında Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:


“Kıyâmet
gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde onun
bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (bağırsakları
etrafında) değirmen eşiğinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine
cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanırlar da: ‘Ey falan, senin halin
nedir? Sen bize (dünyada) iyilikle emreden ve bizleri kötülükten nehy eden
değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) Ben, size iyilikle emrederdim, fakat onu
kendim yapmazdım. Yine ben sizleri kötülükten nehy ederdim de onu, kendim
işlerdim (bundan dolayı cehennemdeyim)’ diye cevap verir.”
[84]


İnsanlara
iyiliği emreden ve kötülükten nehy eden dâvetçiler, ancak söylediklerini önce
kendileri yerine getirmek suretiyle, hadis-i şerifte belirtilen acı duruma
düşmekten korunmuş olur.


2. Katı değil, yumuşak olmalı: Yumuşak ve güler yüzle hitap etmek karşımızdaki kişinin etkilenmesine
sebep olur. Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz Allah Mûsâ ve Harun (a.s.)’a azgın
Firavun’a karşı yumuşaklık ve iyilikle hitap etmelerini beyan ediyor:


“Firavun’a
gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.”
[85]


Yumuşaklık
ve katılıktan kaçınma hususunda Allah Teâlâ yine şöyle buyuruyor:


”Ey
Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; Onlarla en güzel
şekilde mücadele et; doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O
doğru yolda olanları da en iyi bilir.”

[86]


“Allah’ın
rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli
olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi.”
[87]


Âyetlerden
de görülüyor ki dâvetçi katı değil, yumuşak, tatlı dilli, güler yüzlü olmalı.
İnsanların anlayacağı şekilde, seviyesine göre anlatmalı, İslâm anlayışı fikir
ve düşüncesinin ne olduğunu, tevhid, şirk, iman, amel, ahlâk ve helâl, haram
konusundaki eksikliklerini anlayarak o eksikliklerini giderme yoluna gitmeli.
Önemli olan konuşmak, hitap etmek değil; Önemli olan, kişinin iyi bir mü’min
olması için ne gerekiyorsa onu yapmak. Bazı kişiler şöyle derler. “Ben
anlattım, ister kabul eder, ister etmez. Ben görevimi yaptım” diyerek işin
peşini bırakırlar. Maksat sadece anlatmak değil, onu ikna etmek için gerekeni
yapmaktır. Gerekeni tam mânâsıyla yaptıktan sonra hâlâ netice alınmıyorsa o
zaman Rabbimizin şu beyanını düşünmeliyiz.


“Ey
iman edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolda iseniz sapan kimse size
zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ne yaptığınızı haber
verecektir.”
[88]


Hakka
dâvet olunan kişiler, eğer hakkı kabul etmezse kendi zararınadır. “Dinde
zorlama yoktur.”
[89]
“De ki: ‘Bu gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.”
[90]
“Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa (onun mükâfatını) görür ve kim
zerre ağırlığınca şer yapmışsa (onun zararını) görür.”
[91]


Durum
böyle olunca hak yoldan sapanlar kendine zarar vermiş olur. Aynı şekilde insanlara
zarar verenler de yine aslında kendilerine zarar vermiş olurlar. Çünkü yapılan
haksızlıkların, ahlâksızlıkların, zulümlerin, kötülüklerin cezasını kendileri
görecektir.


Haktan
uzaklaşan insanlar birbirlerine haksızlık, kötülük, zulüm yapmaktadırlar.


İnsanların
haktan uzaklaşmasına ve bâtıl bir yaşam sürmesine neden olanlar, hem
kendilerine, hem de sebep oldukları kişilere büyük zarar vermiş oluyorlar.


3. Dâvetçi, Allah’tan Başka Hiç Bir Şeyden Korkmamalı: Çünkü Ebu Said (r.a.)’ın rivâyeti ile şöyle buyurur Önderimiz
Rasûllullah (s.a.s.):


“Herhangi
biriniz kendi nefsini küçümsemesin”

Sahabeler:


‘Birimizin
kendi nefsini küçümsemesi nasıl olur?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.):


“Biriniz
öyle şey görür ki, onunla ilgili söz söylemesi Allah’ın onun üzerinde bir
haktır. Fakat o konuda bir şey söylemez (yani insanlardan korkarak susmakla
nefsini küçümsemiş olur). Sonra kıyâmet günü Allah Teâlâ ona ‘şöyle ve böyle
olan şey hakkında söz söylemekten onu men eden ne idi?’ diye soracaktır. O da:
‘İnsanların korkusu!’ diye cevap verecektir. Ve Allah: ‘Sen (insanlardan değil)
öncelikle Benden korkmalıydın’ buyuracaktır
.[92] Ve
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır.


“Şüphesiz
şu şeytan kendi dostlarını korkutur. Eğer mü’minler iseniz, onlardan korkmayın,
Benden korkun.”
[93]


Allah
yolunda giden mü’minler, Allah’tan başka hiç bir şeyden korkmamalı ve “emr-i
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’i” tam mânâsıyla yapmalıdır. Bunu da tam
anlamıyla yapabilmesi için kişinin Allah’tan başka kimseden korkmaması
lâzımdır. “Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun” [94]
buyuruyor.


Rabbimiz
Allah. İnsanlardan korkmayarak Allah’ın emrettiği hak yoldan gitmeli. Bazı
yapılması gereken veya mâni olunması gereken şeyleri tedbir diye terk edenler,
tedbirle korkuyu birbirine karıştırıyorlar. Korkaklıktan dolayı yapması
gerekeni terk etmek çok yanlıştır. Tabiî ki, bir şey yapılacağı zaman tedbir
alınmalı, fakat iyi şeylerin yapılmasında, kötü şeylere mâni olmada gereğinin
yapılması da lâzım. Çünkü Ebû Said el-Hudri (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyuruyor:


“Sizden,
herhangi biriniz, bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna
gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle
değiştirsin (buğuz etsin, kin duysun). İmanın en zayıfı da budur.”
[95] Demek ki,
kötülüğün karşısındaki tavrımız, gücümüzün yettiği ölçüde karşı çıkmak
olmalıdır. “Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır” [96]
denilmiş. Böylece haksızlığın, karşısında sessiz kalınmaması gerektiği
anlaşılmaktadır.


Dâvetçi
İslâm’ı doğru olarak anlatmalı ve gerçekleri söylemeli, gizlememelidir. “Şüphesiz
indirdiğimiz delilleri (emirleri) ve doğru yolu gösteren (âyetleri) insanlara
Kitapta açıkça bildirdikten sonra (hakikati) gizleyenler var ya; işte onlara
hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.”’
[97] buyurulmaktadır.


4. Sabırlı olmak: Mü’min için iyi şeyleri yapmada ve kötü işlerden
sakınmada en gerekli olan şey sabırdır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor.


“Ancak
sabredip yararlı işler yapanlar, işte bunlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.”
[98]


(Lokman, oğluna dedi ki:) Yavrucuğum! Namazı kıl,
iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere karşı sabret.
Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir.”
[99]


“Ey
iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak
sabredenlerle beraberdir.”
[100]
İnsanlara İslâm’ı anlatıp onların da, hemen anlayıp gereğini yapmasını arzu
etmeli, fakat anlatılan doğruların yerine getirilmediğini anladığımızda onu
terk etmemeli, sabrederek anlayacağı şekilde anlatarak, duâ ederek İslâm’ın
emirlerini yerine getirmesine yardımcı olmaya çalışmalı, hemen bıkıp terk
etmemeli, netice almaya gayret gösterilmelidir.


5. Kendisini Beğenip Gururlanmamalı: Dâvetçinin insanlara İslâm’ı anlatırken “ben ne iyi
anlatıyorum” diye düşünüp gururlanmaması gerekir. Dâvetçinin, gazete ve
dergilerde köşe yazılarından veya yazmış olduğu kitaplardan dolayı veya
herhangi bir özelliğinden dolayı gururlanmaması, bu özellikte olmayanlara karşı
kendini üstün görerek insanları küçümsememesi gerekir. “Bütün iyilikler
(özellikler) Allah’tandır.”
[101]
Karşısındaki kişilerin makamına, mevkiine, tahsiline ve zenginliğine göre
onlara yakın olup, bu özelliklere sahip olmayanlardan uzak durmak, nefsanî ve
şeytanî bir tavırdır. Mümin kişi, böyle bir tavır içerisinde olmamalı; hele
hocaysa, dâvetçiyse daha çok kendisine dikkat etmelidir. Çünkü Rabbimiz Allah
(c.c) şöyle buyuruyor: “İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde
böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenip övünen (gururlanan) hiç kimseyi
sevmez.”
[102]


Dâvetçinin
amacı, Allah rızâsı için insanlar arasında ayrım yapmadan, gurur ve kibirden
uzak bir şekilde onları hakka çağırıp bâtıldan sakındırmak olmalı ve kendisi de
bunu yerine getirmelidir. Arkasından şu lâfı dedirttirmeye fırsat vermemeli:
“Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme!”, “bu hocalar, İslâm’ın emirlerini
yapın derler fakat kendileri yapmazlar,” deme noktasına getirmemek gerekir.
Tabiî ki, bu söz İslâm’ı tam mânâsıyla benimsemiş kişilerin, İslâm
dâvetçilerinin insanlar üzerindeki etkisini kırmak için hakka yönelenlerin
sayılarının artmasından rahatsız olanların ürettiği bir sözdür. Bunun gibi
üretilen “irtica, mürteci, gerici, yobaz” gibi sözler de bu türdendir. Fakat
bizim için önemli olan; bu sözleri haklı çıkartacak tavır ve davranışlardan
sakınmak. Söylediklerimizi uygulayarak insanlara iyi bir örnek olmaktır.


Yapılan
İslâmî tebliğ hiçbir maddî çıkar ve beklenti için değil, sadece ve sadece Allah
rızâsı için olmalıdır.


İslâm’ı
tebliğ ederken bid’atlerden, hurâfelerden, isrâiliyat olan bilgilerden ve
İslâm’a aykırı, yanlış anlaşılmaya sebep
olacak hikâyelerden sakınmak gerekir.


Anlatacağımız
İslâm anlayışı Kur’an ve Sünneti (sahih hadisleri) esas almalı; İnsanların
seviyesine göre anlatmalıyız. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:


“İnsanları
mevkisine (seviyesine) göre muâmele edin.”
[103] İnsanların
anlayacağı şekilde, seviyelerine göre anlatmalı, kolaylaştırmalı,
zorlaştırmamalı. Yine Rasûlullah (s.a.s.): “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın;
müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”
[104]
buyuruyor.


İslâm’ın
dışına çıkmadan ve taviz vermeden kolaylaştırmalı, zorlaştırmamalı ve insanlara
iyiliği emrederken kendisini unutmamalı, şu âyeti hatırlamalı: “Siz
insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz Kitabı
okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?”
[105] buyruluyor.
Aklımızı kullanıp, gereğini yaparak Allah’a iyi kul olmaya çalışmalıyız.


Bazı
müslüman kardeşlerimiz: “İslâm’ı eksiksiz, tam mânâsıyla yaşayamadığımız için,
insanlara İslâm’ı anlatmamalıyız” diyorlar ve tebliğ görevini terk ediyorlar.
Bu çok yanlıştır. Tabiî ki, İslâm’ın emirlerini yerine getirmeye gayret
etmelidir. Fakat İslâm’ı tebliğ etmeyi de asla terk etmemek gerekir.


6.
Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkeri terk etmemeli:
Beşir oğlu Numan (r.a.)’dan Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:


“Allah’ın
emir ve yasaklarına uyan kimseler bir gemide kura çekerek yerleşen şu topluluğa
benzer. (Çekilen kura sonucu) Onların bir bölümü geminin üst, diğer bölümü alt
katına yerleşti, alt katta olanlar, su ihtiyaçlarını gidermek için üst katta
bulunanların yanından geçiyorlardı. Daha sonra dediler ki; biz bulunduğumuz
yerde bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek; Eğer üst kattakiler
bunları delik açmada serbest bırakırlarsa, hepsi de helâk olurlar. Eğer engel
olurlarsa hem kendileri, hem de onlar kurtulurlar.”
[106]


Huzeyfe
(r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etti:


“Kudret
iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten
(insanları) uzaklaştırırsınız veya Allah Teâlâ size yakın bir zamanda felâket
gönderir, sonra da yapacağınız duâları da kabul etmez.”
[107]


İbn
Abbas (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etti:


“Küçüklerine
sevgi, büyüklerine saygı göstermeyen, iyiliği emretmeyen ve kötülükten
sakındırmayan bizden değildir.”
[108]


Ebu
Hüreyre (r.a.) der ki; Rasûlullah (s.a.s.)’den şunu işittik:


“Kıyâmet
gününde bir adam tanımadığı birine asılır. ‘Benden ne istiyorsun, aramızda bir
şey mi var?’ der. O da ‘ben hatalı ve
kötü yolda yürürdüm de sen sakındırmazdın’ diye cevap verir.”
[109] Hadislerden
de görüldüğü gibi insanlara iyiliği emretmeyi kötülükten nehy etmeyi terk
edenlerin bu görevi yerine getirmeyenlerin âkibetinin kötü olacağı beyan
ediliyor. Dolayısıyla insanların iyi şeyleri yapmasına, kötü işleri terk
etmesine katkıda bulunmalı. İslâm’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve
yasaklarından sakınılması için gereken nasihati yapmalı ve söylediklerimizi
yaparak da onlara iyi örnek olmalıyız.


Gerek
ailemize, komşularımıza, akrabalarımıza, tanıdıklarımıza ve gerek herkese
İslâm’ın kurallarına uyarak iyi örnek olmalıyız. Yaptığımız işler doğru,
dürüst, adâletli olmalı ve kimse yaptığımız işlerden dolayı bizden şikâyetçi
olmamalı ve buna çok dikkat etmeliyiz ki, insanlara iyi örnek olalım ve
söylediğimiz sözler tesirli olsun, aksi halde tesirli olmaz, faydası olmaz.


“Cihadın
en efdali, zâlim sultanın veya zâlim emîrin yanında söylenecek hak sözdür.” [110]


“Haklı
isen korkma, Hak seni korur.” [111]


“Kim
ki hak yoldan sapmıştır. Hak yolundan sapan insan, yenilmeye mahkûmdur.” [112]


“Hâlık’ın
nâ mütenâhi adı var, en başı: Hak, En büyük şey Hakkı tutup kaldırmak. [113]


“Adam
aldırma geç git, diyemem, aldırırım; Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım.” [114]


“Kendinizi
hayata değil, hayatınızı Hakka uydurmalısınız.” [115]


“Zehir
kadar acı da olsa hakikat ilacını içiniz.” [116]


“Herkesle
birlikte haksız olmaktansa, haklı davranıp tek olmak daha iyidir.” [117]


“Hakikati
konuşmaktan korkmayınız.” [118]


“Fakirlikte
küçük düşme korkusu, zenginlikte şöhret hırsı, insanı kör ederek Hakikati
görmesine mâni olur.”


“Hak
deyince haksızlar darılır, Hakkı bilenler, Hak yolunda Hakka sarılır.”


“Hak
dedikten sonra akan sular durur.”


“Hakkı
tanıyan halka baş eğmez.”


“Hak
en sonunda yerini bulur.” [119]


“Şeytan
ve dostları kandırıyor insanları, haktan uzaklaştırıyor bir bir onları.


Müminler
de insanları hakka çağırıp bâtıldan sakındırmalı, şeytan ve dostlarının
yolundan gitmemeleri için onları tek tek uyarmalı.” [120]



















[1] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 87






[2] Doç. Dr. Hayreddin Karaman, Helâller Haramlar, s. 147






[3] Nesâî, Iydeyn 22; Buhârî, İ’tisam 2; Müslim, Cuma
43-45; İbn Mâce, Mukaddime 7






[4] İsrâ: 17/9






[5] Haşr: 59/7






[6] Müslim, Cuma 43; Buhârî, Edeb 70; İbn Mâce, Mukaddime
7






[7] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 294-295.






[8] Buhârî, Tıb 36; Müslim, Selâm 41-42; Ebû Dâvud, Tıb
15, 38, 79; Tirmizî, Tıb 19.






[9] Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl
İnanışlar s. 89-91






[10] Yunus, 10/107






[11] Bkz. Nesaî, Zinet 17; İbn Mâce, Tıb 39; Yusuf
el-Kardavî, İslâm’da Helâl ve Haram, s. 252-253






[12] Fâtiha: 1/5






[13] Ebû Dâvud, Tıb 11






[14] Bkz. Müslim, Selâm 65






[15] İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi, c. 2, s. 282-283.
Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet Yayınları, İstanbul,
2005: 295-298.






[16] Bkz. Bakara: 2/102






[17] Buhârî, Vesâyâ 23; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ
10; Nesâî, Tahrim 3






[18] Felak: 113/1-4






[19] Talâk: 65/3






[20] Bkz. Bakara:
2/102






[21] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 298-299.






[22] Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl
İnanışlar, s. 21-22






[23] Neml: 27/65






[24] En’âm: 6/50






[25] A’râf: 7/188






[26] Âl-i İmrân: 3/179






[27] Cin: 72/26-27






[28] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 299-300.






[29] Bkz. Mâide: 5/90






[30] Tirmizî, Taharet 102; İbn Mâce, Taharet 122






[31] Falcılığın ve fala baktırmanın yanlışlığı hakkında
geniş bilgi için bkz. Falcılık ve Kehânet, Bayram Altan, Çelik Yay.






[32] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 300-301.






[33] İsrâ: 17/85






[34] Dr. Hasan Akay,
İslâmî Terimler Sözlüğü, s. 271






[35] Mehmet Kırkıncı, Ruh Nedir? s. 100-110






[36] Rauf Pehlivan, Kadın İlmihali, s. 377






[37] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 56. Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve
İslami Hayat, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2005: 301-302.






[38] Mü’minûn: 23/99-100






[39] En’âm: 6/27-28






[40] İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat c. 3,
s. 202-203






[41] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 302-304.






[42] Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102






[43] Nisâ: 4/79






[44] A’râf: 7/131






[45] Neml: 27/46-47






[46] Yâsin: 36/19






[47] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 304-305.






[48] Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81






[49] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim
Yay., c. 9, s. 408-409






[50] Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel İlmihal, s. 196-198
(Kadın ve Aile Dergisinin Hediyesi)






[51] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. c. 6, s. 322, Hds. 1;
İbn Mâce ve Tirmizî’den






[52] Bkz. Bakara: 2/186






[53] Talâk: 65/3. Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami
Hayat, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2005: 305-307.






[54] Faruk Beşer, a.g.e., 200-201






[55] İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber, Aliyyül-Kari Şerhi, Terc.
Vehbi Yavuz, s. 329






[56] Bkz. Bakara: 2/217






[57] Aysel Zeynep, Yaşayan Câhiliyye, s. 130-132






[58] Tevbe: 9/71. Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami
Hayat, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2005: 307.






[59] Beyine: 98/5






[60] Nahl: 16/36






[61] Sebe: 34/28






[62] Yunus: 10/72






[63] Muhammed: 47/33






[64] Tahrim: 66/6






[65] Tevbe: 9/71






[66] İbn Kesir,
Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 13, s. 7422






[67] Fussilet: 41/33






[68] Âl-i İmrân: 3/104






[69] Âl-i İmrân: 3/110






[70] Yusuf: 12/108






[71] Bunun için şu kitaplar okunabilir:


1. Said Havva,
Allah Erinin Ahlâk Kültürü, Terc. Ramazan Nazlı, Hilal Yay.


2- Yusuf
Kardavi, Kültür Yapımız, Ter. M. Ali Seraceddin, Risale Yay.


3- Prof.
Abdülkerim Zeydan, İslâm Dâvetçilerine, Çev. Nefise Demircan, İkbal Yay.


4- Fethi
Yeken, İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Ter. M. Zahid Erengil, İlim Yay.


5- Prof Dr. İ.
Lütfü Çakan, Hakkı Tavsiye Metot ve Vasıtaları, Rağbet Yay.


6- Mehmed
Göktaş, İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, İstişare Yay.


7- Kul Sadi
Yüksel, İnsanı İhya, Misyon Yay.






[72] Müslüm, İman 95; Buhârî İman 42; Tirmizî, Birr
17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud, Edeb 67






[73] Zâriyât: 51/55






[74] Mâide: 5/2






[75] Asır: 103/1-3






[76] Abdullah İbnu’l Mübarek, Kitabü’z- Zühd ve’r-Rekaik,
Terc. Adil Temur, s. 305, Seha Yay.,
Hds. 1375






[77] Buhârî, Meğâzi 40; Müslim, Sahâbe 54; Ebû Dâvud, İlim
10






[78] Müslim, İlim 16






[79] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 310- 314.






[80] Kul Sadi Yüksel, Bu Böyledir, c. 1, s. 358






[81] Zümer: 39/65






[82] Saff: 61/2-3






[83] Nâziât: 79/37-41






[84] S. Buhârî, K. Bed’u’l Halk, B. 10, Hds. 6; S. Müslim,
K. Zühd ve’r-Rekaik, B. 7, Hds. 51






[85] Tâhâ: 20/43-44






[86] Nahl, :16/125






[87] Âl-i İmrân: 3/159






[88] Mâide: 5/105






[89] Bakara: 2/256






[90] Kehf: 18/29






[91] Zilzâl: 99/7-8






[92] S. İbn Mâce, K. Fiten, B. 20, Hds. 4008






[93] Âl-i İmrân: 3/175






[94] Mâide: 5/44






[95] S. Müslim, K. İman, B. 20, Hds. 78; S. Tirmizî, K.
Fiten, B. 10, Hds. 2263; S. Nesâî, K.
İman, B. 17, H. 4975; S. İbn Mâce, K. Fiten, B. 20, Hds. 4013; S. Ebû Dâvud, K.
Melâhim, B. 17, Hds. 4340






[96] Bu söz hadis değildir. Bu söz üstad Ebu Ali Dakkak’ın
sözü olup Kuşeyri Risalesi”nde şöyle kayıtlıdır: “Hak çiğnenirken susan, dilsiz
şeytandır” (Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi çev. Süleyman Uludağ, s. 258






[97] Bakara, 2/159






[98] Hûd: 11/11






[99] Lokman: 31/17






[100] Bakara: 2/153






[101] Nisâ: 4/79






[102] Lokman: 31/18






[103] S. Ebû Dâvud, K. Edeb, B. 23, Hds. 4842






[104] S. Buhârî, K. İlim, B. 12, Hds. 11; S. Müslim, K.
Cihad ve’s-Siyer, B. 3, Hds. 6; S. Ebû Dâvud, K. Edeb, B. 20, Hds. 4835






[105] Bakara: 2/44






[106] S. Buhârî, K. Şehâdet, B. 31, Hds. 48; S. Tirmizî. K.
Fiten, B. 11, Hds. 2264; İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., c. 4, s, 507, Hds. 9






[107] S. Tirmizî, K. Fiten, B. 9, Hds. 2259; A.g.e., c. 4,
s. 509, Hds. 13






[108] S. Tirmizî, K. Birr ve Sıla, B. 15, Hds. 1986; Terğib
ve Terhib, c. 4, s. 529, Hds. 30






[109] İmam Hâfız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 4, s. 521,
Hds. 31, Ruzeyn’den






[110] Hadis-i Şerif






[111] Hz. Ali (r.a.






[112] Hz. Ali (r.a.






[113] M. Akif Ersoy






[114] M. Akif Ersoy






[115] Nurettin Topçu






[116] Fatih Rıfkı Atay






[117] Mahatma Gandhi






[118] Confucius






[119] M. Coşkun, Yıldız Cümleler, s. 161-164. (Atasözleri)







[120] Süleyman Gülek, İnsan Gerçeği Ve İslami Hayat, Rağbet
Yayınları, İstanbul, 2005: 315-324.

_________________
Mevla Görelim Neyler
Neylerse Güzel Eyler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
BİD’AT VE BÂTIL İNANÇLAR
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: Din Kültürü Dersi-Eğitim Öğretim :: Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersi :: 7.sınıf-
Buraya geçin: