KUTLU FORUM
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.
KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

 

  uhuvvete ve muhabbet

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: uhuvvete ve muhabbet    uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimePaz Şub. 07, 2021 8:08 am

"Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesi'nde marifet sIrrI da gelişmiyor açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyum-u manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nurun şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi risaleyi okuyor, malumatI artIyor fakat marifeti, istikameti ve ihlası artmıyor. ''Albay Hulusi YAHYAGİL
https://www.yeniasya.com.tr/gundem/hulusi-agabeyden-nurculara-onemli-uyari_348296



 uhuvvete ve muhabbet 141
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:

“إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ تَنَافَسُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا.”

Ebû Hüreyre"den Resûlullah"ın (sav) şöyle dediği nakledilmiştir:

“Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah"ın kulları! Kardeş olun!”

(M6536 Müslim, Birr, 28)



“Kardeşler arasındaki muhabbete bin haysiyetim olsa feda ederim”



İnsanı yapan yapan haslet kardeşlik
hayvanat arasında dahi

sosyal hayat

MUNAFIKLARIN EN BÜYÜK SİLAHI
ŞAKİRDLER MÜMİNLER arasında ittihad, ve ittihad noktalarını, hilafeti ,tesisini yok etmek
üstad bu noktayı kurandan uzaklaştırmakla, mankurtlaştırmakla



UHUVVET OLMAZSA ŞİRKETİ AMALİ UHREVİYE VE MUVAFFAKIYYETLER OLMAZ, FERDİ KALIR



İSAR RUHU
NEFSİNİ TERCİH

NEFSİNİN SAVCISI KARDEŞİNİN AVUKATI

İHLAS DUSTURLARI OLDUMU UHUVVET OLUR, YOKSA OLMAZ



Yirmi İkinci Mektup


Yirmi İkinci Mektup


بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Şu Mektup, iki mebhastır.

Birinci Mebhas, ehl-i imanıe davet eder.

Birinci Mebhas


بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ۞ اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ ۞ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ





Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı vechini beyan ederiz:

Birinci Vecih


Hakikat nazarında zulümdür.

Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cani var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz cani olsa yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

Aynen öyle de sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan bir mü’minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil belki yirmi sıfât-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.

İkinci Vecih


Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.

Zira malûmdur ki adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mana-yı hakikisinde olarak beraber cem’olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalpte hakiki bulunsa o vakit adâvet mecazî olur; acımak suretine inkılab eder. Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: “Üç günden fazla mü’min, mü’mine küsüp kat’-ı mükâleme etmeyecek.”

Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp adâvet hakikatiyle bir kalpte bulunsa o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temelluk suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdi küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!

Evet tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Mesela, her ikinizin Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mabud’unuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın!

Üçüncü Vecih


Adalet-i mahzayı ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre; bir mü’minde bulunan cani bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun “Benim hakkım var.” dersin?

Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in’ikas etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki “Dostun dostu dosttur.” sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” sözü umumun lisanında gezer.

İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikatbîn isen anlarsın.

Dördüncü Vecih


Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür.

Şu dördüncü vechin esası olarak birkaç düsturu dinle:

Birincisi: Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit “Mesleğim haktır veya daha güzeldir.” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir.” demeye hakkın yoktur.




وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ § وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا




sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.

İkinci Düstur: Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksü’l-amel yapar.

Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Eğer hasmını mağlup etmek istersen fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen husumet tezayüd eder. Zahiren mağlup bile olsa kalben kin bağlar, adâveti idame eder.

Eğer iyilikle mukabele etsen nedamet eder, sana dost olur.




اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرٖيمَ مَلَكْتَهُ § وَ اِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئٖيمَ تَمَرَّدًا


hükmünce mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zahiren leîm bile olsa iman cihetinde kerîmdir.

Evet, fena bir adama “İyisin iyisin.” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın fenasın.” desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyle ise




وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ۞ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ


gibi desatir-i kudsiye-i Kur’aniyeye kulak ver, saadet ve selâmet ondadır.

Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet hem nefsine hem mü’min kardeşine hem rahmet-i İlahiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü kin ve adâvet ile nefsini bir azab-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse o bütün bütün azaptır. Çünkü hased evvela hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise zaten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin.

Çünkü evvela, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp o adama adâvet değil belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver.

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlup edecek af ve safh ile ve ulüvv-ü cenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

Yoksa sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye; güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.

İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama –eğer şahsını seversen– yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî’yi dinle:




دُنْيَا نَه مَتَاعٖيسْتٖى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعٖى


Yani “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizâya değsin.” Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:




اٰسَايِشِ دُو گٖيتٖى تَفْسٖيرِ اٖينْ دُو حَرْفَسْتْ




بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا


Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir.”

Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil, fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”

Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin manevî bir nedamet, gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu mektubun bu mebhasını yazdık tâ bu manevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.

Cây-ı dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌ dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.

Beşinci Vecih


Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik, gayet muzır olduğunu beyan eder.

Eğer denilse: Hadîste اِخْتِلَافُ اُمَّتٖى رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilaf ise tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avamı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler mazlum avamı ezerler. Tarafgirlik olsa mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehalüf-ü ukûlden hakikat tamamıyla tezahür eder.

Elcevap:

Birinci suale deriz ki: Hadîsteki ihtilaf ise müsbet ihtilaftır. Yani her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adâvetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.

İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa haklılara melce olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melcedir ki onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse ona hâşâ lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.

Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise maksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhret-perverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telakisi bulunmaz. Hak namına olmadığı için nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.

Elhasıl اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ۞ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır. Evet اَلْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa adalet etmek isterken zulmeder.

Cây-ı ibret bir hâdise:

Bir vakit, İmam-ı Ali radıyallahu anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır.” dedi.

Hem medar-ı dikkat bir vakıa:

Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.

Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâm’ı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:

“Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Medar-ı ibret bir hikâye:

Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip o haricî aşireti def’edinceye kadar, dâhilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.

İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâm’a girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inat; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?

O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın ve siperin ve kalen uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!

Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: Âhir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri herc ü merc eder ve koca âlem-i İslâm’ı esaret altına alır.

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kale-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.

İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şakavet-i uhreviyeden kurtulunuz!

Altıncı Vecih


Hayat-ı maneviye ve sıhhat-i ubudiyet, adâvet ve inat ile sarsılır. Çünkü vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan “ihlas” zayi olur. Zira tarafgir bir muannid, kendi a’mal-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillah amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelatında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte ef’al ve a’mal-i hayriyenin esasları olan “ihlas” ve “adalet” husumet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kabiliyet-i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.

***

 

İkinci Mebhas





بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ




اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ




Ey ehl-i iman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kātı’dır.

Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini gösterir. Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir.

İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvari, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.

Hem hayvanat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.

Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki: Hırs, maden-i zillet ve hasarettir.

Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir, eğer malı çok seversen hırs ile değil belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin.

Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki büyük bir zatın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütuftur.” İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziane giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun.” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder.

İşte dünya bir divanhane-i Rahman’dır. Zemin yüzü, bir sofra-yı rahmettir. Derecat-ı erzak ve meratib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.

Hem en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.

Mesela, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.

Hem mesela, gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayt kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: “Aman yatayım, aman yatayım.” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.

Hem mesela, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin “Aman gelmedi, aman gelmedi.” deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin, bir dakika sonra o adam gelir fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

Şu hâdisatın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu; tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için o tertipli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.

İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak, ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.

Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Birinci Harb-i Umumî’nin beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu:

“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”

Rüyada demiştim:

“Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye[1]) veya bir kısım maldan kırkta bir (Hâşiye[2]), kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men’etsin. Biz hırsımız için tama’kârlık edip vermedik. Cenab-ı Hak, müterakim zekâtını kırkta otuz, onda sekizini aldı.

Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.

Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvi, nurani ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenab-ı Hak onun keffareti olarak beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı.” demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki o rüya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır.

Yirmi Beşinci Söz’de, medeniyetle hükm-ü Kur’an’ı muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere; beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilalatın menşei iki kelimedir:

Birisi: “Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?”

İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır.

Bu iki müthiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla vücub-u zekât ve hurmet-i ribadır.

Hem değil yalnız eşhasta ve hususi cemaatlerde, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer daimî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya’da olduğu gibi sa’y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.

Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!

İhsanlar, zekât namına olmazsa üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah namına vermediğin için manen minnet ediyorsun, bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenab-ı Hakk’ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun.

Eğer zekât namına versen Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.

Evet, zekât kadar belki daha ziyade nâfile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât namına o iyilikleri yapıp hem farzı eda etmek hem sevabı hem ihlası hem makbul bir duayı kazanmak nerede?




سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ




اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖى قَالَ «اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا» وَ قَالَ «اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى» وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ


***

 

Hâtime


Gıybet hakkındadır



“–Hayır konuşmayacaksa susmak.”



sizden öncekiler 3 şeyden helak oldu







 DİL KALPTEN KOPTUMU KONUŞUR dilim kalbe indirdim 

ahirzaman diliyle dedikleri hulkumdan aşağı inmeyecek



2 organ varki onlar hakkında




dilin kontrolü allahla irtibata bağlıudır




BELA AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE GÖRE GELİR
KİM MÜSLÜMAN KARDEŞİNİ BİR KUSURUNDAN AYIPLARSA ONU YAPMADAN ÖLMEZ

ALEYKÜM ERNFÜSEKÜM



“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 18)


مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ 

https://i.servimg.com/u/f86/14/27/33/62/bela_k10.png

 uhuvvete ve muhabbet Bela_k10

 uhuvvete ve muhabbet Bela_k10
 uhuvvete ve muhabbet 87474410


 uhuvvete ve muhabbet Sdfghj10



EN ÇOK GIYBET ÇÜRÜME SEBEPLERİNDEN BİRİ DE ÜLFET  ALLAHIN NİMETLERİNİN KIYMETİNİ UNUTMA  ,NİMET İÇİNNDE YAŞARKEN BOĞULMA  ÇÜRÜME BÜYÜK GÜNAHLARA YELKEN AÇMA



Gıybet hakkındadır


HÜSNÜ ZAN ADEMİ İTİMAD


 uhuvvete ve muhabbet 141
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:

“إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ تَنَافَسُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا.”

Ebû Hüreyre"den Resûlullah"ın (sav) şöyle dediği nakledilmiştir:

“Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah"ın kulları! Kardeş olun!”

(M6536 Müslim, Birr, 28)



بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ


Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şule’sinin Birinci Şuâ’ının Beşinci Noktası’nın makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şenî bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur’an’ın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.

İşte اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

İkincisi يُحِبُّ lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki en menfur bir işi sever?

Üçüncüsü اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Dördüncüsü اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

Beşincisi اَخٖيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle zem ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

Gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zat demiş:




اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ § فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ


Yani “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silahıdır.”

Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese zaten gıybettir. Eğer yalan dese hem gıybet hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”

Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”

Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i salihayı yer bitirir.

Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse “Beni helâl et.” demeli.




اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى


Said Nursî

***

[1] Hâşiye: Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.

[2] Hâşiye: Yani eskiden verdiği kırktan ki her senede galiben ve lâekall ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle o kırktan taze olarak on adet verir.


En son Limoni tarafından Cuma Mart 05, 2021 6:38 am tarihinde değiştirildi, toplamda 12 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: Geri: uhuvvete ve muhabbet    uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimePaz Şub. 07, 2021 8:17 am

"Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesi'nde marifet sIrrI da gelişmiyor açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyum-u manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nurun şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi risaleyi okuyor, malumatI artIyor fakat marifeti, istikameti ve ihlası artmıyor. ''




Bediüzaman Said Nursi'nin talebelerinden, pek muhterem, ihlas, uhuvvet ve sadakat örneği merhum Hulusi Yahyagil Agabeyimizin, 'ihlas bahsi'yle ilgili bir derste dinleyicilere hitaben söylediği belirtilen sözler Nur Talebelerine bir ders niteliğinde adeta...
Sâhil-i selâmet olan Dârüsselâma Ümmet-i Muhammedi'yeyi (a.s.m.) çıkaran bir Sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeler olan Risale-i Nur Talebeleri'ne; böylesine güzel, ihlas ve uhuvvet dolu hakikatli sözler bir ab-ı hayattır hiç kuşkusuz...
İşte o nurlardan mülhem güzide sözler;
"Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesi'nde marifet sIrrI da gelişmiyor açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyum-u manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nurun şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi risaleyi okuyor, malumatI artIyor fakat marifeti, istikameti ve ihlası artmıyor. ''
Allah Üstadımız Bediüzzaman'dan ve Üstadın güzide talebesi Hulusi Ağabeyden razı olsun. Cenab-ı Hakk bu vartalardan ve bu tehlikelerden hepimizi muhafaza etsin. Amin.
HULUSİ YAHYAGİL KİMDİR?
Yüzbaşı rütbesiyle görev yaparken 14 Nisan 1929’da Bediüzzaman ile tanışmak şerefine ulaşan ve hayatının sonuna kadar Bediüzzaman'dan ve Risale-i Nur'dan ayrılmayan pek muhterem Hulusi Yahyagil Ağabeyin hizmet,ihlas ve uhuvvet dolu hayat hikayesini okuyunuz.
http://www.yeniasya.com.tr/enstitu/hulusi-yahyagil-1896-1986_102975
Ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eden Uhuvvet Risalesi'ni okumak için tıklayınız;
http://www.yeniasya.com.tr/risaleinur/mektubat/#442
Her on beş günde bir defa okunması noktasında Üstad'ın tavsiye ettiği İhlas Risalesi'ni okumak için tıklayınız;
http://www.yeniasya.com.tr/risaleinur/lemalar/#388

http://www.yeniasya.com.tr/gundem/hulusi-agabeyden-nurculara-onemli-uyari_348296
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: Geri: uhuvvete ve muhabbet    uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimePaz Şub. 07, 2021 8:23 am

[size=17]İnsânî Kardeşliğin Getirdiği Yükümlülükler[/size]
[size=17]1. Irkçılık Yapmamak[/size]
2. Tüm İnsanlığın Hayrını Arzulamak

B. Din Bağıyla Oluşan Kardeşliğin Getirdiği Yükümlülükler

1. Kin Gütmemek/Sevgi ve Şefkat Göstermek
2. Dost Kabul Edip Nasihat ve Tavsiye Etmek  hayırhahlık

3. Zan ve Gıybet Gibi Düşünce ve Davranışlardan Kaçınmak
4. Din Kardeşlerini Küçümsememek
5. Her Türlü Zarardan Kaçınıp Barış ve Huzur İçinde Yaşamak
6. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma
7. Din Kardeşine Dua Etmek

"Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir za'f gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maişet zaruretine karşı iktisad ve kanaatla mukabele etmeye zaruret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakikatı, ehl-i tarîkatı dahi bir nevi rekabete sevkettiği için endişe ederim. Risale-i Nur şakirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları meşru' dairede rahatını istese de, itiraz edilmemeli…" (Kastamonu Lahikası, 141. Mektup)


Meşveret-i şer'iye ile re'ylerinizi teşettütten muhafaza ediniz. İhlas Risalesi'nin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilaf, bu vakitte Risale-i Nur'a büyük bir zarar verebilir..." (Kastamonu Lahikası, 152. Mektup)



Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevkettiği vakit deyiniz ki: 'Biz değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risale-i Nur'un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir.' deyip nefsinizi susturunuz! Medar-ı niza' bir mes'ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız, herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak, şimdi elzemdir." (Kastamonu Lahikası, 149. Mektup)



"Arkadaş! İman bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder."
"Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür."
"Bunun için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uddur, denilmiştir."

[size=24]İnsânî Kardeşliğin Getirdiği Yükümlülükler
[/size]


Allah (c.c.) insanlara Hz. Adem’in soyundan geldiklerini, onun şey-tanla mücadelesini; şeytanın, hem Hz. Adem’in hem de neslinin düş-manı olduğunu bildirmiş, şeytana uyarak yanlış yollara sapmama-larını ve birbirlerine haksızlık etmemelerini hatırlatmıştır. Kur’an’da; insanın sosyal yönüne dikkat çekilip evrensel manada ilkelere vurgu yapılırken “Ey insanlar!” şeklinde; ataları Hz. Adem’in kıssasından ib-ret alıp şeytana karşı mücadele etmeleri istenirken de “Ey Ademoğul-ları!” şeklinde hitap edilmiştir. Ancak Kur’an’daki bu tür hitaplarla aynı atadan gelen nesiller kastedilmiş, bu ifadeyle sadece Hz. Adem’in birinci dereceden çocukları kastedilmemiştir.36 Beşeriyet yönüyle mey-dana gelen kardeşliğin insanlara yüklediği bir takım görev ve sorum-luluklar vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


1. Irkçılık Yapmamak



Kur’ân’da, insanı adaletten koparabilecek her türlü haksız tarafgir-lik, soy taassubuna dayanan ırkçılık yasaklanmış,37 insanların aynı 32 Enbiyâ 21/107; Sebe 34/28.33 Âli İmrân 3/164. Ayrıca bk. Tevbe 8/128; Cum’a 62/2. Mehmed Âkif Ersoy’ da bir şi-irinde Peygamberimiz (s.a.v.) gelmeden önceki dönemi anlatırken; “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” ifadelerini kullanmaktadır. Mehmed Akif Ersoy, SAFAHAT, TDv Yayınları, Ankara 2010, s. 455.34 Nisa 4/170.35 İbn Ebî’l-Hadîd, Şerhu Nehcu’l-Belağa, Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, İkinci baskı, Kum, 1387/1965, XvII, 32; Hamdûn, Muhammed b. Hasan b. Muhammed b. Alî, et-Tezkiretu’l-Hamdûniyye, Dâru Sâdır, Beyrut, 1417/1996, I, 316; Çaviş, Abdülazîz, Anglikan Kilisesine Cevap, trc.: Mehmed Âkif, Sadeleştiren: Süleyman Ateş, DİB Yayınları, Ankara 1991, s. 112.36 Kurtubî, el-Câmi’, vI, 113-114.37 Yusuf 12/37-38; Fetih 48/26.
118Yakın doğu Üniversitesi islam Tetkikleri merkezi dergisikökten geldikleri ifade edilerek,38 ırka dayalı üstünlük iddialarının te-melsizliği ortaya konulmuştur. İnsan neslinin ırklara, kabilelere ayrıl-ması onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına yönelik39 olduğu belirtilmiş, başka bir gaye güdülmemiştir.Yaratıldığı öz unsurun özelliğinden dolayı bir başkasına karşı üs-tünlük (ırkçılık) fikrini ilk ortaya atan şeytandır. Çünkü Allah’ın, Hz. Âdem’e secde emrine İblis itaat etmemiş, kendisinin ateşten, Âdem’in de topraktan yaratıldığını gerekçe göstermiştir.40 Allah (c.c.), İblis’in üstünlük iddiasını reddetmiş, onu ebediyen lanetlemiştir.41 Bu olay; hangi özelliği taşırsa taşısın yaratılış itibariyle bir mahlûkun diğerine karşı üstünlük taslayamayacağını göstermektedir.Kişi; yaratılıştan kaynaklanan ve kendisinin herhangi bir etkisinin olmadığı özelliklerine veya soyuna göre değil, Allah’ın koyduğu ölçülere göre değer kazanır.42 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, Âdem’in yaratıldığı unsura bakıp kendini ondan üstün görmüş, yaratılışın iç yüzünü ve hikmetini kavrayamamıştır. Âdem’in aslının toprak olduğunu, kendinin ise ateşten yaratıldığını savunan İblis, ken-disini ondan üstün tutmuştur.43 Böylece o, her ikisini de Allah’ın yarat-tığını itiraf etmesine rağmen, ateş ile toprak arasında, aslında olmayan bir fark görmüş, Âdem’in halife olup eşyanın isimlerini bilme44 kabili-yetini yani ilmin Hz. Adem’e yüklediği özellikleri görmezden gelmiştir.Peygamberimiz (s.a.v.), veda hutbesinde bütün insanlığa, “Hepiniz Adem’in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır...”45şeklinde ses-lenerekırkçılık fikrini reddetmiştir. Yine Peygamberimiz (s.a.v.); Allah’ın, insanları renklerine göre değerlendirmeyeceğini vurgulamış, “Allah si-zin mallarınıza ve dış görünüşlerinize bakmaz; fakat o sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.”46 buyurmuştur. Bir başka hadiste de “Bir kim-seyi ameli geri bırakmışsa, nesebi/soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.47 açıklamasını yapmıştır. Hz. Peygamber, insanlık ailesinin hepsine gönderilmiştir.48 Sonucu kızgınlık, nefret ve haksızlıkta yardım-laşma olan ırkçılıkla ilgili şöyle buyurmuştur: “Kim ırkçılığa (asabiyet) 38 Nisa 4/1; En’am 6/98; A’raf 7/189; Zümer 39/6.39 Hucurat 49/13.40 A’raf 7/12; Hicr 15/33-34; İsra 17/61-62; Sad 38/75-76.41 Sâd 38/77-78. 42 Hucurât 49/13; Zümer 39/9; Nisâ 4/95.43 Sâd 38/71-85.44 Bakara 2/30-34.45 Tirmizî Tefsir sure, 49.46 Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9.47 İbn Mâce, Mukaddime 17.48 Enbiya 21/107; Sebe 34/28; Müslim, Mesâcid, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 250, 301; Dârimî, Siyer, 67.İslam’ın Kardeşlik Anlayışı: Bir vücudun Organları 119çağırarak yahut ırkçılıktan dolayı başkasına kızarak gayesi belirsiz bir topluluğun bayrağı altına girerse onun ölümü câhiliyedeki ölüm gibidir.”49Bir başka hadîsinde de ırkçılığı şu şekilde reddetmiştir: “... Allah Teâlâ sizlerden cahiliye kibrini temizledi. Artık insan, ya muttaki bir mü’min ya-hut bedbaht bir fâcirdir. İnsanların hepsi Hz. Âdem’in evlatlarıdır. Adem ise topraktan yaratılmıştır.50 Peygamberimiz (s.a.v.); bu tür açıklama-larla insanların, yaratılış itibariyle kardeş ve eşit olduklarını göstermiş, “Irkçılık (kavmiyetçilik) davasına kalkışan, onu yaymaya çalışan, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir.”51 sözüyle de bir insanın ırkçı davranmasına müsaade etmemiştir.Soya dayanarak böbürlenmeyi yasaklayan, ırk ayırımcılığını kışkır-tarak insanlar arasında bölücülük yapanları şiddetle kınayan hadîsler de vardır.52 Bunlardan birinde Peygamberimiz (s.a.v.) “Asabiyete çağıran, bunun için çarpışan, bunun için ölen bizden değildir.” buyurmuş, ‘Asabiyet nedir yâ Rasûlallah?’ diye sorduklarında; “Kavmine zulümde (haksız ol-duklarında) yardım etmendir.”53 şeklinde cevap vermiştir. Bu tür ifadeler; insana üstünlük kazandıran şeyin, onun aslına bağlı unsurların değil, kendi çabasıyla sonradan kazandığı manevi özelliklerin olduğunu gös-termektedir. Dolayısıyla bir kişi sırf bir ırktan gelmiştir diye onların her türlü davranışını savunamaz, haksız bir tarafgirlik yapamaz.



2. Tüm İnsanlığın Hayrını Arzulamak


Allah (c.c.) hiç bir kulunun diğer bir canlıya zulm etmesini hoş gör-memiş, tüm insanların aslında kardeş olduklarını bildirmiştir. Kendi-ni toplumun bir ferdi kabul eden herkes, “İnsanların en hayırlısı insan-lara en faydalı olandır”54 düsturuna göre her zaman yaratılmışların iyiliğini düşünür. Nitekim bir hadîste “Bütün mahlûkât Allah’ın hane halkıdır (ٌالَيِع). Allah katında insanların en sevimlisi, onun yarattıkları-na en faydalı olandır.”55buyrulmuştur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın en çok sevdiği kimse halka faydası olan; en çok buğz ettiği kişi de onun iyâlinden hayrını esirgeyendir. İyâl kelimesi, aile kelimesiyle aynı kök-49 Müslim, İmâre, 57; Nesâî, Tahrîm, 28; İbn Mâce, Fiten, 7.50 Ebû Dâvûd, Edeb, 120. Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkib, 73; Ebû Dâvûd, Edeb, 111.51 Müslim, İmare, 53, 54, 57; Ebû Dâvud, Edeb 112.52 Ebû Nuaym, Zikrü Ahbâri İsbahân {nşr. S Dedering), Leiden 1931-34, I, 9; II, 367; Süyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ, Beyrut 1405/1985, I, 7-12; Mehmed Said Hatipoğlu, “İslâm’da İlk Siyâsî Kavmiyetçilik: Hilâfetin Kureyşliliği”, AÛİFD, Ankara 1978, XXIII, 135.53 Ebû Dâvud, Edeb, 112; Müslim, İmâre, 57; Müsned, Iv, 107, 160.54 el-Kudâ‘î, Ebû Abdillah Muhammed b. Sellâme b. Ca’fer, Müsnedü’ş-Şihâb, thk.: Hamdî b. Abdulmecîd, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1407/1986, II, 223.55 Ebû Bekir b. Ahmed b. Amer b. Abdilhâlık el-Bezzâr, el-Bahru’z-Zehhâr Müsnedü Bezzâr, thk. Adil b. Sa’d, Meketebetu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, Medîne 2005, XIII, 332 (H. No: 6947, Ebû Ya’lâ’dan). el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. El Hüseyn, el-Câmiu’ li Şuabi’l-İman, thk. Muhtar Ahmed et-Tervî, Mektebetü’r-Rüşd, Riyâd 2003, IX, 521-522 (H. No: 7445-46). Ancak Bezzar’ın tahkikinde bu hadîsin Sabit’ten nakledildiği, onun hadîslerine uyulamayacağı zikredilmiştir. XIII, 332 (dn. 3). Beyhakî’nin tahkîkinde de bu hadîsin isnadının zayıf olduğu zikredilmiştir.120Yakın doğu Üniversitesi islam Tetkikleri merkezi dergisiten olup kişinin yardımına muhtaç ve bakmakla yükümlü olduğu ki-şilerdir.56 İşte yukarıdaki rivayette aynı anne-babadan meydana ge-len insanlık bir aileye benzetilmiş ve Allah’ın (c.c.) hane halkı olarak değerlendirilmiştir.57 Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1209), Beyyine sure-sinin 7-8. ayetlerini58 izah ederken, “Cennet amelin karşılığı mıdır?” problemini tartışıp cevapladıktan sonra “Nitekim, ‘Mahlukat, Allah’ın hane halkıdır’ şeklinde bir söz vardır.” diyerek insanlara yardımcı ol-manın karşılığında da cennetin hak edileceğine vurgu yapmıştır.59 İbn Kesîr (ö. 774/1372) de “Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve kendile-rine rızık olarak verdiğimizden de infâk ederler.”60 ayetinin yorumun-da “Bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtırlar. Onların Allah’a en sevimli olanları, O’nun yaratıklarına en faydalı olanlarıdır.” demiş, yukarıdaki rivayeti bu anlamda değerlendirmiştir.61Allah (c.c.) tüm insanların kardeş olduklarını bildirmektedir. Bu-nunla birlikte, eğer küfrü imana tercih edip iman edenlere de saldırır-larsa; en yakınlarımızı bile sevmemize müsaade etmemiştir.62 Ancak Müslümanlara karşı herhangi bir saldırganlık göstermeyen insanlara iyilik yapmayı da yasaklamamıştır.63 Bu yüzden İslam dininin getirdiği inanç esaslarına inanmayan bütün insanları aynı kategoride değer-lendirmemek gerekir.64Mümin, sevgide ve nefrette ölçülü davranır, Allah (c.c.) için sevip onun rızası için nefret eder. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîste “Dostunu severken ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da bu-ğzunu ölçülü yap, günün birinde dostun olabilir.”65buyurmuştur. Ümit kapısı her zaman açık olup her insanın her an müslüman olması müm-kündür. Bir kişi daha önce inançsız olsa bile tevbe edip İslam’a döndü-ğü zaman yine din kardeşi sayılır.66 Mesela Mekke fethedildiği zaman, nice din düşmanları Müslüman olmuş, daha önce birbirine düşman 56 İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 482, 485-488; Cevherî, Sıhâh, Iv, 1778; ; Ezherî, Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed, thk. Abdulhalim en-Neccâr, Tehzîbu’l-Luğa, Mısır 1964, III, 194; Rağıb, Müfredât, s. 527. (‘a-v-l- md.); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 294; Canan, Kütüb-ü Sitte, X, 34, XIv, 47.57 Ateş, “Âile”, Kur’ân Ansiklopedisi, II, 88.58 İlgili ayetlerin meali şudur: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayır-lısı onlardır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir...” Beyyine 98/7-8.59 Râzî, Fahruddin, Mefatîhu’l-Gayb/et-Tefsîru’l-Kebîr, XXXII, 51-53.60 Enfal 8/3.61 İbn Kesîr, Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, thk. Sâmî b. Muhammed es-Sellâme, Rıyad 1997, Iv, 12.62 Tevbe 9/23-24; Mücadele 58/22; Mümtehine 60/1-4.63 Mümtehine 60/7-9.64 Kaya, Remzi, Kuranda Dostluk İlişkileri, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2000, s. 226-230.65 Tirmizî, Birr 60. Ayrıca bk. Fussilet 41/34-35; Şûra 42/39-41.66 Tevbe 9/11.İslam’ın Kardeşlik Anlayışı: Bir vücudun Organları 121olan insanlar dost ve kardeş olmuşlardır.67 O halde mümin kişi; inançlı-inançsız demeden, aynı soydan geldiği tüm insanların hayrını arzulayıp bu yolda elinden gelen çaba ve gayreti esirgemeyecektir.


***



B. Din Bağıyla Oluşan Kardeşliğin Getirdiği Yükümlülükler



[size=24]1. Kin Gütmemek/Sevgi ve Şefkat Göstermek[/size]

2. Dost Kabul Edip Nasihat ve Tavsiye Etmek  hayırhahlık


3. Zan ve Gıybet Gibi Düşünce ve Davranışlardan Kaçınmak

4. Din Kardeşlerini Küçümsememek



5. Her Türlü Zarardan Kaçınıp Barış ve Huzur İçinde Yaşamak

6. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma

7. Din Kardeşine Dua Etmek

İman bağına dayalı kardeşlik neseb kardeşliği gibi hukukî açıdan mahrem-namahrem, mîrâs, nafaka gibi hükümlere temel teşkil etmezse de ahlâkî açıdan bir takım hak ve sorumluluklar meydana getirir.115 Hu -curat suresinin 10. ayetinde müminlerin kardeş olduğu ilan edilirken, ilgili ayetin öncesinde ve sonrasında yapılması ve yapılmaması gereken bir takım görevler sıralanmaktadır.116 Peygamberimiz (s.a.v.) de inanç esasına dayalı kardeşliğin getirdiği yükümlülükler konusunda şunları sıralamıştır: “Müslüman’ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Bunlar: Selamını almak, hastasını ziyaret etmek, cenazesinde bulunmak, dave-tine gitmek ve aksırdığı zaman ‘el-hamdülillah’ diyene ‘yerhamükellah’ diyerek karşılık vermektir.”117Aynı inancı taşıdığı için birbirlerine karşı bu tür hak ve sorumlulukları olan Müslümanlar eğer öz kardeş olurlar-sa elbette işin önemi daha da artar, akrabalık hukuku da söz konusu olur. O halde Müslüman; doğumundan ölümüne, her türlü sevinç ve keder anında din kardeşinin yanında olacaktır. Din kardeşi olanların birbirlerine karşı sorumluluklarından bazılarını şöyle sıralayabiliriz:


1. Kin Gütmemek/Sevgi ve Şefkat Göstermek



Kur’an’da iyi ve kötü kardeşlik örnekleri sunulmuştur. Hz. Adem’in iki oğlu arasında geçen ibretlik hâdise118 ile Hz. Yakub’un oğullarının, 110 Hud 11/46.111 Kurtubî, el-Câmi’, XIX, 383; Ateş, Kur’ân Ansiklopedisi, II, 146.112 Ahzab 33/5.113 Tevbe 9/23-24.114 Tevbe 9/11.115 Remzi Kaya, Kuranda Dostluk İlişkileri, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2000, s. 41-43.116 Kula, H. M. Naci, “Hucurat Suresi 10. Ayet Çerçevesinde Kardeşlik İlkesi ve Ruh Sağlığı Açısın-dan Önemi”, Ekev Akademi Dergisi, C. 1 Sy. 2, Mayıs 1998, s. 49-56; Güven, Şahin, Erdemli Tolumun İnşası Hucurat Suresi Tefsiri, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 233-238.117 Buhârî, Cenaiz, 2; Müslim, Selam, 4; Ebû Dâvûd, Edeb, 98; Tirmizî, Edeb, 1; Nesai, Cenaiz, 52. Müslim’in bir rivâyetinde şu ziyade vardır: “Eğer seni davet ederse icabet et, senden nasihat taleb ederse ona nasihat et.”118 Mâide 5/27-30.İslam’ın Kardeşlik Anlayışı: Bir vücudun Organları 127öz kardeşleri Hz. Yusuf’a yapmış oldukları haksızlıklar insanın şeyta-na uyup hak yoldan saptığı zaman kardeşine bile neler yapabileceğini göstermiştir.119 Diğer yandan Kur’an’da, sürekli birbirini destekleyen ve birbirine yardımcı olan Hz. Musa ve Hz. Harun gibi iki peygamber kardeşten söz edilmiştir.120 Hz. Musa kardeşini kendine yardımcı kıl-ması hususunda Allah’a dua etmiş, Allah da onun bu duasını kabul etmiştir.121 Bu iki kardeşin yardımlaşma, dayanışma ve diyalogların-dan da bazı sonuçlar çıkarılabilir.İman bağıyla kardeş olan Ensar ve Muhacirûn, birbirlerine karşı imkânlarını zorlayacak derecede yardımcı olmaya çalışmışlardır. Kar-deşlerini kendilerine tercih edip onlara dua etmişlerdir. Bu durum bir ayette şöyle ifade edilmiştir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendile-rine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Bunların arkasından gelenler şöyle derler: ‘Rab-bimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağış-la; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!’”122 Bu ayetlerde an-latılan Ensar ve Muhacirun, İslam’ın diğer emirlerine de sıkıca bağ-lı olduklarından Allah’ın rızasını elde etmişlerdir.123 Allah’ın rızasını elde eden müminler ise cenneti hak etmişlerdir.124 Bu insanların cen-nette birbirlerine yönelik duyguları da şöyle ifade edilmiştir: “Onların kalplerindeki kini söküp çıkarmışızdır. Dost ve kardeş olarak, divan-lar üzerinde karşı karşıya otururlar.”125 Buna göre cenneti hak eden/edecek kişilerin kalplerinde din kardeşlerine karşı kin ve nefret olmaz. Bu da ancak peygamberlerin getirdiği hükümlere tereddütsüz iman ve teslimiyetle mümkün olur.126Peygamberimiz (s.a.v.) iman ile kardeşlik arasında bir bağ kurmuş, müminler arasında sevgi, şefkat ve merhametin yaygınlaşması için şunu tavsiye etmiştir: “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman 119 Yusuf 12/100; İsra 17/53.120 Araf 7/142; Meryem 19/51-53; Taha 20/26-36; Furkan 25/35; Şuara 26/13; Kasas 28/34-35.121 Tâhâ 20/25-34.122 Haşr 59/9-10. Din kardeşini kendine tercih etmeye “îsâr” denir. Bu konu için ayrıca bk. İnsan 76/8-10.123 Tevbe 9/100.124 Beyyine 98/7-8.125 Hicr 15/45-47.126 Araf 7/43.128Yakın doğu Üniversitesi islam Tetkikleri merkezi dergisibirbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayın!127Müminler arasında sevgi ve kardeşliğin gelişip pekişmesi ve yaygın-laşması için kişinin sevgisini din kardeşine açıkça söylemesinde de bir sakınca yoktur. Nitekim Peygamberimiz bu konuda “Din kardeşini seven kişi, ona sevdiğini bildirsin!”128 buyurmuştur. Ayrıca Peygam-berimiz (s.a.v.) kıyamet günü arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insanı sıralarken, hiçbir maddî menfaat beklemeden birbirine karşı sevgi besleyen, Allah (c.c.) için bir araya gelen ve Allah (c.c.) için ay-rılan insanları da bu yedi sınıf insanın içinde zikretmiştir.”129 Bu tür ayet ve hadislere göre Müslümanın, din kardeşlerine karşı en önemli görevlerinden biri onlara sevgi ve şefkat gösterip dua etmektir.



2. Dost Kabul Edip Nasihat ve Tavsiye Etmek



Mümin insan, evvela kendinden başlamak üzere130, aile efradını131ve tüm insanları Allah’ın yoluna davet eder.132 Aynı inancı paylaştığı için dost kabul ettiği din kardeşlerine karşı da tebliğ, tavsiye ve nasihat görevlerini ihmal etmez. İnanan insanların birbirlerine karşı en temel görevlerinden biri de budur. Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyurmuştur: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâ-tı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.”133İyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bu insanları Allah (c.c.) en hayırlı ümmet diye nitelemektedir.134 Hayırlı ümmet olmanın şartlarından biri de tebliğ ve irşad görevini ihmal etmemektir.Peygamberimiz (s.a.v.) toplum hayatını bir gemiye, toplumu oluş-turan insanları da aynı gemide bulunan yolculara benzetmiş, gemi yolcularının birtakım sorumlulukları olduğu gibi toplumdaki insan-ların da birbirine karşı bazı hak ve sorumluklarının olduğunu ha-tırlatarak şöyle buyurmuştur: “Bir zamanlar bir grup insan gemi ile yolculuğa çıkmak için hazırlık yaptılar. Yolcular, gemiye yerleşmek için kura çektiler ve kura neticesinde bazıları geminin üst bölümüne bazıları da alt bölümüne yerleştiler. Ancak alttaki yolcular, su ihtiyaç-larını karşılamak için üst kata çıkıyor ve üst kattaki yolcuların arasın-dan geçmek zorunda kalıyorlardı. Alt kattakiler, bu durumun yukarı-127 Müslim, Îmân, 93-94; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 478.128 Ebû Dâvûd, Edeb, 113; Tirmizî, Zühd, 53.129 Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.130 Maide 5/105.131 Taha 20/132; Tahrim 66/6.132 Nahl 16/125; Fussilet 41/33.133 Tevbe 9/71.134 Al-i İmran 3/110.İslam’ın Kardeşlik Anlayışı: Bir vücudun Organları 129daki yolcuları rahatsız ettiğini düşündüler. Bir ara geminin altından bir delik açıp su almaya karar verdiler. Ancak üstteki yolcular buna müsaade etmediler. Çünkü eğer üst kattakiler alt kattakilerin gemide delik açmalarına izin verselerdi hepsi birden boğulup helak olacaklar-dı. Fakat üst kattakiler alt kattakilere engel olurlarsa, hem kendileri kurtulacak hem de onları kurtarmış olacaklardı.135 Peygamberimiz’in (s.a.v.) verdiği bu temsîli anlatım aynı ortamı paylaşan insanların, özellikle de müminlerin birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını özetlemiştir.Müslüman, içinde bulunduğu toplumun tavır ve davranışlarını ıs-lah etmekle de sorumludur.136 Bu sorumluluğu ifade eden iyiliği em-retme ve kötülüklerden sakındırmaya “emri bi’l maruf ve nehyi ani’l- münker” denilir. Bu görev ve sorumluluk bilincini insana kazandıran şey sahip olduğu imandır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bu hakikati şöyle ifade etmiştir: “Sizden biriniz bir kötülük görünce onu eliyle değiş-tirsin. Buna gücü yetmezse onu diliyle değiştirsin. Buna da gücü yet-mezse kalbiyle nefret etsin. Bu da imanın en zayıfıdır.137 Bu hadisten anlaşıldığına göre her mümin görmüş olduğu bir yanlış ve kötülüğü elinden geldiğince, gücü ölçüsünde düzeltecek, yanlışa asla seyirci kalmayacak veya taraftar olmayacaktır.Müslümanın din kardeşlerine karşı temel görevlerinden biri de iyi-likleri emredip yanlışları engellemektir. Ancak bu görevi yerine geti-rirken kardeşliği zedeleyecek söz ve davranışlardan sakınmak gerekir. Nitekim Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyurmuştur: “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi sana can-dan, sıcak bir dost oluvermiştir!”138İyilikleri yerine getirip kötülükle-ri engelleyecek Müslüman’ın, din kardeşleri hakkında dikkat etmesi gereken ahlakî görevlerden biri de zan ve gıybet gibi incitici, kırıcı ve yaralayıcı alışkanlıklardan uzak durmasıdır.


3. Zan ve Gıybet Gibi Düşünce ve Davranışlardan Kaçınmak



Müslümanların birbirine karşı görevlerinden biri de din kardeşleri hakkında hüsn-ü zanda bulunmalarıdır. Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biri-niz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’a karşı 135 Buharî, Şehadat, 30.136 Enfâl 8/25; Hûd 11/116.137 Müslim, İman, 78, Tirmizi, Fiten, 11.138 Fussilet 41/34.130Yakın doğu Üniversitesi islam Tetkikleri merkezi dergisigelmekten sakınınız. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.”139Hz. Âişe validemize yapılan iftira (ifk) ile ilgili yanlış düşüncelere dalanlara karşı da Allah (c.c.) şu uyarıyı yapmıştır: “Bu iftirayı işitti-ğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsn-ü zanda bulunup da: ‘Bu, apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?”140Peygamberimiz (s.a.v.) de kötümser olmayı yasaklamış ve su-i zan-dan kaçınma konusunda şöyle buyurmuştur: “Zandan sakının! Çünkü zan sözlerin en yalan olanıdır...”141 Kötümser olmak ve insanlar hak-kında sürekli olumsuz düşünmek, kişiyi zamanla karamsar bir duru-ma iter. Müslüman, elinden geldiğince kötü düşünceden uzak durmalı ve iyi niyetli davranmaya özen göstermelidir. İnanan bir kimse, kalbi-ni kötü duygulardan arındırıp iyi duygularla doldurmaya çalışmalıdır. Mümin insan, gönlünü her türlü şirk, inkâr, kin, nefret ve kıskançlık gibi kötü duygulardan arındırmaya gayret eder. Peygamberimiz (s.a.v.) bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Şu üç özelliği taşıyan Müslümanın kal-binde hıyanet ve kin bulunmaz: Allah için samimi ve içten davranmak, bütün Müslümanlara karşı iyi niyet beslemek ve nasihat yoluyla onlara yaklaşmak, fikir ve davranışta Müslümanlarla bir ve beraber olmak.142Hadislerde anlatılan bu tür duygu ve düşünceleri elde edemeyen kişinin kalbinde hastalık var demektir. Müslüman özellikle din kardeşlerine karşı bu tür hastalıklardan kurtulmak için gayret göstermelidir.Müslüman, olayların güzel ve faydalı yönlerini görmeye çalışmalı, insanların tutarsız sözlerinden ve mantıksız davranışlarından uzak durmalıdır.143 Erdemli insan, toplum arasında dolaşan ve kaynağı belli olmayan haberleri akıl süzgecinden geçirmelidir. İnsanlardan duyduğu, görsel ve yazılı medyada okuduğu bilgilerin doğruluğuna hükmetmeden onları başkalarıyla paylaşmamalıdır.144 Zira Allah (c.c.) bu konuda bir ayette şöyle buyurmuştur: “Hakkında bilgin bulunma-yan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hep-si yaptığından sorguya çekilecektir.”145 Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.”146 bu-yurmuştur. Her duyduğuna kulak veren, özellikle Mümin kardeşleri hakkında söylenen sözlerin doğruluğunu araştırmadan onlara derhal 139 Hucurât 49/12.140 Nûr 24/12.141 Buhari, vesaya, 8; Müslim, Birr, 28.142 İbn Mace, Mukaddime, 18.143 Mü’minûn 23/3; Furkân 25/72; Kasas 28/55; Lokman 31/6.144 Hucurat 49/6.145 İsrâ 17/36.146 Müslim, Mukaddime, 5.İslam’ın Kardeşlik Anlayışı: Bir vücudun Organları 131inanan insan, artık onlara değer vermemeye başlar. Hâlbuki Müminin sakınması gereken hususlardan biri de din kardeşlerini hor görmek-ten sakınmaktır.


4. Din Kardeşlerini Küçümsememek



Bir müminin diğer insanlara eziyet etmesi, onları küçümseyip alay etmesi ve herhangi bir şekilde hakaret etmesi Kur’an’da yasaklanmış-tır.147 Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Bir kimsenin, Müslüman kardeşini küçük görmesi günah olarak kendisine yeter.”148buyurmuştur. Bu ne-denle müminler, insanları incitecek her türlü söz ve davranıştan kaçı-nıp onların şahsiyetlerini karalayacak niteleme ve adlandırmalardan sakınmalıdırlar. Müminler, insanların inanıp benimsedikleri değerler-le alay etmeyip hak ve hakikati tebliğde özenli bir dil kullanmalıdırlar. Çünkü Allah Resulü, “Kim bir kardeşini, kusur ve günahı sebebiyle ayıplarsa, o günahı kendisi işlemedikçe vefat etmez.149 buyurmuş, bir başka hadîste de “Din kardeşinin derdine sevinip gülme. Allah ona mer-hamet eder, o derdi de sana verir.”150 uyarısında bulunmuştur.Bir mümin kendini asla başkalarından üstün görmemelidir. Bü-tün insanlar aynı özden yaratılmışlardır; hem kökeni hem de biyolojik temel özellikleri aynıdır. Köken itibariyle kardeş olan insanlar birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ay-rılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklere dayalı olarak birleşir ve yardımlaşırlar. Bu birleşme ve da-yanışmada temel unsur dindir.151Hukuk ve eşitlik açısından kanun önünde hiçbir insan diğerin-den üstün olamaz. Zira bir hadîste “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Kimsenin bir diğerine karşı üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.152buyrulmuştur. İnsanlar arasında bir takım maddi farklılıkların oldu-ğu ayetlerce153 de kabul edilen bir vakıa olsa da Allah (c.c.) katında asl olan manevi üstünlüktür.154 Bu tür ayet ve hadîsler, manevî (ilmî ve amelî) açıdan elde edilen derecelerin önemli olduğunu bildirmekte-dir. Manevî dereceleri de ancak Allah (c.c.) bileceği için kimsenin “ben daha üstünüm” deme hakkı yoktur.147 Hucurât 49/11; Hümeze 104/1.148 Buhari, Mezalim, 3.149 Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyamet, 38.150 Tirmizi, Kıyamet, 54.151 Karaman ve Diğerleri, Kur’ân Yolu, v, 49-50.152 Alâuddîn Ali el-Muttakî b. Hısâmuddîn el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl fi Süneni’l-Akvâli ve’l-Ef’âli, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1986, IX, 38, (H. No: 24822-23); San’ânî, Sübülü’s-Selâm, Beyrut 1987, III, 129.153 Nisa 4/32, 34; Ra’d 13/4; Nahl 16/71; Zuhruf 43/32.154 Yunus 10/58; İsra 17/21; Neml 27/15.132Yakın doğu Üniversitesi islam Tetkikleri merkezi dergisiGerçek bir mümin tüm insanları kardeş olarak bilir, herkesin iyi-liğini ve hayrını ister. Kendi çaba ve gayretiyle elde edemediği özellik-lerini ileri sürerek diğer insanlara karşı üstünlük taslamaz. Kendinde üstünlük vehmedip bir başkasına (insana) karşı üstünlük taslayanla-rın ilki şeytandır.155 Bunun için mümin, İslam inancına sahip olmayan kişilere karşı manevi bir onur taşımakla birlikte inancı olan kişilere karşı mütevâzi ve merhametli davranmalıdır.156 Ayrıca kişi kendine yapılmasını istemediği bir davranışı başkalarına uygun göremez. Ni-tekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîste şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz.157 Bu tür prensiplere uyulmadığı zaman parçalanma-lar, tefrika ve çatışmalar meydana gelir. Kendini veya soyunu diğer-lerinden üstün görmek insanlar arasındaki din kardeşliğini zedeler.



5. Her Türlü Zarardan Kaçınıp Barış ve Huzur İçinde Yaşamak

6. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma

7. Din Kardeşine Dua Etmek


En son Limoni tarafından Cuma Şub. 26, 2021 7:18 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: Geri: uhuvvete ve muhabbet    uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimeCuma Şub. 12, 2021 5:48 am

Aynı şekilde Münazarat isimli eserinde de ehli-i kitaba muhabbet duymanın İslam’a uygun olup olmadığını değerlendirirken benzer bir yaklaşımı ortaya koymaktadır:

[Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır.  uhuvvete ve muhabbet 101_02Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?

Cevap: Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metîn olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya sanatı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!

Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde dahil değildir.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: cemaat e katılmak, YALNIZLIKTAN KURTULMAK    uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimePaz Şub. 21, 2021 3:51 am

cemaate katılmak, YALNIZLIKTAN KURTULMAK ÇOK ÖNEMLİ

sıkntı fitne çile dönemlerinde canlı kalmanın yolu 


ŞEYTAN YALNIZLARLA BERABERDİR

mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır

ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR

YOKSA GÖZ AÇIP KAPAYANA KADAR NEFSİNLE BAŞBŞA KALMANIN  EVHAMLARIN VESEVESELERİ  ŞEYTAN BU HİZMETİN HADİMNLERİYLE UĞRAŞIR NOKTASI ÇOK RİSKLİ BİR ALAN




,DERDİMİ SEVİYORUM DERDİM BANA DERMAN İMİŞ




EN BÜYÜK ZENGİNLİK aLLAHI BİLMEK İSLAMI KURANI BİLMEK,HAK YOLDA OLMAK

NAMAZ KILIYOR OLABİLMEK  YARATDILIŞ SEBEBİNİ BİLMEKTİR




BİRİLERİNİN YANLIŞLARI,YANLIŞ UYGULAMALARI SİZİN DÜNYEVİLEŞME YADA HAYIR MECLİSİNLERİNDEN UZAKLAŞMA SEBEBİ, OLURSA BU HELKAK OLMAK DEMEKTŞR

 SİZ PEYGAMBERANE BİR MİSYONUN PARÇASINMISINIZ VAGONMUSUNUZ




ŞİMDİYE KADAR HALİSANE NİYETLE ŞUNU YAPTIK BUNU YAPTIK ARTIK FERDİ BİR HAYAT YAŞAYIP, ALA HARFİN, HİZMET EDENLERE DE OLDUĞU KADAR DESTEK VEREREK DÜNYAMI YAŞAYACAĞIM DÜŞÜNCESİ  ÖTEDE BİZİ KURTARMAZ




O ZAMAN BU PEYGAMBERANE MİSYONU TERKETMİŞ OLURUZ  ALLAH KORUSUN  BU DA BİZİ ÖTEDE SAHİP OLDUĞUMUZ NİMETLERE GÖRE HESABI ÇOK AMA ÇOK ZOR OLUR 

 HİZMETLE TANIŞMAK BİR NİMÖETTİR AYNI ZAMANDA İMTİHANDIR AYNI ZAMANDA İNSANLARA ŞAHİTLİKTİR  FETİH SÜRESİ




BU HERKESE NASİB OLMAZ..KİMİ TOPRAK GİBİ OLUR KİMİ KAYA GİBİ KİMİ YARI TOPRAK YARI KAYA GİBİ O SEBEPLE OLSUN TOPRAK OLMASAMDA YARI KAYA YARI TOPRAKLA DA ÖTEYİ KURTARIRIZ DEMEK ,ŞÜKRANI NİMET DEĞİL,HİMMETİ ADİ  TUTMAK DEMEKTİR..ALLAH KORUSUN




aLLAHIN İNAYETİ, HALEN BU CEMAAT ÜZERİNDEDİR

ÇAĞI OKUYAN, İNSANLIĞA İSLAMI TEMSİLLE VS ANLATMA KONUMUNDA HALA BİR ALTERNATİFİ YOK

BİR SOHBETİ CANAN KURAN HADİS TEFSİR RİSALW FIKIH SOHBETİ VE ORDAKİ BEREKETİ YAŞAMAZSANIZ




AİLECEK ORADAKİ DİIŞLARDAN İNSANLAR VARSA ONLARLA HAFTALIK SIRF ERKEKLER VE MÜMKÜNSE AİLELERLE BİRA ARAYA GELİP RİSALE OKUMALARI, TEFSİR DERSLERİ,

FOKOH DERSLERİ O EZANSIZ MEMLEKTELERİ HİDAYETİNE,CİNNİ ŞEYTANLARIN DAĞILMASINA İSLANIN GÖNÜLLERDE YEŞERMESİNE VESİLE OLACAKTIR  İNŞALLAH




hoca efendi cemaat misyonunu tamamladı..

bu dava Allah davası kıyamete kadar devam edecek

biz paçayı kurtarmak için bu şişrketi amali uhreviyenin hissedarı olursak, kestirmeden cennete gştmek söz konusu

ahir zamanda kurtuluş cemaatte

sohbete katılmak, haftalık gündelik hizmet adına hedefler koymak  paçayı yırtma sebebi


En son Limoni tarafından Cuma Şub. 26, 2021 7:12 am tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
Limoni

Mesaj Sayısı : 5400
Rep Gücü : 13341
Rep Puanı : 44
Kayıt tarihi : 27/05/09

 uhuvvete ve muhabbet Empty
MesajKonu: dil belası ölçü ve yoldaki ışıklar     uhuvvete ve muhabbet Icon_minitimeCuma Şub. 26, 2021 6:26 am

ölçü 

sesli

https://soundcloud.com/fethullah-gulen/dil-belas


Çok konuşmak, aklî ve ruhî dengesizliğe delâlet eden bir hastalıktır. Makbul söz, en kestirme bir yolla, muhatabın kafasını karıştırmadan ona bir şey anlatan sözdür. Muhataba bir şeyler anlatabilmek için uzun boylu konuşmaya gerek yoktur ve hatta çok defa uzun bir konuşma, beraberinde bir kısım zararlar da getirir. Zira çok söz tenâkuzdan (çelişki), tenâkuzlar ise karşı tarafın kafasında çeşit çeşit yeni sorular meydana getirmekten hâli değildir. Böyle bir durum ise, faydadan daha ziyade muhatap için zararlı olabilir..

Akıllı insan, konuşmak yerine, hem kendisi hem de başkaları için faydalı olabilecek şahısların konuşturulmasını sağlayan insandır. Aslında, aklı kâinat fen ve ilimleriyle; kalbi de ilâhî mevhibelerle doymuş ve olgunlaşmış kimselerin yanında başkalarının konuşması saygısızlık ve o kâmil ruhların susması da toplum adına bir mahrumiyettir.

Az söylemek, çok dinlemek bir fazilet ve ermişlik nişânesi, devamlı kendini dinlettirmek arzusu da, her zaman bir cinnet eseri sayılmasa da, mutlak bir dengesizlik ve hayâsızlık olduğunda şüphe yoktur.

Söylenecek her söz, bir meseleyi halletmeye ve bir soruya cevap olmaya yönelik bulunmalıdır. Söylerken de hem sorana hem de dinleyenlere bıkkınlık vermekten kat'iyen kaçınılmalıdır.

İnsanın, konuşmaması gerektiği yerde susması ve konuşması icap ettiği yerde de konuşması normal ve tabiîdir. Ne var ki, daha istifadeli olabilecek kimselerin konuşmaları, her zaman tercih edilmelidir. Bu ise, her şeyden evvel bir edep işi ve susmanın faziletini idrak etmeye bağlıdır. Atalarımız ne hoş söylemişlerdir: "Konuşman gümüş ise, sükûtun altındır."

İnsan, çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini, kıymetini yükseltir. Aksine, her yerde ulu orta konuşan kimse, hele konuştuğu şeyler de yüce mefhumlara ve uzmanlık isteyen mevzulara dairse, hem bir sürü hatalara düşer, hem de kendi değerini düşürmüş olur. "Çok konuşanın çok sakatatı olur" sözü ne kadar yerinde ve kıymetli bir sözdür.

İnsan konuşmalarıyla kendini gösterir ve davranışlarıyla da ruhunun yüceliğini aksettirir. Her sözü mutlaka onun söylemesi lâzım geliyormuş gibi lafı kimseye bırakmayan gevezeler, zamanla bütün dostlarından nefret ve tahkir görmeye başlarlar. Böyle bir durum ise, zaman zaman onların da söylemeye muvaffak olabilecekleri güzel sözlerin dinlenmemesini ve dolayısıyla da çok yüksek hakikatlerin -bir geveze söylediği için- küçümsemesini netice verir ki, bu da, o yüce hakikatlere karşı hürmetsizlik ve saygısızlık demektir.

Az yeme, az uyuma gibi az konuşma da, öteden beri olgun kimselerin şiarı olagelmiştir. Ruhî melekelerin gelişmesinde insana ilk tavsiye edilen şey, diline hakim olup, lüzumsuz ve münâsebetsiz sözlerden sakınma olmuştur. Zira, her yerde ağzını açıp saçma sapan söz edenlerin, kafa ve gönüllerinden daha büyük olan dilleri, ihtimal ki, onların sürekli kaybetmelerine sebep olacaktır; hem burada, hem de öteki âlemde.

Hele yapmadıkları şeyleri söyleyenlerin hâli, bütün bütün acı ve onlar hesabına düşündürücüdür. Bu itibarladır ki, En Doğru Sözlü'nün beyanında dil ve apış arasını muhafaza etme, cennetlere uçmanın birinci vesilelerinden sayılmıştır.

Bir insan, çok konuşma, kendi beyanını beğenme ve başkalarına söz hakkı tanımama hastalığından uzak kaldığı nispette, Yaratan ve yaratıklara yakın ve onların nazarında sevimli olur. Aksine, ne Hak katında, ne de halk katında umduğunu bulamaz.

Sızıntı, Temmuz 1982, Cilt 4, Sayı 42
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
uhuvvete ve muhabbet
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: